Nice, Saint-Tropez, Marsilya

06.05.2016 10:19

Nehir Aydın Gökduman

Küçük ve Şirin Şehir Nice

Fransız Rivierası’nda son üç günümüzü Nice, Saint -Tropez ve Marsilya’ya ayırdık. Bugün Nice’e gidip  günümüzü  şehri dolaşarak geçireceğiz. Nice, Riviera’nın  adından sık söz ettiren şehirlerinden biri.  Resimlerindeki küçük ve şirin görünümüyle, kısa zamanda gezilecek izlenimi veriyor. Sanki ziyaretçisini fazla yormayacağını garantiler gibi sizi kendine çağırıyor. Fakat kasabadan bozma bir şehir olarak  gözümde küçülttüğüm  Nice’in  Fransa’nın 5. Büyük şehri olduğunu öğrenince biraz şaşırıyorum.  Tabi Avrupa şehirlerinin büyüklükleri bizimkilerle kıyaslanınca 5. Büyük şehir diye ürkmemek lazım. Çünkü yüzölçümü 72 km. kareyi geçmiyor.  

Promenade des Anglais (İngiliz Yürüyüş Yolu)

Yarım saati aşan bir otobüs yolculuğunun ardından şehir  merkezindeki son durakta iniyoruz. Fransız sosyetesinin ve dünya zenginlerinin yaz aylarında, tatil tercihinde, ön sıralarda gelen Cote d’Azur  şehirlerinden birindeyiz yine.  Aralık ortasında pırıl pırıl güneşli bir gün…  Riviera’da hangi şehre giderseniz gidin, sizi ilk karşılayan masmavi bir deniz ve tertemiz kumsallarıyla uzayıp giden sahil şeridi oluyor.  Burada da  İngiliz Yürüyüş Yolu denen sahil şeridi ziyaretçilerin ilk adım attıkları bölüm . Sahil boyunca uzanan bu yürüyüş yolunun kenarında oteller, lüks konutlar, alışveriş mağazaları, restoranlar sıralanırken diğer yanında ise harika kumsallarıyla engin bir deniz manzarası yer alıyor.   Fransa’da böyle bir sahilin İngiliz Yürüyüş yolu olarak anılmasının sebebi ise  1830’larda İngilizler tarafından yaptırılmış olmasındanmış. Geniş zamanların yürüyüş yolu olarak ideal bir konuma sahip. Sahilde yürürken, şehri karşıdan seyredip fotoğraf alıyoruz.  Güneşli havayı  fırsat bilerek  çığlık çığlığa denizde yüzmeye çalışan gençler görüyoruz.  Belki de aralıkta bile Nice’de denize girdim diyebilmek içindir kim bilir.

Massena Meydanı, Fontaine du Soleil (Güneşin Çeşmesi) ve Garibaldi Meydanı

Nice düzayak bir şehir. Dolaşarak  şehrin ünlü Massena Meydanı’na geliyoruz.  Burası şehrin en önemli caddelerinin  kesişme noktasında, çevresinde ünlü markaların mağazalarının ve restoranların olduğu popüler bir geçiş noktası. Meydanın güneyinde 1956 yılında açılmış Fontaine du Soleil(Güneşin Çeşmesi) yer alıyor. Fıskiyelerinden su fışkırtan çeşmenin etrafında Yunan ve Roma mitolojisinden Dünya, Mars, Venüs, Merkür ve Satürn; ortada ise mitolojide müziğin, sanatın, güneşin, ateşin ve şiirin tanrısı olarak tasvir edilen Apollon’un mermerden heykeli bulunuyor. Apollon elinde tuttuğu upuzun şalla Yunan heykellerinin o klasik havasında,  şehrin orta yerinde anadan üryan arzı endam ediyor. Önünde resim çektirmekten haz etmediğim sahnelerden biridir. Ne zaman bu heykelleri görsem üstlerini giydirme isteğim kabarıyor. Sanattan anlamamak böyle bir şey  olsa gerek(!)  Başımı kaldırdığımda ise  meydanda 7 direğin üzerine, kuş gibi tünemiş 7 insan figürü görüyorum. “Conversation a Nice” aslı bu eser Katalan sanatçı Jaume Plensa’ya aitmiş.  Ve 7 kıtadan 7 insanı sembolize ediyormuş.

