New York’ta Beş Minare

25.11.2010 15:01

Altan Tan

Mahzun Kırmızıgül, Bingöllü Zaza bir ailenin Diyarbakır’da yoksulluk içinde büyüyen bir çocuğu. Hayata başladığı yerle, bugün ulaştığı yer mukayese edildiğinde performansı müthiş. Diyarbakır’ın kenar mahallelerinden İstanbul’a gidişi, yıllarca Unkapanı Plakçılar Çarşısında çırpınışı, bütün bu olumsuzluklar içinde üçüncü sınıf müzikhollerden sıyrılarak konservatuara devamı, özel hayatının skandallardan uzak oluşu ve daha neler neler. Bunların hepsi takdire şayan şeyler.

Mahzun’un yaptığı müzik, sesinin kalitesi, okuduğu parçaları kendi sesi ve tarzına göre seçip seçmediği tartışma konusu. Özellikle Kazancı Bedih’in son döneminde birlikte yaptığı çalışma ile birkaç parçası hariç bana göre pek de başarılı değil. Bana göre diyorum, çünkü herkesin zevki ve tarzı farklı. Eleştirirken de insafı ve ölçüyü elden bırakmamak lazım.

Ses sanatçısı olarak tanıdığımız Mahzun, bir gün karşımıza senarist, film yönetmeni ve aktör olarak çıktı. Bazı sahneleri abartıya kaçsa da BEYAZ MELEK filmi büyük bir beğeni kazandı.

Bugüne kadar sinemada işlenmemiş, siyasetten ve ucuz polemiklerden uzak, hemen her aileyi ve herkesi ilgilendiren bir konuyu işlemesi dikkatleri Mahzun’un üzerine çevirdi. İnsanlar Mahzun’u artık salt şarkıcı-türkücü olarak değil bir entelektüel olarak da görmeye başladı.

İnsanın bir yere gelmesi zor, geldiği yerde düşmeden durabilmesi daha da zordur derler.

Çok doğru bir söz.

Keşke Mahzun’da geldiği yerde durabilseydi.

Gördüğü beğeni ve aldığı takdirler Mahzun’u yeni filimler yapmaya yöneltti.

BEYAZ MELEK’ten sonra GÜNEŞİ GÖRDÜM ardından NEW YORK’TA BEŞ MİNARE geldi. ‘Güneşi Gördüm’ düşüşün başlangıcı oldu. Türkiye’nin en hassas, en netameli konusu olan Kürt Sorunu etrafında şekillenen GÜNEŞİ GÖRDÜM filmi biraz Kürtlere, biraz devlete, biraz millete yaranmaya çalışan, sorunun temel nedenlerine inmeyen, esas suçlulara hele devlete asla dokunmayan/dokunamayan; konunun etrafında dönen ve dönerken de bir hayli pot kıran bir senaryo ile izleyicilerle buluştu. Hele filmdeki küçük bebeğin kardeşleri tarafından çamaşır makinesine atılması ile eşcinsel kardeşin öldürülme sahneleri eski Türk filmlerine rahmet okuttu.

Tam ‘Mahzun bu işlerde daha yeni, üstelik siyasete de yabancı, şevkini kırmamak, biraz zaman ve şans tanımak lazım’ derken NEW YORK’TA BEŞ MİNARE geldi.

Film başlar başlamaz arabasının içinde havaya uçurulan bir gazeteci, arkasından Batman’da mahalle içinde bir HİZBULLAH evine güpe-gündüz yapılan bir baskın ve Amerikan filmlerinde bile zor rastlanılır tarzda bir imha hareketi. Bir sürü eciş-bücüş  ve olabildiğince korkunç tiplerden seçilmiş sakallı, cübbeli, çarşaflı, kadın ve erkek.

Amerika’ya 36 yıl önce gitmiş ve hiçbir terör olayına bulaşmamasına rağmen 36 yıl boyunca ülkesine dönmemiş, haydi dönmemesini anlayalım da! ABD’deki bunca imkânına rağmen Bitlis’teki annesini ABD’ye getirmemiş bir imam.

Öyle bir imam ki, ABD’li karısı film artisti gibi bir Hıristiyan bayan ve tek kızının sevgilisi (sonra kocası) o da Hıristiyan. Yanında siyahi bir Amerikalı Müslüman ve bu Müslüman, bizim İmamı, New York’un orta yerinde FBI’ın elinden silahlı adamlarıyla alabilecek güçte bir Mevlana, Yunus hayranı.

Harlem’in en serseri body-gardları İmam’ın yakın çevresi, üstelik serseriliklerine de devam ederek!

Cihad ile terör bir birine karışmış/karıştırılmış.

Öyle soft bir sevgi ve öylesine bir içi boşaltılmış bir tasavvuf anlayışından bahsediliyor ki, Şah-ı Nakşibend, Mevlana Xalid-i Bağdad-i, Rus Harbi’nde çarpışan Said-i Nursi ve Şeyh Hazret Muhammed Diyaüddin görse şaşırır.

Daha neler neler…

Hele filmin final sahnesi evlere şenlik!

37 yıl aynı mahallede yaşadığı düşman aileye hiçbir şey yapmadan (üstelik gerçek katil de yaşarken) torununu da ABD’lere kadar düşmanın peşine yollayan yarı bunak bir dede ve akıllı kahraman komiser torunu!

Ha! Unutmadan, filmin ‘Cüneyt Arkın’ı da, ‘Erol Taş’ı da; (Komiser Mahzun da bizim İmam da) Bitlisli Kürt.

Filmin tek akıllı kişisi (Mahzun’un polis arkadaşı) Allah’tan Kürt değil!

Kürt olsa Amerikalılara İslam dersi verip; onlara ‘pis emperyalistler’ diyebilir mi?

Bitlisli Komiserin (Mahzun) işkenceleri filmdeki domuz bağı sahnelerini aratmıyor ve üstüne üstlük Türkiye’de artık emniyette işkence olmadığının da altı çiziliyor.

‘Müslümanların hepsi terörist değildir, iyi Müslüman, kötü Müslüman vardır, ABD de emperyalisttir’ diyebilmek için işi bu kadar karıştırmaya gerek yok.

Eski Türk filmleri ne güzeldi, doğru düzgün ağız tadıyla izleyeceğimiz filmler kalmadı diyenler üzülmesinler. Eskilere rahmet okutacak bu gibi filmler var oldukça endişelenmeyin.

Sevgili Mahzun;

Çaban ve performansın takdire şayan.

Her şeye rağmen yoluna devam et.

Ancak ne olur ciddi bir film çekeceğin vakit bin sefer düşün.

Tarih, coğrafya, din, sosyoloji, dekor, kostüm, siyaset… Bilen gerçek uzmanlarla çalış.

Yılmaz Güney gibi ol. Fikrin, safın, durduğun yer belli olsun. Herkese yaranmaya çalışma.

‘Yılmaz Abi gibi olmak zor, bedel ödetirler’ diyor ve çekiniyorsan hiç bu işlere girme.

Yahu bu filmde hiç mi iyi bir şey yok? diye sorarsanız;

Var. Kadiri zikri ve finaldeki müzikler şahane.

ÖZGÜN DURUŞ

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim