1. YAZARLAR

  2. Hüseyin Öztürk

  3. Neydi o irticalı yıllar!
Hüseyin Öztürk

Hüseyin Öztürk

Yazarın Tüm Yazıları >

Neydi o irticalı yıllar!

A+A-

Milletlerin kaderinde nice ulusal felaketler, acılar, savaşlar, darbeler, muhtıralar ve kara günler vardır. Tarihlerin kaydettiği veya kaydetmediği nice ıstıraplar, yıkımlar, yangınlar, ihanetler yaşanmıştır.

Kimi milletler bunları çabuk atlatmıştır. Mesela Almanlar, 1945’ten sonra küller üzerinde yeni bir Almanya meydana getirdiler. Kimi milletler de bizim gibi yüzyıl boyunca çektiklerinin faturasını ödemektedir. Biz de artık millet olarak bedel ödemek istemiyoruz.
Osmanlı Devleti’nin sonunu hızlandıran en güçlü hayalî düşman irtica yaygaralarıydı. Yerel düşünceyi benimseyen, millî mefkûrenin gerekliliğine inanan, dinî değerleri kabul edip, günlük yaşamını bu çerçevede sürdürmek isteyen insanlar hep irticacı sayıldı.
Bu suçlar en ağır cinayetlerden daha ağır görüldü. Vatana ihanet suçunun ödüllendirildiği yerlerde, bir türlü tarif edilemeyen ve işlenmiş bir suç görülmeyen hayalî düşman irtica yüzünden, ne canlar yandı ne ocaklar söndü ve niceleri faili meçhule gitti.
Üstelik bu canlar sıradan insanlar değildi. Topluma barışta ve savaşta sürekli huzuru, güveni, inancı, paylaşmayı, dayanışmayı öğütleyen âlim, bilgin ve kanaat önderleriydi. Ceza kanunları kapsamında yer alan bir suç isnat edilemiyordu, ama suçlulardı.
Öyle hadiseler cereyan etmişti ki; “Sen irtica suçundan dolayı heyeti hâkime karşısındasın” diyorlardı fakat heyeti hâkime, irticaın nasıl bir suç olduğunu ve suçlunun nasıl bir suç işlediğini tarif edemiyordu. Yüz yıldır da tarif eden olmadı zaten.
Sanık sandalyesinde oturan ve çevresinde çok sevilen hayırsever iş adamı; “Suçumu izah edin, yaptığım fiilleri yüzüme karşı okuyun, her ne suç isnat ederseniz edin, itirazsız kabulüm, yeter ki suçumu söyleyin” diyordu. Buna karşılık biri de çıkıp; “Halktan şu kişi ya da kişiler, senden şu zararı görmüş, ya da memlekete şöyle bir zararın dokunmuş” demiyordu.
Bu hayırsever kişi sonradan suçunu (!) şöyle sıralamıştı:
“Oturduğum ve iş yaptığım mahallede ayyaşlar vardı, sarhoşlar vardı, hırsızlar vardı; memlekete ve millete zarar veriyorlardı. Onları soframa oturttum, kaşık değiştim, ekmeklerini böldüm, ekmeğimi böldürdüm; içinde bulundukları hayatın hayat olmadığını, insanlara zarar vererek yaşanmayacağını, yarın ihtiyarladıklarında yanlarında kimsenin olmayacağını ve öldüklerinde de mezarlarını kimsenin ziyaret etmeyeceğini söyledim.
Onlar da bu kötü hallerinden vazgeçtiler. Meğer bu ayyaşlar, sarhoşlar, katiller, caniler, olay çıkarmak, huzur kaçırmak, milletin can ve mal güvenliğini tehlikeye sokmak için görevlendirilmişler, bizler de böyle olduğunu bilmeyerek bu insanları yollarından çevirmişiz, doğru yolu bulmalarını sağlamışız, istikrar ve huzura çalışmışız. Böyle bir suçu ömrümün sonuna kadar işlerim, insanlığım böyle istiyor, dinim böyle emrediyor.”
Sanal irtica tehdidi, İttihat ve Terakkicilerin halkı ezmek ve baskı rejimlerini kurmak için ellerindeki en büyük silahtı. Malum silah, Cumhuriyet’ten sonra daha da işler hale getirilerek bu toprakları devlet yapan halka karşı yine silah olarak kullanıldı ve halkla devletin barışmasına, bütünleşmesine engel olunarak, ülke sürekli patinaja mahkûm edildi.
Çok basit bir yol izleyerek şu iki fotoğrafa bir bakalım. Önce, “İrtica tehdidi var” diyenlere ve bu işten rant elde edenlere bakalım. Sonra da irtica ile suçlanan kesimlere bakalım. “Hangi zihniyet devlete ve millete daha yakın, hangi taraf, devlete ve millete hizmet ediyor ve hangi taraf memleketin kaynaklarını sömürüyor ve sömürmekte?” Bu sorunun cevabı namusluca verildiğinde irticaı kimin neden, nasıl kullandığı anlaşılacaktır.
Devletin kayıtlarından “irtica” sözcüğünün çıkarılması bu millete bir “huzur ikramıdır.” Kırmızı kitaptan irtica sözcüğü çıkarılırken, “Din İstismarı” ve “Aşırı Dinci Örgüt” ifadeleri kalmış. Kalsın ve kalmalı. İslam; din istismarını ve “dinci, aşırı dinci” gibi kavramları reddeder, kabul etmez. Aksini iddia edenler İslam’a iftira etmiş olurlar.

VAKİT

YAZIYA YORUM KAT