HABER HATTI
Yorum-Analiz
ÖZGÜR-DER
ANKET
Haksöz-Haber'de en çok ziyaret ettiğiniz bölüm hangisidir?
Haksöz Okulu
Haberler
Köşe Yazarları
İktibaslar
Forum

Haksoz haksöz

ARAMA
KA’B BİN MALİK
24.10.2008 23:49
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
 
.

TEBÜK SEFERİ: "ZORLUK ORDUSU", ÇOKTAN AŞIP GİTTİ ÇÖL YOLUNU

Ka'b bin Malik, ağırlıklı olarak, Tebük seferiyle birlikte anılan, bu savaştaki konumuyla ilgili olarak gündeme gelen bir sahabidir. Onun portresindeki ibretlik durumları anlamamız için bu sefere değinmek ve çıkarımlarımızı bu eksende yapmamız gerekmektedir. İhmal, gevşeklik, dışlanma, boykot, pişmanlık, azap, sabır, yakarma ve bağışlanma gibi kavram ve olguları çağrıştıran bir portredir bu.

Tebük Seferi'nin İslam tarihinde ayrı bir yeri, önemi vardır kuşkusuz.

Şam'da toplanan kırk bin kişilik Bizans ordusuna karşı, hicretin dokuzuncu yılında Hz. Peygamber tarafından düzenlenen en son ve en güçlü askerî hareket olma özelliği taşıyan bu sefere Kur'an ayetleriyle de işaret edilmiş ve İslam toplumundaki kimi sonuçları üzerinde durulmuştur.

Bu seferin arka planıyla ilgili olarak çeşitli kaynaklarda aktarılan bilgiler şu şekilde özetlenebilir: Hz. Muhammed'in öldüğünü, müslümanların da kıtlık ve yokluk içinde perişan olduklarını iddia eden Suriyeli hıristiyanlar Bizans imparatoru Heraklius'a bir mektup yazmış ve üzerlerine gidilirse müslümanların hezimete uğratılacağını bildirmişlerdir. Heraklius, silahlandırdığı kırk bin kişilik bir orduyu Kubad'ın komutasında yola çıkarmıştır. Allah'ın elçisi durumdan haberdar olmuş; Gassan, Cüzam, Lahm ve Âmile kabilelerinin de Rumlarla birlikte hareket edecekleri bilgisine ulaşmıştır. Bunun üzerine Medine'de "genel seferberlik" ilan edilmiştir. Diğer gazvelerde seferin nereye düzenleneceği gizli tutulurken bu kez hedef açıkça belirtilmiştir. Zira gidilecek yer uzaktır. Müthiş bir sıcak ve kuraklık vardır. Düşman güçlüdür. Mekke'den ve diğer Arap kabilelerden asker toplamaları için ulaklar görevlendirilmiştir.

Sıcak, kuraklık, kıtlık, uzaklık ve güçlü düşman unsurları birlikte düşünüldüğü için bu sefere "zorlu bir sefer" denmiştir. Seferin rastladığı zamana Kur'an-ı Kerim'de "saatü'l usre / güçlük zamanı" denmiş, bu sefere de Kur'an dilinden alınarak "gazvetü'l usre / zorluk gazâsı" adı verilmiştir. Sefere katılan ordu da "zorluk ordusu" olarak anılmıştır.

Hz. Peygamber savaş için hazırlık yapılmasını emrettiği zaman mevsimin olumsuzlukları, hasat zamanı oluşu ve insanların yazın sıcağında ağaç gölgesinde oturmayı sevmeleri yüzünden, böyle sıkıntılı bir yolculuğa çıkma noktasında bir isteksizlik göze çarpmıştır. Tevbe suresindeki şu ayetlerin, bazı müslümanların işi ağırdan almaları üzerine Allah Teala tarafından bir uyarı olarak indiği kabul edilmektedir:

"Ey iman edenler! Size ne oldu ki, Allah yolunda cihada çıkın dendiği zaman yerinizde ağırlaşıp kaldınız. Yoksa ahireti bırakıp sadece dünya hayatına razı mı oldunuz? Halbuki dünya hayatının yararı ahirettekine göre pek az ve değersizdir. Eğer kuşanıp savaşa çıkmazsanız, O sizi pek acı bir azapla azaplandıracak ve yerinize başka bir topluluğu getirecektir. Siz O'na hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Allah, her şeye güç yetirendir." (9 / Tevbe: 38 – 39)
Devamındaki ayetlerde, İslam toplumunun topluca cihada çağrıldığı görülmektedir: "Güçlünüz zayıfınız hep birlikte savaşa koşun. Allah yolunda mallarınızla canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır." (9 / Tevbe: 41)

Bu uyarılar ve Medine'deki kolektif çabalar etkili olmuş ve birçok müslüman İslam ordusunun hazırlanması için malını mülkünü bağışlamış, etkileyici fedakârlık örneklikleri görünürlük kazanmıştır.

Durumu iyi olmayanlar bile küçük de olsa bir katkıda bulunabilmek için çırpınmışlardır. Kaynaklarda bu konuyla ilgili olarak aktarılan ayrıntılar, hem sefere verilen önemi göstermekte hem de imrenilecek bir iç dayanışmanın ve müslüman imecesinin güzel tezahürlerini yansıtmaktadır. Hz. Peygamber "Kim bugün bir sadaka verirse sadakası kıyamet günü Allah katında onun lehine şahitlikte bulunacaktır." buyurunca, bir adam başına sardığı sarığı vermiş, üstü başı dökülen bir yoksul da çok güzel bir deveyi bağışlayıp gitmiştir. Ebû Ukayl adlı bir müslüman, iki ölçek hurma karşılığında sabaha kadar su çekmiş, bir ölçeğini ev ihtiyacı için ayırmış, bir ölçeğini de orduya bağışlamıştır. Başka bir yoksul Ulbe b. Zeyd ise malı, mülkü, biniti olmadığı için cihada hiçbir katkısı olamayışından ötürü çok üzülmüş ve kendini helâk edecek bir duruma gelmiştir. Gece namazından sonra Allah'a niyazda bulunmuş, imkânlarının olmayışından yakınmıştır. Ertesi gün sıkılarak, alay edilmeyi göze alarak çok az bir meta ile Hz. Peygamber'e gelmiş, bu da sadakalara eklenmiştir. Hz. Peygamber az bir sadaka veren bu yoksulu yanına çağırmış ve onun için dua etmiştir.

Kadınlar da ellerinden gelen yardımı yapmaktan geri durmamışlardır. Ümmü Sinan el-Eslemiyye'nin ağzından şunlar aktarılmaktadır: "Hz. Âişe'nin evinde Rasulullah'ın önüne serilmiş bir örtü gördüm ki üzerinde bilezikler, bazubentler, halhallar, yüzükler, küpeler, develerin ayaklarını bağlayacak birtakım kayışlarla kadınlar tarafından gönderilen ve savaşta işe yarayabileceği umulan başka eşyalar bulunuyordu."

Bütün bunlar yapılırken münafıklar da boş durmamış, her zaman yaptıkları gibi bozgunculuğa devam etmişlerdir. Münafıkların başı olarak kabul edilen Abdullah b. Ubey b. Selül "Muhammed, Rum devletini oyuncak mı sanıyor? Onun ashabıyla birlikte yakalanıp esir olacaklarını gözümle görmüş gibi biliyorum." diyerek halka korku ve ümitsizlik vermeye çalışmıştır. Özür beyan ederek savaşa katılmayacaklarını söyleyen münafıkların bu ve benzeri tutumlarına işaret eden ayetler, kınayıcı ve sert bir anlatıma sahiptir:

"Allah'ın elçisine muhalif olarak savaştan geri kalanlar oturup kalmalarına sevindiler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeyi çirkin görerek 'Bu sıcakta savaşa çıkmayın!' dediler. De ki: 'Cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir.' Keşke bilselerdi." (9 / Tevbe: 81)

İhtiyaçlarını kendi olanaklarıyla gideremeyen mücahidler varlıklı sahabilerin yardımıyla techiz edilmiş; fakat sayı çok fazla olduğu için bu konuda sıkıntı çekilmiştir. İslâm tarihinde "ağlayanlar" diye anılan yedi kişi Rasulullah'a gelerek, bu gazveye katılmak istediklerini, fakat binit ve yiyeceklerinin bulunmadığını bildirmişlerdir. Hz. Peygamber'in kendilerine binit kalmadığını söylemesi üzerine bu yedi kahraman ağlayarak geri dönmüşlerdir. Çeşitli kaynaklarda onların kim oldukları da belirtilmektedir. Onların bu hali Kur'an-ı Kerim'de de şöyle haber verilmektedir:

"Cihada çıkabilmek amacıyla binek vermen için sana her gelişlerinde 'Size verecek bir binit bulamıyorum.' dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp üzüntülerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenlere de bir sorumluluk yoktur." (9 / Tevbe: 92)

Hz. Peygamber, Tebük gazasına Medine'den hicretin 9. yılı Recep ayında perşembe günü çıkmıştı. Bu, Rasulullah'ın sonuncu gazası oldu.

Mümin oldukları halde ihmalleri yüzünden sefere katılamayanlar da olmuştur. Bunlar Mirâre b. Rabi, Hilâl b. Ümeyye ve Ka'b b. Malik idi.

KA'B ANLATIYOR

Hiçbir gazada Rasulullah'tan geri kalmamıştım. Yalnız Bedir gazasından geri kaldım. Ama bu gazadan geri kalanların hiçbirini, Allah da Rasulü de yermemişti. Bu, Bedir gazasında Rasulullah'ın, Kureyş'in kervanını talep ederek hareket etmesindendi. Fakat Allah, aralarında önceden bir yer ve zaman tayini olmamışken onunla düşmanını bir araya getirdi.

Rasulullah ile birlikte Akabe'de bulundum ve İslâm üzere sözleştiğimiz anı müşahede ettim. İnsanlar arasında Bedir'den daha çok söz edilmesine rağmen, Bedir'de bulunma beni Akabe'de bulunmaktan fazla sevindirmez.

Tebük gazasının yapılacağından haberdar oluşuma ve o güne kadar elde edemediğim güç ve imkâna sahip olmama rağmen Rasulullah'la sefere çıkmamıştım. Vallahi, o zamana kadar bir araya getiremediğim iki binit devesine sahip idim.

Rasulullah bu gazaya kadar, bir yere gaza yapacağı zaman hedefini gizlerdi. Ancak bu sefer, aşırı sıcak bir havada gazaya çıkacaktı. Uzun bir sefere, büyük bir düşmana yönelecekti. İşte bu yüzden halka durumu açıklamıştı. Gerekli olan hazırlığın yapılması emrini insanlara ulaştırmıştı. Bu nedenle Rasulullah'a sefer için tabi olanlar pek çoktu. Onları kapsamlı bir kitap bile bir araya getiremez.

Pek az kişi, gazaya çıkmama hususunda Allah'tan bir vahiy gelmediği sürece kendisini Rasulullah'tan gizleyebileceğini sanıyordu. Rasulullah, meyvelerin olgunlaştığı, gölgelerden hoşlanıldığı ve insanların bunlara yöneldiği bir zamanda bu gazaya çıktı. Rasulullah ve beraberindeki müslümanlar kuşanıp hazırlandılar. Sabahleyin onlarla birlikte hazırlanmak üzere kalkıyor fakat akşama hiçbir şey yapmadan geri dönüyordum. Kendi kendime; istediğim zaman buna güç yetirebilirim, diyordum. Bu hal, bende insanların ciddi ciddi kollarını sıvadıkları vakte değin sürdü. Rasulullah ve beraberindeki müslümanlar yola çıktıkları halde, ben henüz hiçbir hazırlık yapmamıştım. Ve ondan sonra bir veya iki gün içinde hazırlanır, sonra da onlara katılırım, dedim. Onlar ayrıldıktan sonra hemen ertesi sabah hazırlanmaya giriştim; ama yine hiçbir şey yapmadan eve geri döndüm. Yine ertesi gün oldu ve ben yine hiçbir şey yapmadan eve geri döndüm. Bu hal bende, onların hazırlanıp uzaklaşmalarına ve gazayı kaçırmama dek sürdü. Yola çıkıp onlara yetişmeye gayret ettim. Keşke bunu yapsaydım! Bunu da yapmadım.

Rasulullah'ın çıkışından sonra halkın arasına girmek üzere sokaklara çıktım ve dolaştım. Yalnız, nifak üzere olduğu için yerilen bir adamdan ve zayıf olup Allah'ın özürlü kıldığı bir kişiden başka kimseleri göremeyişim beni üzdü.

Rasulullah, Tebük'e varana kadar benden söz etmemiş. Tebük'te etrafındakilerle oturmuşken "Ka'b bin Malik ne yaptı?" diye sormuş. Selime oğullarından biri "Ya Rasulullah! Onu, hurmalığı ve kendisine olan güveni alıkoydu." demiş. Muaz bin Cebel "Ne çirkin konuştun! Vallahi, ey Allah'ın Rasulü, hakkında iyilikten başka bir şey bilmiyoruz." demiş. Bunun üzerine Rasulullah susmuş.

Rasulullah'ın Tebük seferinden dönüş haberi bana ulaşınca beni bir üzüntü tuttu. Ardından yalan bahane bulmak için düşünmeye, yarın Rasulullah'ın bana olan hoşnutsuzluğundan nasıl kurtulurum, demeye başladım. Aile fertlerimden görüş sahiplerinin hepsinden yardım istedim. Rasulullah'ın gelmek üzere olduğu söylenince, benden bu kötü düşünce gitti. Ondan sadece doğruluk ile kurtulacağımı kavradım. Doğruyu söylemek üzere toparlandım.

Rasulullah sabahleyin Medine'ye geldi. Seferden döndüğünde mescide girer, iki rekat namaz kılar, sonra halkın arasına otururdu. Yine böyle yaptıktan sonra, geride kalanlar gelip yeminler ederek özür dilemeye başladılar. Bunlar seksen küsur kişi idi. Rasulullah da söylediklerini ve yeminlerini kabul edip onlar için bağışlanma diliyor ve gizli hallerini Allah'a havale ediyordu. Nihayet ben de gelip kendisine selam verdim. Kızmış adamın gülümseyişi ile gülümseyerek "Gel!" dedi. Hızlanarak gidip huzurunda oturdum. Bana "Neden geride kaldın? Kendine deve almamış mıydın?" diye sordu. Dedim ki: "Ey Allah'ın Rasulü! Vallahi eğer ben, senden başka dünya ehlinden herhangi biriyle otursaydım, bir özürle onun memnuniyetsizliğinden kurtulur ve ona bir delil de getirirdim. Evet, Allah'a yemin olsun ki eğer bugün sana yalan söz söylesem benden memnun kalacaksın; fakat hemen ardından Allah seni bana karşı gazaba getirecektir. Şayet ben içinde bulunduğum hal üzere doğruyu söylersem, Allah'tan sonumun hayır olacağını diliyorum. Hayır, vallahi hiçbir mazeretim yok. Vallahi senden geride kaldığım vakit, hiçbir zaman bu denli güçlü ve imkân sahibi olmamıştım."

Rasulullah, "İşte bunu doğru söyledin. Kalk, Allah'ın hakkında hüküm vereceği anı bekle." dedi. Ben de kalktım. Selime oğullarından birkaç adam da benimle beraber davrandılar. Ardıma düşüp şöyle dediler: "Vallahi senden hiçbir şey anlamadık. Bundan önce hiç günah işledin mi? Geride kalanların Rasulullah'tan özür dileyişleri gibi özür dilemekten âciz kaldın. Rasulullah'ın günahın için istiğfar etmesi sana yeterliydi." O kadar söylendiler ki Rasulullah'a dönüp yalan söylemeyi bile istedim. Sonra onlara: "Benden başka kimse bu durumla karşılaştı mı?" diye sordum. "Evet, iki kişi daha senin dediğini söyledi. Onlara da sana söylenilenlere benzer şeyler söylendi." dediler. "Onlar kim?" dedim. "Amr bin Avf oğullarından Mirara bin Rabi el-Amri ve Hilal bin Ebi Ümeyye el-Vakıfi." dediler.

Ardından Rasulullah, seferden geri kalanlar arasından bu üç kişiyle konuşmaktan halkı nehyetti. Halk bizden uzak durmaya başladı. Bizden yüz çevirdiler. Öyle ki bana yeryüzü dar gelmeye ve içim sıkılmaya başladı. Bu yerler artık bildiğim yerler değildi.

Bunun üzerine elli gece bekledik. İki arkadaşım evlerinde oturup kaldılar. Ama ben onların en genci ve en dinç olanı idim. Çıkıyor, namazları müslümanlarla birlikte kılıyor, sokakları dolaşıyordum. Ne var ki kimse benimle konuşmuyordu. Rasulullah'a geliyor, namazdan sonra halk arasında oturmuşken onu selamlıyor, kendi kendime: "Acaba selamımı iade etmek için dudaklarını kıpırdattı mı kıpırdatmadı mı?" diyor, sonra ona yakın yerde namazımı kılıyor ve gizlice ona bakıyordum. Ben namazda iken bana bakıyor ve ona yöneldiğimi görünce hemen benden yüz çeviriyordu. Bu durum, müslümanların ezalarıyla birlikte uzun süre devam etti. Dayanamayıp amcam oğlu olan Ebu Katade'nin duvarına tırmandım. O, insanlar arasında en çok sevdiğim kişiydi. Ona selam verdim. Fakat vallahi selamıma cevap vermedi. Ona "Ebu Katade, Allah adına yeminle söyle. Allah ve Rasulünü sevdiğimi biliyorsun." dedim. O sustu. Sözümü tekrarladım, ona yemin ettirdim. Bunun üzerine şöyle dedi: "Allah ve Rasulü daha iyi bilir." İki gözümden yaşlar boşandı. Sıçrayıp duvarı aştım. Sonra çarşıya doğru gittim. Çarşıya doğru yürüdüğüm sırada baktım; Suriye Nebatilerinden Medine'ye satmak üzere buğday getirmiş olan bir adam beni soruyor ve "Ka'b bin Malik'i bana gösterecek kimse yok mu?" diyor. Halk ona beni işaret etmeye başladı. Sonunda bana gelerek Gassan melikinden bir mektup verdi. Melik bir ipek parçasına mektup yazmıştı. Girişten sonra şöyle diyordu: "Bize arkadaşının sana eziyet ettiğinin haberi ulaştı. Allah seni sıkıntı ve eziyet çekmen için yaratmadı. Bize gel, seni gözetiriz." Bunu okuduğumda "Bu da bir başka bela. Uğradığım bu bela yetmiyormuşçasına bir müşrik bana ilgi gösteriyor." dedim ve mektubu tandıra atıp yaktım.

Bu hal üzere elli gecenin henüz kırkı geçmişken Allah Rasulünün elçisi gelerek: "Rasulullah, hanımından uzak durmanı emrediyor." dedi. "Onunla boşanalım mı yoksa?" diye sordum. "Hayır, uzak dur, ona yaklaşma!" dedi. İki arkadaşıma da aynı şekilde elçi gönderdi. Hanımıma: "Ailene git, Allah'ın bu konuda hükmünü vereceği vakte kadar orda kal." dedim. Benim gibi cezalandırılan Hilal bin Ümeyye'nin hanımı Rasulullah'a vararak: "Ya Rasulullah, Hilal bin Ümeyye yaşlı, zayıf, hizmetçisiz biridir. Ona yardım etmekten beni men mi ediyorsun?" diye sormuş. O: "Hayır, fakat sana yaklaşmasın." dedi. Kadın "Vallahi ya Rasulullah ondan, benden yana hiçbir hareket kalmamıştır. O günden bugüne hep ağlıyor. Gözlerini kaybetmesinden korkuyorum." demiş.

Ailemden bazıları bana "Keşke sen de hanımın için Rasulullah'tan izin alsaydın. Bak Hilal bin Ümeyye hanımının kendisine bakması için izin aldı." dediler. Onlara "Vallahi ben bu hususta ondan izin istemem. Ben genç bir adamken hanımım için ondan izin istersem Rasulullah bunun için bana ne der?" diye cevap verdim.

Bundan sonra on gece daha bekledik. Rasulullah'ın müslümanları bizimle konuşmaktan men edişinden sonra elli gece geçti. Sonra evlerimizden birinin üstünde sabah namazını Allah'ın dilediği gibi kıldım. Genişliğine rağmen yer bize dar geldi. Nefesim daraldı. Dağda bir vadide bir çadır kurmuştum. Vadinin üzerinde bağıran kişinin sesini duyduğumda, ben buradaydım. En yüksek sedasıyla şöyle diyordu: "Ka'b bin Malik! Müjde!.." Hemen secdeye kapaklandım. Kurtuluşun geldiğini anladım.

Rasulullah, o gün sabah namazını kıldıktan sonra halka Allah'ın bizi bağışladığını bildirmiş. Bunun ardından insanlar, hemen bizi müjdelemeye koşmuşlar. Müjdecim bana geldiğinde üzerimdeki iki parça elbisemi soyunup ona giydirdim. Vallahi o gün, iki parça elbise emanet alıp giyerek aşk ile Rasulullah'a koştum. Ben mescide girene değin halk, beni affedilişim ile müjdeleyerek karşılıyor ve "Allah'ın seni bağışlaması sana mübarek olsun!" diyorlardı. Rasulullah, oturuyordu. Talha bin Ubeydullah kalktı ve beni kutladı. Selam verdim. Rasulullah'ın yüzü sevinçten parlayarak: "Seni, ananın doğurduğu günden bu yana en hayırlı bir günle müjdeliyorum." dedi. Yüzü ay parçası gibiydi. Ona dönüp konuştum: "Ey Allah'ın Rasulü! Tövbemin Allah tarafından kabulünden dolayı bütün malımı Allah ve Rasulü yoluna sadaka olarak vermek istiyorum."

PEYGAMBER ŞAİRİ

Ka'b bin Malik, ailesinin tek oğlu olup hâli vakti yerinde bir insandı. Genç yaşından itibaren, Arabistan'ın ileri gelen şairlerinden biri olarak kabul edilmişti. İslâmiyet'in Medine'de hızla yayılmasından sonra yapılan ikinci Akabe biatına katılmış ve orada müslüman olmuştu. Bunu kendisi şöyle anlatmaktadır:

"Kavmimizden müşrik olan bazı kimselerle beraber, Kâbe'yi ziyaret için Medine'den yola çıktık. Büyüğümüz ve yöneticimiz olan Berâ bin Ma'rûr da yanımızda idi. Mekke'ye gelince Berâ, bana dedi ki:

- Bizi Rasulullah'a götür.

Birlikte Rasulullah'ı arayıp sormaya başladık. Ebtâh denilen yerde Mekkeli bir adama onu sorduk. Adam bize:

- Mescid-i Harâm'a gidin! Aradığınız kişi şu an amcası Abbas ile birlikte orada oturuyor, dedi.

Biz, tüccar olduğu için Abbas'ı tanıyorduk. Mescid-i Harâm'a girdiğimizde Rasulullah'ı amcası Abbas ile oturuyor gördük. Selâm verdikten sonra biz de yanlarına oturduk. Rasulullah, Abbas'a sordu:

- Bu kişileri tanıyor musun?

- Evet, tanıyorum. Şu kavminin seyyidi Berâ bin Ma'rûr'dur. Diğeri de Ka'b bin Mâlik'tir.

- Şu şair olan Ka'b mı?

Abbas da "Evet." dedi. Vallahi Rasulullah'ın bu sözünü hayatım boyunca unutmadım."

Ka'b bin Mâlik ikinci Akabe biatının gerisini şöyle anlatmaktadır:

"Biz kararlaştırdığımız gibi vadide toplandık. Rasulullah'ı bekliyorduk. Sonra Rasulullah amcası Abbas ile birlikte geldi. Yapılan konuşmalardan sonra orada bulunan yetmiş kişi, Rasulullah'ı her türlü tehlikeye karşı koruyacağımıza ve İslâmiyet'i yayacağımıza söz verdik."

Akabe biatinden sonra Medine'ye dönen Ka'b bin Mâlik'in, kabilesinin müslüman olmasında büyük emeği geçtiği çeşitli kaynaklarda dile getirilmektedir.

"Peygamber şairi" olarak da nitelendirilen Ka'b bin Malik, hicretin 50. yılında, Muaviye zamanında 77 yaşındayken vefat etmiştir.

Tevbe suresi 118. ayette Ka'b bin Malik ve diğer iki arkadaşının konumu ibret verici bir şekilde gözler önüne serilmektedir. İhmal ve gevşeklik sonucu içine düştükleri duruma işaret eden bu ayetten günümüze değgin çıkarımlarda bulunmak da mümkündür. Söz konusu ayet-i kerime, içerdiği uyarıların yanı sıra "sabır" ve "tevbe"nin önemini de vurgulamaktadır:

"Savaştan geri kalan üç kişiyi de bağışladı. Öyle ki bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti. Nefisleri de kendilerine dar gelmişti ve Allah'tan başka bir sığınakları olmadığını iyice anladılar. Sonra onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, yalnızca O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir."

 

ALİ DEĞİRMENCİ

Haksöz-Haber

Haksoz haksöz

Bookmark and Share
YORUMLAR
Toplam 20 Yorum
Bir Okuyucun
12 Aralık 2008 Cuma 11:43
Sorun Yok İnşallâh
Sevgili Ali abi,

Güncemize direnişin bahadırını ve ateşin suretini düşüren, dilimizi ayaklandıran, bizi hayatla ve kendimizle yüzleştiren, uyuşmuş, zehirlenmiş heybemizi silkeleyen ve özürlü muskalarımızdan arındıran, sevdamızı gecenin râhmetine emzirten güzel yazılarını uzun süredir okuyamıyoruz.

İki gün önce elime geçen Haksöz Dergisi’nin son sayısının son sahifesinde “Bin Yıldır Üşümek” adlı içimi titreten nefis yazını okudum. Fakat epeydir yoksun. Ayrıca sana gönderdiğim bayram tebriği mesajına da cevap yazmadın.

Açıkçası biraz endişe ediyorum. İnşallâh bir sıkıntı yoktur. İyi olduğunuzu duymak istiyorum. Annenize de selam eder, bayramını kutlarım.

Almanya’daki “Türkiye”den bir okuyucun.
selcan
07 Aralık 2008 Pazar 19:07
ibretlik portreler
Ali Değirmenciye teşekkür ediyorum. Bu yazıları bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine okudum. Çok beğendim. Allah razı olsun. Devamını diliyorum..
ethem sözen
02 Aralık 2008 Salı 15:25
kab-bin malik
bu sahabinin afv edilişi gibi ,allah(cc)da cümlemizi afvetsin.amin.Ne büyük bir müjde....
varaka
22 Kasım 2008 Cumartesi 00:54
selam ile...
dehşet...çıkardığım en büyük ders: allah yolunda bahane ileri sürmek münafıklıktır...Allah muhafaza....
ercümend sinan yavuz
07 Kasım 2008 Cuma 14:18
ahmet saltık bey'e
doğru bildiğiniz şeye yöneltmeye dönük çabanıza müteşekkirim.teklif ettiğiniz yöntem hakkında tabiki düşünmüşlüğümüz var.kuran efendimiz(a.s) döneminde yazdırılarak korunmuş(hafizun) bir kitaptır. ki kuran'ın tahrif edilmişliği konususunda da hiçbir iddia yoktur.ama kuran dışındaki haberler,rivayetler daha sonraları derlenmiş ve kayıt altına alınmıştır.biber acıdır dünya da acıdır öyleyse dünya acı biberdir demek aristoculuk yapmaktır.kuran'ın bizler için en temel değeri epistemolojik değil ontolojiktir. sizin mantığınızla yola çıktığınızda varacağınız en ironik yer veda hutbesindeki efendimize atfedilen rivayettir.efendimizi'in veda hutbesinde söylediği veciz sözün üç versiyonu da rivayet ilmi açısından sahih kabul edilir. rivayetin birinde efendimiz kuranı size miras bırakıyorum diğerinde kuran ve sünneti diğerinde ise kuran ve ali beytimi ifadesi yer alır. binlerce insanın şahit olduğu bir toplantının veciz ifadesi üzerinde ittifak edememiş bir rivayet kültürünün ipiyle nereye inileceğini sizin insafınıza bırakıyorum kardeşim.ki bu üç rivayetin senedine baktığınızda üçü de ravi,dirayet gibi yöntemlerine göre sağlam görülmüş ve işin içinden çıkamamyınca da üçü de essah denilmiştir.halbuki peygamber efendimizden bizlere miras olarak kalan şey furkan suresinde ve bir çok yerde çok bnet ifade edilmiştir: ya rabbi ümmet kuranı terkedilmiş bıraktı!( furkan suresi;30.ayet) sözü uzatmak ve tartışma doğurmuş biri olarak da anılmak istemem...
kardeşim şiasının sünnisinin ve bilmem nesinin tek ortak kelimesi kurandır. lütfen aklımızı ve kuran eleğini kullanarak rivayetlerden istifade edelim ama kurani mesajı örtmeden,fantaziye kaçmadan kuranın her konuda hakemliğine razıyım ve şunu unutmayalım hadis:peygamber efendimizin söylediği sözler değil söylediği söylenen sözlerdir...
allahu a'lem...
selamlar....
ahmet saltık
06 Kasım 2008 Perşembe 13:20
ercüment sinan yavuz beye-son kez
sinan bey
elbette bilgi sahibi olanlar ve insaf sahibi olanlar için konu malumdur.
sinan bey dikkatlerinizi bir noktaya çekmek ve teffekkür edeceğinizide umarak şu soruyu sormak istiyorum.
bizlere kerim kur-anı aktaranlar ile rasulün sünnetini aktaranlar farklı insanlar mı ki! siz onların (ashabı kiram) kur-an olarak getirdiklerini kabul ediyorum, rasulun sünneti olarak getirdiklerini de kabul etmiyorum diyebiliyorsunuz?
böyle bir meseleyi böyle bir araç ile anlamaya çalışmanın uygun olmadığı kanaatindeyim. bu nedenle konuyu araştırmayı ve hakikatine ulaşmayı eğer isterseniz size bırakıyorum.
ilk olarak söylediğim gibi;elbette bilgi sahibi olanlar ve insaf sahibi olanlar için konu malumdur..
ercümend sinan yavuz/adana
04 Kasım 2008 Salı 08:43
ahmet saltık bey'e
selam ile...
"kur_an kerim in bilgi felsefesinden fışkıran hadislere ve ashabın icması" olduğuna dair bir inancımız yoktur hamdolsun. hadislerin nerden fışkırdığını bilmiyorum ama kurandan fışkırmadığı bir gerçek.hadis: peyfgamber efendimizin sözylediği sözler değil "söylediği söylenen" sözlerdir. kuran mantalitesinde icma(demokratik ilmilik) veya kıyas diye bir şey var mıdır diye bile düşünmedim.kuran bize "ortak"sız bir kaynak efendimiz (a.selam) da onun pratize halidir.kur'an'dan başka hangi söze inanacaksınız? kur'an tamamlanmış,eksizksiz bir kitaptır. o açıdan kardeşim kurandan fışkıran rabbin sözleridir. ama bu forumda yazdığın "gerçekten" "edebi ve klas" iki yorumundan ötürü de tebrik ederim...
selam olsun imanında bilgisinde ve hayatının tüm alanlarında rabbe adanmış hayatı yaşayanlara...
selamlar....
ahmet saltık
03 Kasım 2008 Pazartesi 18:03
ercüment sinan yavuz beye tekrar
kerim kardeş
yorumunuzu açıklamaya çalıştığınız yeni yorumunuz ilk yorumunuzu aratır nitelikte.. yazdıklarınızı okuyunca kur_an kerim in bilgi felsefesinden fışkıran hadislere ve ashabın icmasına , kur_anı kerim verdiği değeri vermediğiniz gibi bir algılamaya sahip oldum. yanılmış olmayı hem kendi adıma ve sizin adınıza tercih ediyorum.
selamette kalınız...
Emine Ay
03 Kasım 2008 Pazartesi 14:06
Bütünü Görmek
Ali Beyin "İslam Tarihinden Portreler" başlığı altında yazdıklarının hepsi sahabe olarak tanınan kişilerle ilgili değil ercümend bey. Nureddin Zengi, Hasan Sabbah, Selahaddin Eyyubi, Tarık bin Ziyad gibi farklı dönemlerde yaşamış kişiler de var onların arasında.
Ayrıca şunu belirtmek lazım. Sahabe olarak bilinen kişiler de eleştirilerek yazılmıştı. Amr bin As yazısını okumanızı önerebilirim mesela. Sizin kaygınıza benzer bir kaygı söz konusu yani. Kutsamakla ilgisi yok..
ercümend sinan yavuz
03 Kasım 2008 Pazartesi 08:53
ali ağbi'ye..
selam ile...
üzmek gibi bir niyet taşımadım önceki yorumu yazarken ali ağbi.böyle anlaşıldıysam özür dilerim hakkınızı helal edin.benim yorumumun da hak adına olduğunu da bir öncel olarak belirtmeliyim.edebi tarzınızı evvelden beri çok beğenirim.özellikle kısacık uzunca iz bırakan çalışmalarınızı. ama benim yorumumda yaptığım eleştiri edebi nakıslık değil çalışmanın ruhuyla ilgili. bizim neden sahabe hikayelerimiz yoktu mealinde anladığım ifadeniz bana başka şeyler çağrıştırıyor ama neyse...kuran nesli hikayelerin gölgesinde değil gerçeklerin gölgesinde büyür ancak...anlattıklarınızın güzel hüsnü niyet ifade eden yazılar olduğuna katılırım ama bunların sahabe hikayeleri olunca bağlayıcı ilmel yakin olan bir bilgi olarak algılanması gibi bir zaafiyeti orataya çıkartıbilir.islam dünyası olarak sorunumuzun zaten bu olduğu kanatindeyim: kaynaklardan beslenmeme,aparatfilerle tok hissine ulaşma.tarih ve sistem analizleri zan(şüphe olarak anlamayın lütfen) üzerinden yapılmaz.somut veriler,kayıtlar üzerinden yürür.ordaymış gibi herhangi bir kişiyi hayali bir kahramanı anlatabilirsiniz hoş da olur ama anlattığınız bizlerin amellerine sirayet edecek kişiler olunca bu alanda ordaymış gibi anlatımların inanın ki saptırıcılığı meşhurdur...
bismillah çekip içilen içkiyle bismillah çekilmeden içilen içkinin farkını tartışmıyoruz elbet ama fantazileri ve gayba taş atıp o taşlarla kuran neslini inşanın temellerini attığımızı sanma yanılgısını terkedelim...
gel kehf suresi bağlamında bir daha düşünelim kavramı ali ağbi.insanların putlardan kurtulup yeni putlar aramasına
prim vermeyelim lütfen.kuran bizim hayat rehberimizdir.eksiksiz bir kitaptır.tamamlanmış bir kitaptır...
yinelemek gerekirse üzdüysem özür dilerim,kırmak için yazmadım inanın.
kuran nesline selam olsun....
Ali Değirmenci
01 Kasım 2008 Cumartesi 20:13
Niçin Tarih?
Hz. Peygamber ve arkadaşları hakkında billurlaşmış düşüncelere, yorumlara ulaşmadan kimi sorunları aşmamız mümkün görünmemektedir. Sahabe algısı, ilk dönemlerdeki ayrışmalar, iç bölünme ve savaşlar, örnek kişilikler, içeriden barikatlar kurup suyun başını tutanlar, mezhepler, tarikatlar, farklı öbeklenmeler hakkında vasatı yakalayabilmeli, müşterek ölçüt ve yorumlara ulaşabilmeliyiz. Bunu yapamadığımız zaman Kur'an neslini oluşturmak da bir beklentiden öteye geçemeyecektir. Sizin tahfif ederek söylediğiniz gibi bizim de bize özgü ve Kur'an merkezli "sahabe anlatıları"mız, İslam tarihi değerlendirmelerimiz olmak zorundadır yani. Ben de bunun derdimdeyim. Ve ne yazık ki, gerek yaşadığımız ülkede gerekse İslam dünyası denen coğrafyada bu tür sağlıklı çalışmalar yok denecek kadar azdır.
Şimdilik bu kadarıyla yetineyim.
Allah'a emanet olun değerli dostum..
Ali Değirmenci
01 Kasım 2008 Cumartesi 20:05
Ercümen Sinan Yavuz'a
Değerli dostum, yorumunuzu hem üzülerek hem de düşünerek okudum. Ben de naçizane şunları belirtme ihtiyacı hissettim:
1. Öncelikle üslubumuza dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Emek verilen bir çalışmayı küçümsemek, tahfif etmek bize bir şey kazandırmadığı gibi bir vebal ve kul hakkı olarak kalır.
2. "Tarih" son derece önemli bir alandır. Kur'an'ın da neredeyse üçte ikisi tarihtir. Kur'an çalışmaları yaparken ya da Kur'an bilgisine ve perspektifine sahip olduktan sonra eğilmemiz gereken ilk alan belki de tarihtir. Ve bu herkes için böyledir. Nasıl ki her müslümanın hatta insanın bir dil ve edebiyat algısına, bikimine, bakış açısına sahip olmasını bekliyorsak tarih alanında da belli bir ilgi ve bilgiye sahip olmamız zorunludur.
3. Tarih alanında sizin "zan" olarak nitelendirdiğiniz birikim önemli bir yer tutar. Bu, kaçınılmaz bir şeydir. Bu birikimi, verileri değerlendirmede bir yöntem ve niyet sahibi olmaktır önemli olan. Gerekirse, tarihi biz de kendi eksenimzden yeniden okumalı hatta kurmalıyız. Bu, kötü ve günah kabul edilen bir tutum değildir. Tarih, toplum ve sistem değerlendirmesi bizim zorunlu ve acil ilgi alanlarımız arasındadır.
4. Ben, aktardıklarım kesin bilgi içerir demiyorum zaten. Ancak bizim de bir tarih felsefemiz, perspektifimiz, "furkan" eşliğignde biçimlenmiş tarih değerlendirmelerimiz olmalıdır.
5. "Gayb" konusunda yanlış bir algıya sahip olduğunuzu düşünüyorum. Biz burada itikat oluşturmuyoruz çünkü. Peygamberler de kendilerine ulaşan bilgi ve belgeler eşliğinde tarih değerlendirmeleri, yorumlamaları yapmışlardır. Bunu da gaybı taşlamak için yaptıkları söylenemez.
6. Geçmişi anlamadığımız, anlamlandıramadığımız, bu alanda bir "hükümler mecellesi"ne ulaşamadığımız için sorunlarımız bugün de devam ediyor. Müslümanlar arasında bugün yaşanan sıkıntıların, sorunların yarıdan fazla sağlıklı bir tarih değerlendirmesi yapılmamasından kaynaklanmaktadır. Vahdetin önündeki en önemli engellerden biri de budur..
Mehmet K.
01 Kasım 2008 Cumartesi 08:01
Yapmayın
İlk defa eli yüzü düzgün sahabe portleri okuyoruz. Fakat bu ölçülüp tartılmış, eleştirel gözle yazılmış anlatımları eleştirenler ne yapıyor acaba? Anlamak mümkün değil. O zaman hiç tarih kitabı okumayalım..
ahmet saltık
31 Ekim 2008 Cuma 12:55
ercüment beye
kerim kardeş
kerim kur-an dan öğrendiğiniz bilgi felsefesi içerisinde " Allah onlardan razı olmuştur, onlarda Allah dan razı olmuşlardır" ayetine muhatab olan ashabı kiram ile ilgili bir bilgi olup olmadığını, yorumumuz neticesinde merak etmeye başladım. hayır üzere kalmaya devam ediniz...
ercümend sinan yavuz/adana
31 Ekim 2008 Cuma 09:20
selam ile...
kur'an'ın bize öğrettiği bilgi felsefesi açısından anlattıklarınızın hikayecilikten öte bir değeri yoktur. aralara kuran ayetleri de serpiştirseniz bizim için zanni haberlerdir.kuran üzerinde yoğunlaşmamız onun mesajını hayata nasıl geçiririzin derdinde olmak gerekirken teferuata inan sanki ordaymış gibi vahiy almışcasına kıssalar atmak size yakışmıyor ali ağbi.tarih hakkında kesin bilgiyi bize kuran verir.kehf suresi gaybi bilgi bağlamında bizlere ne öğretir.herkesin sahabi hikayeleri var bizlerin niye olmasın ki mantalitesiyle şeyleri içine kuran ayetleri katarak yazmanın neresi güzel bir çalışma anlamış değilim. ... bu geçmişi kutsamak geçmişte kalmaktır.bugün şahit olduğunuz kişileri kuran perspektifinde değerlendirmiş olsanız gayba taş atmamış olursunuz.bugünün ve müşahade edebildiğiniz dünün değerlerini yazmanız daha değerli ve anlamlı ve doğru olur diye düşünüyoruz...
selamlar....
abdullah
29 Ekim 2008 Çarşamba 23:45
...
Tek Bir Rab Allah bizi direnen kardeşlerimizin yanında ayak tozu kılsın....
iBRAHİM
29 Ekim 2008 Çarşamba 10:07
PORTRELER
Ali Hocama teşekkür ediyorum. Bu önemli, özenli yazıları için. Bunları burada bırakmamalı. Bir an önce kitap yapmalı bence.
Allah razı olsun..
Ferhat
28 Ekim 2008 Salı 00:50
Mücadele ve sabrın devamlılığı
Emine Ay'ında ifade ettiği gibi Dünyadaki hiçbirşey bizi Allah yolunda mücadele etmekten alıkoymamalı.Müslümanlar dayanışmayı ve direnişi sürekli kılmalı.
''Allahım tevbelerimizi kabul et.Direnişimizi artır ve bizi salihlerden kıl.''
Ali abiye bu güzel çalışmasından dolayı teşekkürler..
Emine Ay
26 Ekim 2008 Pazar 07:25
Dersler ve İbretler
Ka'b bin Malik portresinden ve Tebük seferinden çıkarılabilecek çok sayıda ders ve ibret olduğunu görüyoruz:
1- Müşriklere, münafıklara, İslam düşmanlarına verilecek en büyük cevap müslümanların dayanışmasıdır. Birlik olmaktır.
2- Mücadeleden geri kalmama isteği sürekli diri tutulmalıdır.
3- Hiçbir şey Allah yolunda koşuşturmaktan, mücadele etmekten önemli olamaz.
4- İslami bir topluluk organik bir yapılanmadır. Bağlılarını uyarır, cezalandırır, ıslah etmeye çalışır.
5- Hata yapan bir müslümanın sıkıntılı zamanlarında sabretmesi, arınmaya çalışması ve yakarışı önemlidir.
6- Tevbe, Allah ile irtibatımızda en önemli olgulardan biridir..
Bülent Gökgöz
25 Ekim 2008 Cumartesi 22:07
Ataletten Sıyrılabilmek
Ali abinin çalışmasından günümüze taşıyabileceğimiz bir çok ders var aslında.Bence en önemlisi mücadeleden geri kalmama endişesini sürekli diri tutmak.Cahili hayat taşımamız gereken endişelerimizi törpülemek ve bizleri çarkları arasına almak istiyor.Çevremizde de söylemin farkında olan ancak atalet hastalığını atmakta zorlanan onlarca değerli insan var.İrtibatlar arttırılmalı ve atalet içerisinde olanlarlar da silkinmeli ve sorumluluklarını bir an önce kuşanmalıdırlar.Hiç bir şey için zaman geçmiş değil..
30 Temmuz 2010
DÜŞÜNCE PLATFORMU
İKTİBASLAR