Massena Meydanı’nın özellikle kış aylarında kurulan  dev dönme dolap ve çam ağaçlarıyla şehre önemli bir hareket kattığı belirtiliyor.

Yürüyerek bir diğer ünlü merkez Garibaldi Meydanı’na geliyoruz. Şehirdeki yol tariflerinin hep bu meydan üzerinden yapıldığına bakılırsa  Garibaldi’yi  daha müstesna bir  yer sanmıştım.   Birkaç restoran ve market dışında bir şey göremedim. Geniş bir meydan. Meydanda İtalya Devleti’nin kurulmasına öncülük eden Giuseppe Garibaldi’nin heykeli bulunuyor.

Meydanlara takılmayı çok da sevmeyen biri olarak, heykellerden  ve şehrin göbeğindeki  sunî telaştan uzaklaşmak istiyorum . Artık Eski Nice sokaklarında kaybolma zamanı.

Vieux Nice

Nihayet şehre ruh katan, Eski Nice denen, Vieux Nice sokaklarındayız. Asırlık binaların arasında keyifli bir yürüyüş yapıyoruz. 1860’lara kadar İtalyan himayesinde olan Nice’in bu tarihi bölümünde  açık bir İtalyan etkisi göze çarpıyor. Rengârenk evler, çeşitli restoran, kafe, mağaza ve hediyelikçi dükkanların bulunduğu sokaklar oyalanmaya müsait…  Ayrıca yaklaşan Noel’in hazırlık telaşı da şehre ayrı bir hareketlilik katmış. Sahilde kurulan dev  Noel Baba maketi daha şehre girerken sizi karşılıyor.  İçerilere doğru yürüyünce bir Noel pazarına rastlıyoruz. Noel Pazarları , Avrupa’nın tüm şehirlerinde aralık başında kurulmaya başlıyor. Ve genellikle eski şehir kısımlarında yer alıyor. Bizim Ramazan’da Sultanahmet’te kurulan stantları andıran Nice pazarı ise hayli zengin… Çeşitli yiyecekler; krep, nutella, sıcak şarap, sosisli kızarmış mantar, tarçınlı ekmek ve envai çeşit hediyelik eşya, mumlar, Noel süslemeleri, magnetler, seramik ve ağaç tablolar, biblolar, oyuncaklar, maketler arasında dolaşıyoruz. Ufak tefek hediyelikler alıyoruz. Yük taşımayı hiç sevmeyen ve iki adımda yorulan biri olarak en mühim kriterim aldığım eşyanın bana ağırlık yapmaması,  çantamda yer tutmaması… Ve stantlar arasında dolaşırken bunu başardığım için mutluyum. 

Nice, çiçek ve çiçekçilik sanatında da isminden çokça söz ettiren bir şehirmiş. Caddelerin üzerindeki ışıklı çiçek  süslemelerinden de bu anlaşılıyor. Şehirde şubat sonu, mart başında  18 günlük ‘’Bataille des Fleurs’’ adı verilen meşhur çiçek karnavalı düzenleniyormuş. Çiçek yetiştirmekten anlamayan ama seyretmeyi seven biri olarak görmeyi isterdim.

Barbaros Hayreddin Paşa’nın Nice Kuşatması

Eski Nice sokaklarında dolaşırken bir köşe başında duvara monte edilmiş, bir top güllesi görüyorum. Yanındaki levha’da “Osmanlı Güllesi” olarak belirtilmiş. Sanırım bu gülle bizi şehrin geçmişine götürmek için karşımıza çıkıyor. Kısaca tarihe bakacak olursak:

1500’lerde Fransa himayesinde bir şehir olan Nice’in Portekizlerle yakınlaşmasına kızan  Fransa Kralı 1. François  şehre bir saldırı planlar . Bunun için de Osmanlı Devleti’nden yardım ister. 1543 yılında Barbaros Hayreddin Paşa 110 kişilik donanma ve 30. bin kişilik askerle İstanbul’dan yola çıkar. Marsilya Limanı’nda 1. François’ın donanmasıyla birleşip Nice doğru harekete geçerler. Nice şehri kuşatılır ve bir kaç gün içinde de ele geçirilir. Fakat şehirde bulunan kale teslim alınamaz.  Saldırılar yoğunlaşır, günler sonra kalenin direncini kırılır,  lakin Nice’e dışarıdan gelen destekle kalenin mukavemeti yeniden artar. Bir takım söylencelere göre, askerler tam teslim olacakken kalenin surlarında bir kadın belirir (Catherine Segurana) ve burçların üstündeki Fransız askerlerine cesaret kaynağı olur. Kaleyi almaktan ümidini kesen Barbaros Hayreddin Paşa da kuşatmayı kaldırmak zorunda kalır. İşin gerçeği kuşatmanın kış şartlarından dolayı kaldırıldığı ve Osmanlı Donanması’nın geri dönmek zorunda kalması olsa da  Cahherine Segurana  Fransa’nın milli kahramanlarından biri olur. Her yıl, 25 Kasım günü Nice'de Aziz Catherine günü olarak kutlanmaktaymış. Catherine’yi savaşın seyrini değiştiren kadın olarak zihnime kodladım; çok inandırıcı gelmese de, ilginç bir enstantane olarak.

Şehrin duvarlarında Osmanlı Güllesi bizi o günlere götürüp getirse de, bugünün Nice’inde, Gülle’den başka bize ait bir şey göremedim, diyebilirim.

       Sokaklar arası yürüyüşümüz bizi Cours Saleya Pazarı’na çıkarıyor. Çiçek pazarı da denen bu güzel pazarda her çeşit meyve, sebze, çiçek, hediyelik eşya bulmak mümkün. Satıcılar da hoşgörülü ve güler yüzlü. Taşıma zahmeti olmasa epey şey alınabilir, ama biraz meyve almakla yetiniyoruz.

       Akşam saatlerine kadar şehri dolaşıp Antibes’e geri dönüyoruz.

MUHTEŞEM DOĞASIYLA SAİNT -TROPEZ

Bugün otelden ayrılış günümüz, Marsilya’ya doğru yola çıkıyoruz.  Önce yolumuzun üstünde bulunan Fransız Rivierası’nın en gözde sahil şehirlerinden Saint-Tropez’i ziyaret edeceğiz. Akşamüzeri ise Marsilya’ya geçip orada konaklayacağız. Aslında birbirine benzeyen bu sahil şeridi şehirlerini gezmeye doyduk diyebilirim. Ama Saint-Tropez, hakkında edindiğim bilgiler buranın Cota d’Azur’da müstesna bir konuma ait olduğuna dair.

Aktarmalı ve maceralı bir otobüs yolculuğundan sonra öğle saatlerinde Saint-Tropez’e ulaşıyoruz. Bizi şehre götüren dağ yolu hayli ürkünçtü ve ilk defa bir yurtdışı gezisinde bir tarafı dağ bir tarafı yar olan bu denli tehlikeli bir yolculuk yaptığımı söyleyebilirim. Dağ manzarası müthiş olsa da  korku heyulam bunun tadını çıkarmama elvermedi.  İçten içe sûreler eşliğinde uzadı gitti yol. 

Saint-Tropez  güneşli fakat ayaz bir havayla karşıladı bizi. Nice’in dünkü günlük güneşlik havasından eser yok. Otobüsten inip kıyıdan dolaşmaya başladık.  Çevreye attığım ilk nazardan anladığım:  Yemyeşil tepeleri, koyları,  temiz denizi ve tarihi evleriyle köy mü, kasaba mı ne desem bilemediğim bir sevimli beldeye gelmiş olduğum. Saint -Tropez’in nasıl dünya çapında ünlü olduğunun hikayesi de ilginç. 

Vaktiyle küçük bir balıkçı kasabası olan  ve ilk kez Fransız yazar Guy de Maupassant tarafından keşfedilen St.Tropez, 1956 yılında Brigitte Bardot’un oynadığı ‘’Ve Tanrı Kadını Yarattı’’ filmi ile sosyetenin vazgeçemediği bir tatil beldesi haline gelmiş. Kışın 10 bini bile bulmayan nüfusu, yazın iğne atsan düşmeyecek bir kalabalığa ulaşıyormuş. Öyle ki burası çıplaklar plajı başta olmak üzere, en uç isteklere bile cevap verebilen bir beldeymiş. Aralık ayında ise son derece sakindi. Şehrin adeta terk edilmiş metruk görünümü beni ziyadesiyle mutlu etti. En çok şaşırdığım şey ise dünya zenginlerinin tatil beldesi olmasıyla ünlenen Saint-Tropez’in o küçük balıkçı kasabası halini aynen muhafaza edilebilmesiydi. Şehir; sahili, şahane koyları,  yemyeşil tepeleriyle  köyle kasaba arası o muhteşem sadeliğiyle göz alıyordu. Popüler olmanın sarhoşluğuyla adım başı otel, bina yapılmamış, yapılanların da ebadı minyon tutulmuş. Şehre insan eliyle eklenen ne varsa, tabiatı örtmesine müsaade edilmemişti.  İşte yine günlüğü tutulası, öyküsü yazılası bir belde daha beni çekmişti kendine…

Gözüme çarpan en belirgin ayrıntı ise, şehrin siluetini bizim Anadolu’daki tarihi evleri andıran pastel tonlu, iki üç katlı şirin evlerin oluşturması.  Bu evlerin önündeki  marinada da, yüzlerce yat, sandal  yelkenli  sahil boyunca uzanıyor. Her yer müthiş sessiz. Şehirde yalnız bizim ayak seslerimiz var.  Magazin programlarında “Dünya jet sosyetesinin  yaptıkları…  “ diye verilen gayri ahlaki haberlerle hiç de örtüşmeyen kasabanın sanırım sanki kış  uykusuydu bu.   

Place des Lices

Sahilden içerilere doğru girdiğimizde şehir sokakları da aynı sadelikle uzayıp gidiyor. Burası şehrin tarihi bölümü.  Küçük sokaklara gire çıka dolaşıyoruz. Saint- Tropez’in hem yerli halkı hem de ziyaretçileri çok zengin olduğu için burada her çeşit ünlü markanın mağazasına rastlamak da mümkün. Ancak binalara dikkatli bakmazsanız bu markaları fark edemiyorsunuz bile. Tabela kirliliği hiç yok.  Sokaklar çok dar,  bu bölüme  araçla  girişe izin verilmiyormuş.  St. Tropez ‘de araçtan çok yat, sandal, yelkenli gördüm zaten.  Şehrin uzak koylarına ve sahillerine yat turları da düzenlenmekteymiş. Tabi kış olduğu için marinadaki yatlar da dahil olmak üzere buralarda  herkes yazı bekliyor denebilir.

Saint-Tropez’in neyi ünlü diye biraz bakındığımızda sandaletlerinin ve lezzetli tartlarının  olduğunu öğreniyoruz. Ayrıca bir diğer sembolü de limana bakan kilisenin sarı renkli Saat Kulesi’ymiş.  Saat Kulesi’ni gidip görüyoruz da sandalet giymeyen ve  değişik tatlara kapalı birisi olarak diğerleriyle ilgilenmiyorum.

Rue Gambetta, Rue Miséricorde (üstü kemerli cadde)

Tarihi bölümde yolumuz, üstü kemerlerle süslü dar bir sokağa düşüyor. Üstü Kemerli Cadde olarak da anılan bu sokaklar  turistlerin önemli uğrak yerlerinden  biriymiş. Tarihi binalar ve Arnavut kaldırımlı sokakların arasından  yürüyüp, sahile çıkıyoruz.  Kasabada her yer yürüme mesafesinde. Ne trafik ne gürültü. Tam kafa dinlemelik. Bu ambiyansı bozacak her şey uzaklarda kalmış. Toplu taşıma bile yokmuş burada. Adım adım yürü git istediğin yere.

