Nobel ve Bir ’Ateist’in, Müslümanlar Karşısındaki Çarpık Mantığı..

13.08.2013 08:39

Selahaddin E. Çakırgil

 secakirgil@yahoo.com

Sadece B. Amerika’yı değil, bütün dünyayı da dehşete düşüren 11 Eylûl 2001 Saldırıları’nın müslüman eylemciler üzerine yıkılmasından sonra, olumlu-olumsuz her şekliyle, İslam dünya çapında daha bir geniş ilgi alanı oluşturdu. Müslümanlar, kendileri hakkında yapılan haksız, olumsuz ve gerçeği yansıtmaktan çok uzak değerlendirmeler karşısında elbette rahatsız oluyorlar. Ama, konunun bir de olumlu tarafını görmek de mümkün.. Çünkü, bunca büyüklük ve etkinliğine rağmen, İslam hakkında,dünyanın müslüman olmayan dörtte üçlük  kesiminin sağlıklı bir bilgilerinin olmadığı anlaşıldı. Ki , müslümanların kendi dinleri hakkındaki bilgi seviyeleri facia çapında ayrı bir konu..

Şimdi ise, dünyada İslam denilince, doğrusuyla-yanlışıyla, az çok bir bilgi olduğu görülüyor, her ne kadar, daha çok ve yine, olumsuz ve yanlış bilgiler büyük ekseriyet teşkil etse bile..

Her ne kadar, bu konuda da, yine, bazı küçük ve aşırı yorumlara bağlı grupların, İslam’ın gerçek temsilcilerinin kendileri olduğu gibi iddialarla inisiyatifi ele geçirmelerine ve yaptıkları kanlı eylemlerle dünya kamuoyunun dikkatini kendileri üzerine çekmelerine rağmen; yanlış bilgilere sahib olanların, daha sağlıklı bilgilere ulaşma imkanları biraz daha çoğaldı.. Bu konuda her ne kadar, müslümanlar kendi yaşayış ve davranışlarıyla, adâlet,  nezafet ve nezaketi göstermekte çok başarılı olmasalar bile, İslam hakkında bilgiye ulaşmak isteyenler için imkanlar daha bir genişledi. Buna rağmen, düşmanlıklar da daha bir yükseliyor.

*

Bu cümleden olmak üzere, son günlerdeki bir tartışmaya değinelim..

Sadece sıradan bir ’ateist’ olmayıp, ateizm’in dünya çapındaki etkili savunucularından birisi olarak da bilinen ingiliz darwinist biolog Richard Dawkins 8 Ağustos günü attığı ’tweet’te,  ’Dünyadaki bütün Müslümanların aldığı Nobel ödülü sayısı Cambridge Üniversitesi bünyesindeki Trinity Koleji mensublarının aldığından azdır. Gerçi, onlar [Müslümanlar] da Orta Çağ'da harika şeyler yaptılar..’ şeklinde ilginç bir iddiada bulunuyordu.

’Ateist / athéist’ , sadece tanrı inancına karşı çıkan değil, aynı zamanda, tanrı inancına dayalı dinlere de karşı olmak mânâsını içerdiğine göre, bir ateist’in, ilahî vahye dayalı dinlere karşı çıkması da tabiî iken; bir ünlü ateist’in sadece İslam’ı ve müslümanları hedef alması, ilginç değil mi? Dahası, bu kişinin Cambridge Üni.’nin bir kolejine sığınması daha da ilginçti. Çünkü, bu kolejin adı, Trinity Koleji idi.. Yani, teslik inancını (Tanrı baba- Christ Jesus- Îsâ Oğul ve Ruh-ul’Quds) üçlemesini esas alan teolojik bir eğitim kurumu..

Hani, bir hristiyan veya başka bir dine bağlı birisi böyle bir iddiada bulunsaydı, kendi mantığınca bir izahı olabilirdi belki.. Ama, bir ’ateist’in, hem de ünlü bir ateistin, hristiyanlık eğitimi veren bir kolejin başarılarına sığınması ve onunla gururlanması ne demek? Ateist ise, özü itibariyle ilahî vahye dayalı olan bütün dinlere karşı olması gerekirken; nasıl olup da, İslam ve onun bağlılarıyla dalaşmaya girmiş bulunuyor? Sözkonusu ateist’in en azından kendi mantığınca tutarlı olmaya dikkat göstermesi ve müslümanlara, başka dinlere sığınarak vurmaya kalkışmaması gerekmez miydi?

Bu konuda kısaca şunu söylemek mümkündür. Avrupa’da, akademisyen kesimler arasında ateist olanların oldukça yüksek olduğundan sözedilmektedir.

Olabilir.

Ama, bu ateistlerin, Türkiye’deki ateistler gibi, kendi halklarının dinlerine ve kültürlerine yabancı olmadıkları ve Kilise’ye bağlı olmasalar bile, kendi dünyalarının kültürel bünyesi içinde yer aldıkları ve hele de İslam ve müslümanlar sözkonusu olunca, bakış açılarının, hristiyanlık kültürü içinde olan sıradan kalabalıklardan farklı olmadığı, genelde kabul edilen bir gözlemdir. Ama, ateizmin dünyadaki en güçlü temsilcilerinden sayılan bir kişinin İslam’a ve müslümanlara karşı çıkmak isterken, başka dinlere sığınması ve onların sözcüsü imiş gibi tutarsız bir mantık sergilemesi ilginç değil mi? 

*

Ama, yine de bir ’ateist’in sözü üzerinde fazla durmaya değmez.

Kaldı ki, bizim dilimizde, ’dinime dahleden (müdahalede bulunan, dinim hakkında görüş belirten) bari muselman olsa..’  diye bir deyim vardır. (Gerçi, bu sözü de nice müslümanlar, ’dinime küfreden, bari müslüman olsa..’ diye telaffuz etmektedirler, sanki bir müslümanın kendi dinine hakaret etmesi mümkün ve anlayışla karşılanacakmış gibi: bu sözün, son derece yanlış ve hattâ saçma olduğunu düşünmeden..)

*

Nobel ödülü alan müslümanlar resm-i geçidi gurur veriyor mu?

Evet, böyle birisinin iddiaları üzerinde durmaya gerek yok, ama, konunun başka yönleri de bulunmakta..

Nobel Ödülü’nün emperyalist dünyanın kendi maslahat ve menfaatlerine ve ideolojik savaşına göre şekillendiği gerçeğinden gaafil olamayız. Bu ödül verilirken, temel kriterin hristiyan -materyalist- emperyalist dünyaya verilen direkt veya dolaylı hizmetlerin gözönünde alındığı; o dünyaya aid olmamakla birlikte bu ödülü alanların, kendi halklarına ve kültürlerine değil, bu materyalist-emperyalist dünyanın plan ve hedeflerine hizmet edişlerine göre belirlendiği, asla gözardı edilemez.

Böyle olunca da, aslında o kişinin öğünür gibi dile getirdiği o sözün içinde, ’Müslümanların içinden, bizim dünyamıza, bizim değerlerimize bizim çapımızda hizmet edenlerin sayısı, nüfuslarına nisbetle çok az..’ gibi bir hayıflanmanın olduğundan da söz edilebilir.

Ama, bir şartla..

Biz müslümanların da, kendi içlerinden çıkıp, Nobel Ödülü alan kişilerle öğünmemesi, tersine bir de hayıflanması gerekir. Çünkü, onların tamamı değilse bile, Pakistan ve Yemen’li olanlar dışındakilerin nasıl bir çizgi oluştuklarının anlaşılması açısından, Pakistan, Mısır, Filistin, İran, Türkiye ve Yemen’den Nobel Ödülü ile taltif edilen kişilere bakmakta fayda vardır.

*

Bir müslüman bilim adamına, Nobel Komitesi tarafından ilk kez bir Nobel Fizik Ödülü  veriliyordu, 1979 yılında..

Pakistan’dan Prof. Abdusselâm, Cambridge Uni. ve diğer Batı üniversitelerinde onyıllarca fizik alanında araştırmalar yapmış ve nükleer fiziğin babası sayılan Albert Einstein’in ’35 yılımı verdim, yine de açıklığa kavuşturamadım..’  dediği, ve ’zayıf ve elektromanyetik kuvvetlerin birleşik alan teorisi ve etkileşimleri’  gibi, teorik fizikçilerin, 1918'den beri, izah etmekte zorlandıkları  konuları izahta elde ettiği neticeler dolayısiyle, Nobel Fizik Ödülü ile ödüllendirilmişti. Onun bu ilmî çalışmaları üzerinde söylenecek fazla bir şey olmasa gerek..

*

Mısır’dan ise, ilk Nobel Ödülü, 1980 yılında, Mısır lideri Enver Sedat’a verilmişti.. Çünkü o, sionist İsrail rejimini resmen tanıyıp, 1979 Baharı’nda, Barış Andlaşması denilen, gerçekte ise, bir teslimiyet andlaşması mahiyetinde olan ve Amerikan emperyalizminin dayatmasıyla gerçekleştirilen utanç verici Camp David Andlaşması’nı imzalamıştı. Bu yüzden,  İsrail Başbakanı Menahem Begin’le birlikte Enver Sedat’a da verilmişti. Ama, bu ödül, onun ihanetini örtmeye yetmemiş ve Khâlid İslambulî isimli bir teğmen, onu, 6 Ekim 1981 günü bir askerî zafer töreni sırasında katletmişti.

*

Mısır’dan Nobel Ödülü alan ikinci isim ise, Necîb Mahfûz olup, ona, 1988’de Nobel Edebiyat Ödülü verilmişti. Ama, ’Mahfûz’un Mısır müslümanları nezdindeki yeri ne ve nasıl idi?’ diye sorulacak olursa, ona karşı düzenlenen bir suikasd teşebbüsünden güç-belâ kurtulmasından sonra, kendisine yönelik bu suikasdin müslüman kişilerce düzenlendiğini iddia etmesi, bize bazı ipuçlarını verebilir, herhalde.. Bu iddia ne kadar doğruydu, açıkça ortaya çıkmadı, ama, Mahfûz’un, İslam’a ihanet ettiği Mısır müslümanları arasında çok tartışılmış ve Nobel Ödülü’nün de ona esasen bu yüzden verildiği belirtilmişti..

*

Mısır’dan Nobel Ödülü ile taltif olunan üçüncü isim ise, Amerikan emperyalizminin yönlendirmesine göre hareket ettiği dünyaca bilinen Uluslararası Atom Enerjisi Komisyonu’nun başkanlığı’nı yıllarca yürüten Muhammed el’Baradeî olup, Amerika’nın Irak’ı işgal etmesinden önce, Irak’da nükleer  ve diğer kitle imha silahları bulunduğuna dair raporlar veren hey’etin başında bulunuyordu. Emekli olduktan yıllarca sonra ise, Amerika’nın kendisine ve başında bulunduğu hey’ete ve raporların kendi istedikleri gibi hazırlanması için baskı yaptığını ve hattâ, kendi raporlarının değiştirildiğini itiraf edecekti.

Bu kişinin, hele de de Husnî Mubarek’in 30 yıllık saltanatı zamanında, rejimle arası, özel sebeblerden dolayı limonî olduğu için, Mısır’la irtibatı hemen tamamiyle kesilmişti. Ama, Mubarek rejimi devrilince, El’Baradeî, uluslararası üne sahib, özgürlükçü bir emekli bilim adamı olarak sahneye çıkarılıvermiş ve emperyalist medya organları, onu seçimlerin favorisi olarak göstermeye bile başlamışlardı. Ama, Baradeî, girdiği cumhurbaşkanlığı seçimlerinde attığı özgürlükçülük nutuklarına rağmen, ancak, yüzde 5’i bile bulamamış ve Mısır halkı nezdindeki itibar ve yerinin ne olduğunu görmüş, derin bir hayal kırıklığı yaşamıştı.

Ne var ki, özgürlükten bu kadar çok söz eden bu kişinin, Temmuz başında Mısır’da yapılan askerî darbeden sonra, tam da Amerikan emperyalizmi ve diğer şeytanî  güçlerin hoşuna gidecek şekilde, darbe yönetiminin Devlet Başkanı Yardımcılığı’na getirilmesi ve o askerî darbenin bir türlü darbe olarak nitelenmemesi de durumu anlatmaya yeter herhalde..

Nobel Ödülü’ne lâyık görülmekkte siyasî hesabların etkisini burada görmek ap-açık değil mi?

**

Filistin’den ise, Nobel Barış Ödülü’nün, Yâsir Arafat’a nasıl verildiğini hatırlayalım.

Haziran-1967’deki 6 Gün Savaşı’ndan korkunç şekilde yenilgiye uğrayarak savaş alanından çekilen Mısır, Ürdün ve Suriye ordularının o perişanlığının hemen arkasından, verdiği gerilla savaşlarıyla İsrail rejimine ağır darbeler vurarak, düşmanı zaferine doyamadan me’yus bırakan ve hele de arab diyarlarında derin bir heyecan meydana getiren El’Feth teşkilatının lideri Yâsir Arafat, emperyalist dünya tarafından uluslararası terörist olarak niteleniyordu. Ama, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu onu dinlemek istiyordu.. Ne var ki, bu kez de, Amerikan emperyalizmi, BM. Genel Kurulu’na katılması üzere New York’a gelebilmesi için vize vermiyordu. Bunun üzerine, BM. Genel Kurulu, tarihinde ilk kez ve  sırf Arafat’ı dinlemek için toplantı mahallini değiştirmiş, İsviçre’nin Cenevre şehrinde toplanmıştı, 1974 yılında..

Arafat da, orada, BM. Genel Kurulu’na hitaben, başında meşhur kefiyesi ve bir elinde kalaşnikof silahı, diğer elinde de zeytin dalıyla kürsüye çıkmış ve dünya güçlerine hitaben, ’Bir elimde silah, bir elimde zeytin dalıyla hitab ediyorum, sizlere.. Hangisini isterseniz.. Tercih sizin!..’ diye nefîs bir konuşma yapmıştı.

Böylesine radikal ve güçlü bir savaşçı olan Arafat, aradan 15 yıl geçmekteyken, 1989’da Filistin Ulusal Meclisi’ni Tunus’da topluyor ve El’Feth teşkilatı nizamnâmesinin birinci maddesinde hedef olarak belirlenen, ’İsrail’in Filistin toprakları üzerindeki varlığına son vermek’  ibaresini çıkartıyor ve arkasından Filistin ve İsrail rejimi arasında Amerikan emperyalizminin baskı ve gözcülüğünde gerçekleştirilen Madrid ve Oslo müzakereleri sonunda 1993 yılında imzalanan Oslo Barış Andlaşması’yla, Filistin’de kıytırık bir bölgenin Filistinlilere bırakılacağı sözüne kanıp, bir ’yorgun savaşçı’ durumuna düşüyor ve İsrail rejimi başbakanı İzak Rabin’le el sıkışıyor ve hemen ardından da Nobel Komitesi, Nobel Barış Ödülü’nün ortaklaşa Arafat ve Rabin’e verilmesini kararlaştırıyordu.

O günlerde, Ürdün Kralı Huseyn’in, Arafat’a, ’Yahu, Ebû Ammar, senin uluslararası teröristlikten bir gecede Uluslararası Barış Kahramanlığı’na ve Nobel Barış Ödülü’ne kavuşmana hayran oluyorum..’ şeklindeki ironik sözü bir çok şeyi izah ediyordur. Ama, asıl önemlisi, Arafat’ın, emperyalistler tarafından yıllarca nasıl alkışlandığı ve ömrünün son demlerinde ise, âlet olarak kullanıldığını hissedince Ramallah’daki karargâh binasında aylarca kuşatılması ve sonra da tedavi için zorla Fransa’ya götürülmesi ve a orada da -sonradan belgelendiği üzere- tedavi diye zehirletilerek öldürülmesi..

*

İran’dan Nobel Barış Ödülü’ne lâyık görülen Şirin İbadî isimli hanım ise, bir ayrı problem.. O, şeriatçi baskılara karşı İran kadınlarının haklarını savunmak adına yaptığı çalışmalarına karşılık, bu ödülle taltif ediliyordu. İbadî’nin özellikle de Nobel Ödülü aldıktan sonra, uluslararası planda kazandığı ünü kaldıramayıp, dış dünyada, kendisine ödül veren dünyanın zâhirî ölçülerine göre giyinip kuşandığı ve o dünyaya uygun bir yaşayış çizgisi tutturduğu; kendi ülkesinde ise, daha farklı davrandığını hatırlayıp, bir şahsiyet zaafı sergilediğini söyleyenlerin haksız sayılmayacakları söylenebilir.

*

Türkiye’den ilk Nobel Ödülü’nün ise, Edebiyat dalında, Orhan Pamuk’a verilmesi öncesinden itibaren, bu romancının, geçmişte olmayan şekilde, Türkiye’deki İslamcı eğilimlerin giderek güçlendiğinden yakınmasını, dünya medyasına korku pompalamasını ve Türkiye’ye baskı yapılmasını sağlıyacak şekilde konuştuğunu hatırlayalım.

*

Yemen’de kadın hakları konusunda yaptığı çalışmaları ile tanınan insan hakları aktivisti (ailesinin aslen Karamanlı olması hasebiyle, bugünlerde T.C. vatandaşlığına geçtiği açıklanan) Tevekkul Karman’ın, Nobel Barış Ödülü ile taltif olunmasından sonra, Mısır’da, Muhammed Mursî aleyhinde yapılan gösterilere önce destek vermesi ve Mursî’nin düşürülmesinden sonra ise, oyunu farkedip, yanlış yaptığından dolayı özür dilemesi ve darbe karşıtlarının safında yer alması yüzünden, emperyalist medya organlarında hafife alınması, üzerinde durulması gereken bir husustur. Bu müslüman hanımın, zâhirî İslamî kimliğine dikkatle bağlı olduğunu gösterdiğini de ekleyelim.

*

’Nobel’ vs. ödüller gurura değil, belki hayıflanmaya vesile olmalı..

Demek oluyor ki, Pakistan’lı Prof. Abdusselâm ile Yemen’li Tevekkul Karman dışında, müslümanlardan kendilerine Nobel Ödülü verilenlerin başlangıçta olmasa bile, sonralarda, Nobel Ödülü’ne lâyık görülmelerinin temelinde, emperyalizm dünyasının işine gelecek davranışlar içinde olduklarının, kendi değerlerine ihanet ettiklerinin kanaati, nasıl hafife alınabilir, her şey ap-açık ortada iken..

Kaldı ki, Nobel Ödülü’nün kendisi, bir riyakârlığın sembolüdür.

Hatırlayalım, Alfred Nobel isimli İsveçli kimyager, 130-140 sene öncelerde TNT’yi, dinamit’i icad edip, o zamana kadar benzeri olmayan bu büyük patlayıcı güç sâyesinde kısa zamanda korkunç servetler edinmiş ve sonra da, bu servetin bir kısmının devamlı, gelecek nesiller arasında insanlığa hizmet eden bilim adamlarına, sanatçılara, edebiyatçılara ve barış yolunda çaba sarfeden kişilere verilmesini vasiyet etmiş ve buna göre bir Nobel Vakfı oluşturmuştur. Ve açıktır ki, öyle bir temeli olan bu kuruluş, kendi dünyalarına, kendi değerlerine ve ölçülerine göre hizmet eden veya edebilecek beyinleri satın almakla meşguldür.

Nobel Vakfı, her yıl ödül verdikleri kişileri emperyalist dünyanın medya organları aracılığıyla  daha bir cilâlamanın yanında, 250 bin dolar civarında bir para da vermekte olup, A. Nobel’in o vasiyetinin müşterek mirasçısı durumunda olan İsveç ve Norveç devletlerinden, hele de İsveç, bir tarafdan dünyaya barışçı bir profil sunmaya çalışırken, diğer tarafdan da, silah sanayii ve ihracatında, dünyada ilk 5’e giren ülkelerden birisi durumundadır. Böylece de Nobel ödülleri, bir bakıma, silah ve ölüm tâcirlerini gizlemek için kullanılan bir kamuflaj malzemesi durumundadır.

O halde, Nobel ödülü, hiç de imrenilecek, gıpta edilecek bir ödül olmayıp, emperyalizmin paraleline, hizmetine koşulmak mânâsını da beraberinde getirmektedir. Bu, ’yetişilemiyen üzüme koruk denilir..’  sözüyle geçiştirilemiyecek kadar hassas bir konudur.

*

Gönül ister ki, müslümanlar da, kendi dünyalarına ve insanlığa, kendi ölçülerine, kendi anladıkları mânâda barışa ve ilme hizmet edenler arasından, dünyanın her tarafından seçkin beyinlere, benzer bir ödül geleneği oluştursunlar. Ve açıktır ki, öyle bir şey gerçekleşse, o zaman, başka dünyaların insanlarının da, kendi aralarından böyle bir ödülü alanların müslümanlarca satın alındığı gibi değerlendirmelerden kaçınmıyacakları açıktır.

**

Evet, Nobel Ödülü konusunda dünya ateizminin seçkin isimlerinden ingiliz Richard Dawkins’in yaptığı ve müslümanları aşağılamayı hedef alan açıklamasının gerçekte, hiç de alınganlık gösterilek bir tarafının olmadığını, bu ödülün, daha çok da, emperyalizmin hedef ve emellerine çalışmalar içinde olan tipleri yüreklendirmek için tesis edildiğini düşünmeliyiz.

Dahası, 1,5 milyarlık bir müslüman dünyasından Nobel Ödülü ile taltif olunanların bu kadar az olmasını, emperyalizmin emellerine hizmet edecek kimseleri yeterince bulamadığı açısından bir de memnuniyetle karşılamak gerekir.

*

Bu vesileyle de şunu da belirtmekte fayda var ki, müslüman coğrafyalarında, param-parçalık  bizzat I. Dünya Savaşı’ndan sonra emperyalist dünya tarafından sağlanıp, Osmanlı’nın enkazı üzerinde yığınla devletçikler ortaya çıkarılmış, herbirisinin başına bir kukla kişi veya kadro oturtturulmuş ve bu devletlerin kendi aralarında birbirleriyle düşman olması için, her türlü ideolojik ve sosyo-politik ve ekonomik manipulasyonlar yapılmış, tuzaklar kurulmuş, saatli bombalar konulmuş, aralarında savaşlar çıkartılmış ve halklar, bu devletlerin korunması adına, iradesiz yığınlar durumuna düşürülmeye ve büyük ekonomik sıkıntılar içinde olan kitlelerin bu sûretle başeğmeleri sağlanmaya çalışılmış; müslüman coğrafyalarındaki bazı toplum ve devletler biraz toparlanır gibi olunca da, ya onların başlarındaki rejimler ve kadrolar eliyle, ya da ideolojik kutuplaşmalar yoluyla iç karışıklık ve iç-savaşlar ve bunlar da yetmezse, bizzat askerî müdahale ve işgal gibi yollarla, bu coğrafyalar kan hamamına ve virâneye döndürülmüş; kitleler daha bir yoksulluk içine sürüklenmiştir. Bu  durumda, müslüman toplumlardaki rejimlerin, büyük çapta uşak ve kukla oldukları bir yana; isteseler bile, ilmî araştırmalar için, AR-GE (araştırma-geliştirme) proğramlarına ayırdıkları para, bütçelerinin binde biri kadar bile olamamaktadır. Ama, bu rejimlerin savunma harcamalarına ayırdıkları bütçeler korkunç boyutlardadır.

Böyle bir neticeye ulaşılmasını baştan planlayan emperyalistler, sonra da, ’bu müslümanların dünyaya, insanlığa kazandırdıkları nelerdir?’ diye nanik yaparlar.

Bununla, emperyalist dünyadan anlayış ve merhamet beklediğimiz sanılmamalı.. Bunlar, bir durum tesbiti yapmak için belirtilmektedir.

Evet, birlik ruhumuzu, kardeşliğimizi yitirdik.. Üstelik bu yeni olmayıp; taa baştan, İslam tarihinin ilk yarım asrından itibaren, müslümanlar kendi yaşayışlarını, sosyal planda inanç sistemlerine göre şekillendirmek dikkat ve hassasiyetinden uzak düştüler. Noksanlık ve hata, kesinlikle İslam’da değil, bizim müslümanlığımızda, hayatımızı inancımıza göre şekillendirmek dikkat ve cehdinden uzak oluşumuzdadır.

Çare de bu nâkıs ve ters durumu bertaraf etmekten geçer.. Ama, nasıl olacak bu?

Bu konuda hemen sunulacak kolaycı ve basit reçetelerle zaman harcamaksızın, hastalığın özünü kavramaya çalışmakla yola koyulmak gerekiyor..

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim