
Ayşe Uçkan ile Öykü Üzerine...
Ayşe Uçkan ile öykücülüğümüz üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.
Ayşe Uçkan, edebiyatın genç yeteneklerinden biri. İlk romanının ardından ilk öykü kitabı Azrâil'in Secdesi'ni yayımladı. Öykücülüğümüz üzerine söyleyecek sözü olan Ayşe Uçkan'ı tanı/t/maya çalıştık bu hafta.
- Kitabınıza ad olarak seçtiğiniz öyküden başlayalım. Niçin Azrâil'in Secdesi kitabınızın adı? Kitaba adını veren ölüm meleği ve ölüme başka öykülerde de rastlıyoruz. Tematik bir birlik altında bütün kitabı ele geçiren ölüm olgusunun öykülerinizde yaşattığı iç içelik sizdeki yaratıcı yazarın da içinde mi?
Teşekkürle başlayayım, kitabı, öyküleri özenle okuyup okunmasına katkıda bulunduğunuz, bulunacağınız için.
Kitap için başka isim alternatifleri de vardı. Eleye eleye bu ismi seçtik.
Ölüm gerçeğine sevimli bir yaklaşım sunmaya çalıştım. Mevlana'nın şeb-i arus benzetmesi, bir de merhum Onkolog Dr. Haluk Nurbaki'nin gazetelerde yayımlanan bir yaşanmış hikâyesi, çıkış noktası oldu. Romanın bir bölümünde de bu yaklaşımı bulabilirsiniz.
Öyküye de bir erkek yazarın ama gerçek hayatta cins ve meslek ayırmaksızın bütün âdemoğlu ve kızlarının ağzından, ölüme bir methiye diye bakılabilir. Bu dünyada asla cevabını bulamayacak soruların cevap anahtarını elinde tutan ölüm meleğine gülümseyerek hatta daha iyisi elinden tutup alnından öperek öte aleme geçmek arzusu, hepimizin fıtratında var gibi geliyor. Bu yüzden, Kur'an'da, "meleklerin Âdem'e secdesi kıssası"ndan hareketle Azrail'in yeryüzündeki topraktan yaratılan halifeye secdesi, Âdem'in de onu alnından öpmesini "ölüm anı" olarak öyküleştirmek istedim.
Ölüm meleği ve ölüme başka öykülerde rastlamanız da gayet doğal. Hayatın çok içinde bir kavram. Ama hep ötelediğimiz, korkup ittiğimiz, aile içi muhabbetlerde bile şöyle bir dokunup geçtiğimiz. Herkesin düşünmekten vazgeçemediği, özelde fikretmekten kendini alıkoyamadığı yine de. Bütün filozoflar istisnasız kelam etmiş ölümle ilgili.
Belki bu toplumda yaşayan biri olarak ben de o korkunç görünen olguyu önce kendime sonra da diğer insanlara sevimli gösterebilmek için biraz çabaladım. Üzerinde uzun uzun düşündüğüm bir mevzuudur.
- Öyküye nasıl başladınız?
Öyküye lise yıllarında küçük notlar tutarak başladığımı söylersem sanırım yanlış olmaz. Yazı yazmak benim için vazgeçilmezdi. Çok üzülünce, kızınca, sevinince yani normal heyecan durumlarını aşan zamanlarda oturuyordum not defterimin başına. Otobiyografimi yazmak değildi amacım ve hedefim. O yazılarda beni neyin normal ruh halinin dışına çıkardığını düşüne düşüne, hayatı izleye izleye benim dertlerim olmaktan çıktı, bambaşka bir kanala aktı yazılar. Kurgudan müthiş haz almaya başladım. Zira hayatın içinde başedemediğiniz durumlarla beyaz sayfada başedebiliyordunuz. Üstesinden gelemediğiniz zorluklar, aşamadığınız duvarlar bir bir yıkılıyordu önünüzde. Kimse sözünüzü kesmiyor, düşünce silsilenizi bozmuyordu konuşmada olduğu gibi. Kavga ediliyor ama kimse kırılmıyor, darbe alıyor fakat canınız acımıyordu. "Kalemin gücü" denen şey bu olmalıydı.
- Kitabın ilk öyküsü yazdığınız ve yayımlanan ilk öykünüz mü?Bir kadın yazar olarak "ortaya" çıkmaktan korktunuz mu hiç?
Hayır, ilk öykü değil "Güzel Kuğum". Yazdığım ilk öyküyü inanın hatırlamıyorum. Ama yayımlanan ilk öyküm "Sülük Hülüğ Hüp Hüp Hülülüp"tür.
Ben yazarın kimliğiyle ilgilenmeyen bir okur olduğum için sanırım, bu konuda (kadın yazar olarak ortaya çıkmak) korku geliştirecek bir ruhi izdüşümü yaşamadım daha evvel.
"Bu resmi bir kadın mı erkek mi yaptı? İsmi neymiş? Hımm, kadınmış. Koy kenara, işe yaramaz. Ya da tam tersi; baş tacı edelim". Hiçbir okurun bu kadar sığ düşüneceğine inancım yok.
"Edebiyat okuru, yazarla değil yazdıklarıyla ilgilenmeli" diye düşünüyorum. Akademik bir çalışma, fikri bir eserse okunan, yazarın eğitim hayatı v.s. bir parça özeli işin içine girebilir ama edebiyatta bunun önemsiz olduğunu düşünüyorum. Okuyanların gönlüne, dimağına hitabeden ve hoş sedalar bırakan her sanat eserini, yazarın kimliğinden bağımsız ele almak gerekir bence.
- Tanrının Umut Olduğunu Söyledi Bir Büyüğüm adlı romanınız ilk kitabınız. Romandan öyküye mi oldu geçiş, yoksa kitaplaşan ilk eseriniz mi romanınız? Son yıllarda öykü yazarlarının pek çoğunda romana kayma görülüyor. Bunun sebebi sizce nedir?
Roman ilk göz ağrım. Küçüklükten beri hayalini kurduğum tür. Öykü, bütünlük duygusu veren ve yazarken eğlendiğim tür. İkisini birden yazı hayatımda görmek istiyorum nasipse. Bu yüzden iki türün de iyi örneklerini okuyor ve kalemimi güçlendirmeye çalışıyorum.
Diğer yazarlar için söz söyleyecek salâhiyette değilim. Her yazana ayrı ayrı sormak lazım. Çünkü moda, akım, trent edebiyat için de geçerli olabiliyor. Kim rüzgârlarla savruluyor, kim hedeflerinde kararlı ve başarılı olacak, bu sanırım eserleri klasikleşen her iyi yazar gibi öldükten birkaç yüz yıl sonra anlaşılacak.
"İyi öykü yazanlar iyi romancı olur (veya olmaz)" "Önce öykü, sonra roman, sonra deneme, en son hatırat, vefatından sonra da kimileri için biyografi" Bu sıralama da sanki yaşla edinilen tecrübeye paralel yapılmış bir tespit cümlesi. İkisinde de katıldığım ve katılmadığım noktalar var. Söyleşinin hacmi büyümesin, okurun canı sıkılmasın diye bu kadarla yetineyim.
- Öykü yazarken hangi kriterleri dikkate alıyorsunuz?
Daha evvel belirttiğim gibi beslenmek için iyi eserleri okumaya çalışıyorum. Görebildiğim kadarıyla da farklı tarzlar, yeni deneyimler her zaman ilgi çekiyor fakat çabuk sönüyor. Kalıcı eserler ortaya koyma gayretindeyim. Bu yüzden Klasik Türk Öykücülüğünü takip etmeye çalıştığım söylenebilir. İçerik modern, hiç işlenmemiş bir konu olsa bile onu işlerken klasik yöntemi tercih ediyorum. Her sanat dalında da yola çıkışın ustaların gittiği yolun başıyla olması gerektiğini düşünüyorum. Üslup sahibi olduktan sonraysa serbest uçuşlar yapılabilir. Başlangıçta çok tehlikeli ve riskli.
- Öykülerinizin otobiyografik olmadığını ifade ediyorsunuz. öykü- hat ilişkisi üzerinden okumalarınızdan, baba mesleğinden vb. yoğunlaştığımızda sanki otobiyografik ögeler var gibi?
"Yazdıklarımda yaşadıklarımdan kareler yok" diyen bir yazar çıkacağını sanmam. Tabii ki var. Ama en otobiyografik öyküde bile (kendi öykülerim için konuşuyorum) en fazla yüzde onu gerçekten yaşanmıştır. Otobiyografik unsurları çok kullanmak, biraz kolaya kaçmak, kurgu ve gözlemi dışlamak gibi geliyor bana. Sonunda hikâyeleriniz biter ve tıkanırsınız. Ama sizin dışınızda öyle zengin bir hazine ki hayat.
"Romanda kendi hayatını yazmış, ya da bu öyküde baş kahraman sen misin?" yaklaşımları, soruları bence yazarın emeğine hakaret. Herkesin hayatı roman, böyle bakınca.
Elbette olaylardan etkilenip yazıyorsunuz. Temel tesir edici bu. Bir "iç konuşma, çoklu empati süreci" öykü. Çıkarken belki yaşanmışlıktan yola çıkıp (her zaman değil, olsa bile yüzdeyi verdim) gözlem ve kurguyla besleyip, kağıda döküleni dilin hazineleriyle sarmalayıp okura sunuyorsunuz. Ve inanın ortaya çıkan şeye siz bile şaşırıp bazen yabancı hissediyorsunuz.
"Güzel kuğum"a ait bir ayrıntı vererek bitireyim. Bu öyküyü okuduktan sonra beş altı arkadaşımdan (hepsi ergen annesi), kahramanla yaşıt iki de genç kızdan çok olumlu tepkiler aldım. Çocuk sahibi olmadığım halde bu kadar hissederek yazmamı alkışladılar. Tabii bu güven veriyor. Yaşamadan da anlatılabileceğine dair bu güven de "kendi hayatını yazma kolaycılığı"na kaçmamak için en büyük desteğim diyebilirim.
- Her öykü bir dünyadan haber getirir... Her söz dillendiği anda önünde nasıl durulması gerektiğini de gizlice buyurur... Bazen önümüzü ilikler, bazen etrafa bakınır, bazen de kulak kesiliriz anlatıcı karşısında... Eldiven öyküsü yaşanan ikiyüzlülükler üzerine kurulu bir öykü. Eldiven sendromu da oldukça önemli bir tespit. Aynı zamanda modern zamanlar eleştirisi. Bu içinizden öyle geldiği için olmasa gerek, aklınızın sizi oraya sürüklediği bir başka temel durum var gibi?
Eldiven tam da işaret buyurduğunuz gibi modern zamanlar eleştirisi. Kafası karışık bugünün insanının. Tabii kalbi ve ruhu da. "Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol" tavsiyesi çok uzaklarda kalmış sanki. Sosyal psikoloji alanında uzman birini dinlemiştim. "Artık önderlerin kaybolduğu çağdayız. İdoller, karizmatik liderler olmayacak. Globalleşmenin getirdiği "tek tip"e doğru gidiyor insanlık".
İşte kahramanın birebir içinde yaşadığı tam bir kâbus senaryosu; komplo teorisi: Neyim, kimim, var mıyım, yok muyum, doğru ne, kimi örnek almalıyım? Şu adam çok dengeli görünüyor, bugün onun ruhu dolsun içime. Yok bu da değilmiş aradığım. Düzgün insan yok mu?
Eldiven'de, yaşadığımız toplumu ve çağı, bu açıdan gözlemleyerek ve tabii hepimize ait ortak bazı ögeleri de fona yayarak kendini tahlille uğraşan birini ve yaşadığı depresif halleri mercek altına aldım.
- Bağırmayan ve çok yüksek sesle düşünen bir ses var öykülerinizde diyebiliriz sanırım…
Bağırmayan: Çok yerinde bir tespit.Yüksek ses: Yüksek denemez. Mırıltıdan yüksekçe, fısıltıdan hallice, bir hafif - orta şiddette ses belki…
- Toprak öyküsünden devam edeceğim. Burada da ölüm, hat sanatı kadar dikkatimi çeken bir durum da Tasavvufi söylem. Özelde de Yaşlı Hattat'ın ifade ettiği Muhammedî Nur. Edebiyatta bu tarz ögelerin fotoğrafik kültürel gerçekçilik biçiminde yer almasını bir handikap olarak görüyor musunuz? Muhafazakar edebiyatın nerdeyse ana sütunlarından birini oluşturan bu tarz anlatılarla edebiyat ilişkisini nasıl yorumlarsınız?
Ben romanda da Mahmut Bey karakteri üzerinden bir mutasavvıfın duygu ve düşünce dünyasını betimlemeye çalışmıştım. Hayatta ne kadar çok insan yüzü, karakteri, inanışı varsa öykülere konu olabilir. Bunu hep aynı damardan işlerseniz kısırlaşma tehlikesi doğabilir. O yüzden her öyküde kullanmamaya gayret gösterilmeli.
- Dergâh, Kaşgar ve Hece Öykü dergilerinde yayımlanan öykülerden oluşuyor kitabınız ağırlıkla. Dergilerin öykü serüveninizdeki yeri nedir? Öykü dergiciliğinde bir öykücünün verebildikleri / aldıkları nelerdir?
Edebiyat ürünlerinin özellikle öykülerin, edebiyat âleminde kabul gören saygın dergilerde yayımlanması, öykülerin yetkinliğinin ispatı için önemli bir adım. Tersi durumda, kitaplaşma şansını da bulamazlarsa zail oluyor, kıyıda köşede kalıyor birçok değerli metin. Dergiler öykücülere muhtaç, öykücüler de özellikle ilk çıkışlarında dergilere muhtaç diyebilirim.
Benim dergilere öykü göndermem biraz geç bir döneme tekabül ediyor. Romanım basıldıktan sonradır öykülerin dergilerde görünmeye başlaması. Ama yazılış tarihleri açısından birçoğu romanın selefidirler. İlk kitabın girişinde bunu belirtmiştik.
- Dergilere sipariş öyküler yazdınız mı hiç? Sizce bir öykücünün sipariş öyküler kaleme almasının olumsuz bir yanı var mı? Dergilerde yayımlanmayan öyküleri kitaba alırken tereddüt yaşadınız mı?
Hiç sipariş yazmadım dergilere. Sipariş yazmayı beceremeyeceğimi düşünüyorum. Her öykünün bir zamanı var bende. O duygu ve düşünce biçimi kaybolduğunda ne kadar zorlasam çıkmıyor metin. Başlanmış ve yarım kalmış birçok öykü taslağım var. Belki yıllar içinde çiçek açar veya nüvesi çürür gider, bunu bilmiyorum.
Başkaları adına konuşmayayım, sipariş öykü kaleme almak bana uygun değil diye kimseye laf etmek istemem. Edebiyat tarihinde belki de çok beğenilmiş, okunmuş ama sipariş üzerine yazıldığı bilinmeyen öyküler var, kim bilir.
Dergilerde yayımlanmayan öyküleri kitaba alırken tereddüt yaşamadım. Bu konuyla ilgili özgüvenim iki yıl süresince katıldığım nezih bir edebiyat ortamında oluşmuştu zira. Yazı atölyesi denen grup çalışmalarından birine katıldım. Hemen her öyküm (kitaptakiler ve diğer yazılarım) dikkatli gözlerce elekten geçirildi. Kimi eleğin deliği büyüktü kimiyse ince eleyip sık dokuyordu. Daha sonra da yaklaşık on – on iki kişilik bir ekiple Kitap-Haber dergisinin son dört sayısını çıkardık. Yayın kurulunda bulundum. Hangi yazıların alınıp alınmaması gerektiğini işin mutfağında görmüş oldum.
- Ya yazarlarınız? Kimlerdir?
Hiç sıkılmadan birkaç yılda bir okuduğum kitaplar var diyeyim. "Bir yazarı çok severim" onun bütün yazdıklarını aynı hevesle okurum demek değil. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur'u, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Necip Fazıl'ın Bir Adam Yaratmak'ı, Peyami Safa'nın Fatih-Harbiyesi, Dokuzunu Hariciye Koğuşu, Halide Edip'in Sinekli Bakkal'ı Reşat Nuri'nin Çalıkuşu'su ders gibi okuduklarımdan ilk aklıma gelenler. Bunları edebiyat fakültesinde okuyan arkadaşlar gibi satır satır, cümle cümle dikkatle okudum, okurum. Yazarlığımı geliştirme açısından metin tahliline tabi tutarım. Hem kendim kritik eder hem de haklarında çıkan eleştirileri okurum.
Yabancı yazarlardan da ; Herman Hesse: Siddhartha, Oscar Wılde: Dorian Gray'in Portresi, Jack London: Martin Eden, Edgar Allan Poe: Morg Sokağı Cinayeti, Tolstoy: İnsan Ne ile Yaşar? benim için önemli kalemler ve eserleri.
Çağdaş yazarlardan Selim İleri, Ali Ural, Mustafa Kutlu, İbrahim Çelik (Hüseyin Su), Elif Şafak, Nazan Bekiroğlu beğeniyle okuduğum isimler.
- Tür olarak roman ve hikâye üzerinde yoğunlaştığınızı ifade ediyorsunuz. Buna karşın çocuk edebiyatı ve özellikle de din eğitimine yönelik yazı çalışmalarınız da devam ediyor. Kimi öykülerinizdeki ifadeler çocuk edebiyatına yabancı olmadığınızı ortaya koyuyor gibi. Ne dersiniz?
Çocuk edebiyatı uzak olmadığım ama açıkçası yazmanın ve bir çizgi tutturmanın zor olduğunu düşündüğüm bir alan. Didaktiğe düşme endişem var. Çok iyi eserler yazılmış zamanında. Gençlerden iyi bir kadronun da sel gibi geldiğini biliyorum. Büyükler için roman ve öykü yazmak; sevdam, diğer alanlarda yazmaksa "görev bilinciyle yaptıklarım" diyelim.
- Bugün geriye dönüp baktığınızda, öykülerinizle ilgili olarak nasıl bir değerlendirme yaparsınız?
Henüz yolun başında hissediyorum. Roman için de öyküler için de basılıp basılmaması konusunda bir çekimserlik yaşamadım. Eli kalem tutan ve iyi yazdıklarına inandığım pek çok arkadaşım "bir on yıl sonra beğenmeyecekleri metinlerin yayımlanmasını istemediklerini" söyler. Ben, kırkımda, otuzumda yazdığımı beğenmeyeceğimi, ellimde de kırkımda yazdığımı beğenmeyeceğimi biliyorum. Ama dünyada kusursuz bir sanat eseri olamayacağına olan inancım, yola çıkmamdaki en büyük sâik. Sadece şunu düşündüm romanım ve öykü kitabım basılırken: "Ben on yıl sonra bu yazdıklarımı teknik açıdan beğenmesem de bu yaşta elimden gelenin en iyisini yaptım ve utanmayacağım, basılmasından pişmanlık duymayacağım bir kitap ortaya koyuyorum." Tersini düşünseydim, en mükemmeli yakalayayım diye, hiçbir zaman yazdıklarımı paylaşamazdım okurla. Çıraklıkta ayağı takılmadan, kalfalıkta burnu sürtmeden nasıl usta olabilir insan?
- Bundan sonra ne var yazı heybenizde?
Birçok proje yüzüyor zihnimde. Hangisi kıyıya yaklaşacak da kuyruğundan yakalayacağım şu anda kestiremiyorum ama öykü-roman çizgisi sürerken sanırım deneme başlığı da eklenecek, üzerinde çalıştığım türlere.
Öykü kitabı, romandan tam altı yıl sonra basıldı. Biraz yavaş gidiyor gibi; her yıl bir öykü kitabı, iki- üç senede de roman sözü veremiyorum sağlam basmak istediğim için. İnşallah bu kadar arası açılmaz yazdıklarımın bundan sonra.
- Söyleşi için teşekkür ederim…
Rica ederim. Ben de teşekkür ederim okurla buluşmaya vesile olduğunuz için. Hayırlı çalışmalar…
Röportaj: ASIM ÖZ
Haksöz-Haber