Ünlü Hayatlar üzerinden biraz da Tefekkür

Nihayet sahildeki kafelerden birine oturup soluklanma zamanı. Sıcak birer bitki çayı sipariş ediyoruz.  Brigitte Bardot’un sık geldiği kafelerden birindeyiz. Zaten şehrin genel atmosferinde Bardot’a duyulan “Sen o filmi çevirmeseydin, biz olmazdık.” minnet havası, hissediliyor. Çayımı içip denizi seyrederken bir zamanların Fransız sinemasında popüler çağın tabiriyle fırtına gibi esen Brigitte Bardot’u düşünüyorum. Buradaki film çekiminden sonra, kasabadan bir ev alıp sık sık tatile gelerek Saint-Tropez’in turistik gelişimine önemli katkı sağlayan Bardot  şu an 81 yaşındaymış ve ateşli bir hayvan hakları savunucusu olarak  hâlâ Saint- Tropez’deki evinde kedileriyle münzevi bir ömür sürüyormuş. 1960’larda Fransa’da cinsel özgürlüğün, dünyada dişiliğin sembolü olarak kendine milyonlarca  hayran kitlesi edinen bu kadın  artık nasıl bir haleti ruhiye içindedir acaba?  O yıllarda bikinili ve çıplak pozlarıyla  kendini cömertçe sergileyen ilk kadın olarak ünlenerek hemcinslerine öncülük eden ve ihanet ve sansasyonlarla dolu hayatı boyunca 4 kez intihara kalkışan Brigitte Bardot’un, şu anki durumu merakımı celbediyor  ister istemez.  Gidip kapısını çalsak, diye gülümsüyorum.

Gençlik yıllarımızda,  bizim boyalı basında Bardot’un resimleri iki şekliyle sunulurdu. Gençlik hali ve yaşlılığı diye yan yana konan iki resim… Ve altına estetik yaptırmadı, yaşlılığa teslim oldu, kendini hayvanlara adadı gibi beylik şeyler yazılırdı. Güzelliğin geçici bir şey olduğu vurgulanırdı bir nevi seküler kültürle de olsa. Hayvan sevmenin ise insan sevgisinden çok daha büyük bir erdem olduğu su götürmez bir gerçekti! Brigitte Bardot gayriahlaki yaşamının yanı sıra,İslam’a olan hakaret  dolu söylemlerinden dolayı da para cezasına  çarptırılmıştı. Sıra dışı bir biyografisi ve vukuatları olan böyle insanların yaşlılıklarında yalnız bir ömür sürmesi  ve kendini hayvanlara adaması çok da anlaşılmaz gelmiyor aslında. Aksine ne kadar şöhretli olursan ol, dünya üzerindeki tüm güzellik  ve özgürlüklerin  bir gün tükeneceği gerçeğiyle yüzleştiriyor insanı… Önemli olan bedenlerin güzelliği, özgürce teşhiri değil, nefsani olan değil, ruhların Hakka teslimiyeti olduğu gerçeği her yerde ve her zamanda hatırlatıyor kendini.

KOZMOPOLİT ŞEHİR MARSİLYA

Akşamüzeri Saint-Tropez’den ayrılarak,  Trenle Toulon aktarmalı Marsilya’ya geliyoruz. Bizi bir hafta önce yağmurla karşılayan şehir,  şimdi de Cote d’Azur’un merkez şehri olduğunu vurgulayan bir karizmaya bürünmüş sanki. Küçük sahil kasabalarından dönüp dolaşıp gelip  Fransa’nın 2. büyük şehrindesiniz duruşunu görüyorum sanki şehrin sluetinde.   Önceden yaptığımız otel rezervasyonumuza göre gara yakın olan konaklama adresimizi kolaylıkla buluyoruz. Eşyalarımızı otele bırakıp, geç olmadan yemek için dışarı çıkıyoruz. Mutluyuz çünkü otelin yakınında Türk lokantaları olduğunu tespit ettik. Ve bir kebapçıda alıyoruz soluğu. Ocak başındaki usta bizi güler yüzle karşılıyor. Tam da kapanmak üzere gelmişiz ama bizi geri çevirmiyor. Ve İstanbul’dan geldiğimizi öğrenince Fransa’ya dair tecrübelerini paylaşıyor ayaküstü. Avrupa’nın ne kazanç ne de hayat yönünden eski cazibesinin kalmadığını, buradaki Türkiyeli insanların  ve de diğer yabancıların mutlu ve güvende olmadıklarını vurguluyor. Buna da sebep olarak hem Avrupa Birliği yasalarını, hem de Fransız Milliyetçiliğini gösteriyor. O da Avrupa’ daki pek çok Türkiye vatandaşı gibi imkanları elverse memlekete dönmek istediğinden dem vuruyor.

Kebap ve bol acı biber, bu sohbetin ve yorgunluğun üzerine iyi gidiyor.

Otelde geçen son gecenin ardından ertesi sabah, küçük bir şehir gezisi yapıyoruz. Marsilya kozmopolit bir şehir. Konumu itibariyle Akdeniz’deki eski Fransız sömürgelerinden hayli göç almış. Göçmen ağırlıklı bir nüfusu varmış. Ve suç oranı yüksek ve özellikle hırsızlık konusunda hayli sabıkalıymış. O yüzden şehri gezerken tedirginim. Pasaport kaybetme fobim böyle zamanlarda tavan yapar ve dolaşma isteğim azalır. Zaten şehri köşe bucak  gezecek zamana da sahip değiliz. Avrupa’nın en büyük liman şehri olan Marsilya’nın sahil kesimini uzaktan görmekle yetinip, daha çok caddelerinde dolaşmayı ve alışveriş yapmayı tercih ediyoruz.Ünlü markaların mağazalarının yanı sıra bolca ayakkabı ve çanta dükkanının önünden geçiyoruz.  Şehrin yoğun trafiği ve park sorunu da İstanbul’u aratmayacak şekilde.

Şehrin merkezinde olan Marsilya tren garının ise ilginç bir yapısı var. Tren garları genellikle şehirle bir seviyede olur. Ama Marsilya engebeli bir şehir olduğundan garı tepelik bir yere yapmışlar.  104 basamak merdiven çıkarak istasyona ulaşıyorsunuz. Biz de bir hafta önce Marsilya’ya indiğimizde ilk bu merdivenlerin üstünden  bakmıştık şehre.

Marsilya ana caddeleri ve kent düzeni olarak İzmir’i andıran bir kent havasına sahip gibi göründü bana. Fakat o ışıltılı mağaza vitrinlerinden kopup şehrin arka sokaklarına doğru yürüdüğümüzde bambaşka bir Marsilya’yla karşılaştım.  Boyaları sıvaları dökük apartmanlar, toplanmamış çöpler, yolu, kaldırımları bozuk sokaklar, kendi gettosunda yaşam savaşı veren göçmenlerin dramını anlatıyor gibiydi. Bir haftadan beri gittiğim sahil şehirlerinde böyle  manzaralarla karşılaşmamıştım. Son günde Marsilya’nın kenar sokaklarını görmemin Riviera’nın arka yüzünü fark etmem açısından manidar olduğunu düşünüyorum.

Artık İstanbul’a dönmek için havaalanı yolundayız. Bir haftayı Fransa’nın güney sahillerini keşifle geçirdik. Bilinçli bir kış gezisi oldu bana göre. Lüks ve zenginlik içinde yüzen şehirleri, rengârenk evleri, kaleleri, kuleleri, uzayıp giden kumsalları, marinaları, plajları, sıra sıra  kafeleri, barları,  gece kulüpleri, sanat galerileri, kumarhaneleriyle ardımızda kalan Riviera ‘ya yazın gelmek bizim gibiler için pek akıl kârı değil kanımca. 

Her seyahat bambaşka tecrübe ve maceralara kapı aralar. Sayısız olay, sebep, dert, üzüntü, sevinç, sürpriz  alıcı kuşlar gibi gezinir durur başınızda. Ve bu vesilelerle  kendinizi ve insanları tanır, anlamlandırır, kah güzel yanlarınızı, kah eksik kusur ve zaaflarınızı görürsünüz. Şehirleri dolaşırken en çok da  onları oluşturan insanların ruhunadır yolculuğunuz. Hem yanınızdakini hem uzağınızdakini tanırsınız. Nasıl bir dünyayı, kimlerle paylaştığınızı, mavi göğün altında kimlerle yaşadığınızı anlarsınız. Ve eğer hakkaniyet aynasıyla nazar edebilirseniz hayata valizinizdeki hediyeliklerden çok kalbinizdeki birikenler değerlendirir varlığınızı…

Bana kalırsa bu da öyle bir seyahatti…

       Yolculuğun finali Necip Fazıl Üstad’ın kaldırımlar şiiriyle olsun…

                                                                                                                                                                                                                                                               

“…Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;

         İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.

         Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;

         Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler…”

s6001295.jpg

s6001303.jpg

s6001334.jpg

s6001342.jpg

s6001346.jpg

s6001350.jpg

s6001353.jpg

s6001354.jpg

s6001364.jpg

s6001352-002.jpg

1-062.jpg

2-062.jpg

3-065.jpg

4-053.jpg

5-044.jpg

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim