’Neron Çılgınlığı’nın kapısı aralanırken..

04.10.2012 18:13

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Daha 2-3 hafta önce, İran’dan, Kuvvet Komutanı veya  Genelkurmay Başkanı seviyesinde yetkili isimler ’Suriye’de, sadece askerî danışman olarak asker bulundurduklarını, onların çatışmalara katılmadığını, Esed rejiminin sonuna kadar yanında duracaklarını,  Suriye rejimi muhaliflerine yardımcı olan Türkiye’nin bu durumdan kaybedecek taraf olarak zararlı çıkacağınıaçıkça dile getirdiklerini hatırlayalım..

Bu gibi beyanlara karşı, Davudoğlunun 10 gün kadar önce BM. Genel Kurulu dolayısiyle bulunduğu New York’ta, İran C. Başkanı Mahmûd Ahmedînejad’la görüşmesi sırasında bu gibi beyanlardan dolayı rahatsızlığını dile getirdiğini, Ahmedînejad’ın da, ’Biz Türkiye’yle ilişkilere son derece önem veriyoruz, bu gibi sözlere bakmayınız, İran’ı bağlıyacak olan İnqılab Rehberi, (Reisicumhur olarak) ben, Meclis Başkanı ve Dışişleri Bakanı’nın sözleridir..’ diye karşılık verdiğini; buna karşı Davudoğlu’nun da, muhatabına, ’benzer açıklamaların Türkiye Genelkurmay Başkanlığı’nca yapılması halinde bunu normal karşılayıp karşılamıyacaklarını’ sorduğunu değerlendirmek isterken..

Bu gelişmeler olurken, 3 Ekim günü, İran ile Irak arasında, ’Savunma İşbirliği Protokolü’nün  imzalı metinlerinin karşılıklı olarak alınıp verildiği açıklanıyordu..

Ki, tam bu sırada, Irak Başbakanı Mâlikî yaptığı bir açıklamayla, bir adım daha atıyor ve Türkiye-Irak  ilişkileri daha bir soğumaya başlıyordu. Çünkü, Mâlikî,  -Türkiye ile Saddam zamanında yapılmış olan -ve iki tarafın da kendi rejimlerinin muhaliflerini, karşı tarafın toprakları içinde, güvenlik güçleri eliyle ve ’sıcak takib’ denilen usûlle takib etmeleri yetkisini tanıyan- anlaşmayı kaldıracaklarını ve Irak topraklarında hiç bir yabancı güce konuşlanma hakkı tanımayacaklarını’  açıklıyordu. Ki, Saddam zamanında yapılmış olan sözkonusu anlaşmaya göre, Türkiye’nin, Kuzey Irak’da, Dohuk’da, bir üss’ü bulunuyordu.. Türkiye, bu üss’e Kandil Dağı ve diğer yerlerden kendisine yönelik tehlikeleri önlemek üzere yerleşmişti.. (O konuda ne kadar etkili olduğu konusu bir ayrı mes’ele..)

Mâlikî’nin ülkesinde yabancı güçlere üs vermemek hassasiyetine ancak saygı duyulabilir.. Ancak, Irak sınırları içindeki , Kuzey Irak’daki Kandil Dağı’nda yuvalanmış olan PKK’nın bütün silahlı hareketlerini oradan tanzim ettiği bilinirken ve Türkiye bu hususta Irak Hükûmeti’ne ve Irak Kürdistanı’ndaki özerk yönetimin başkanı Barzanî’ye defalarca ihtarda bulunduğu halde; onların, ’N’apalım, biz oraya hâkim değiliz.. Orası, bizim kontrolümüz dışında..’ diyerek topu taca attığı ve Türkiye’nin de Kandil Dağı’na yönelik operasyonlarının herbirisini, ancak B. Amerika’nın bilgisi ve izni dahilinde gerçekleştirdiği biliniyordu..

Şimdi.. Mâlikî, Irak’da duruma tek başına hâkim imişçesine bir hava ile, böyle bir niyet açıklıyor.. Bu elbette güzel, ama, bunu söyleyen kişi, Kandil Dağı’ndaki o ur’u, tümörü oradan temizlemeden ya da temizleme garantisi vermeden ne kadar inandırıcı olabilir?

Mâlikî, eğer düşüncesini hayata geçirebilirse, elbette bundan Türkiye bir de memnun olur herhalde.. Çünkü, Türkiye, Kandil Dağı’nda Amerikan izniyle yapılan bombardımanlardan netice alınamıyacağını zâten öğrenmiş olmalıdır.. Böyleyken, o bölgeden, bundan sonra artık Irak Hükûmeti sorumlu olmasından, bir de memnun olur, herhalde..

Ama, Irak Hükûmeti, Kandil Dağı’nı temizlemeden veya kontrol altına alamadan, Türkiye’yle yapılan anlaşmayı iptal ettiğini açıklayıp, Türkiye bombardımanlarını engellemeye kalkışırsa..

Bu, o zaman, iki ülke arasındaki ilişkileri daha bir onarılamaz boyutlara sürükleyebilir.

Böyle bir durumda, İran’la Irak arasında, bir savunma işbirliği protokolü imzalanmış olması da, öyle bir sürtüşmeyi engellemek bir yana, daha başka yönlere ve boyutlara da ulaştırabilir.

Ki, Mâlikî Hükûmeti henüz bir yıl öncesine kadar Suriye Baas rejimini, Saddam döneminin Baasçı kadrolarının artıklarını tahrik etmek ve Irak’daki patlamaların aslî sorumlusu olmakla suçlarken;  İran’ın baskısıyla, Beşşar Esed rejimiyle barışmış ve böylece İran,  Irak üzerinden Suriye’yle kara bağlantısını oluşturup, oradan da Lübnan ve Akdeniz sahillerine ulaşmak gibi, stratejik açıdan oldukça önemli sayılan bir imkanı elde etmişti.. Bu, aynı zamanda, bazı stratejistlerce, Türkiye’nin, 100 yıl öncesine kadar 400 yıl birlikte olduğu Arab beldeleriyle coğrafî açıdan birleşmesine de bir sed teşkil edecek bir jeo-politik açıdan çok önemli sonuçları olacak bir hamle olarak da nitelendirilmişti..

Ama, bu arada, Türkiye de, Irak merkezî hükûmetinin, Suriye’yle bağlantısını güçlendirmekte büyük büyük çapta bir engel olan Irak Kürdistanı’nda, Barzanî başkanlığı’ndaki Özerk Yönetim de, Türkiye ile münasebetlerini en yüksek seviyeye yükseltmiş ve hattâ, Mesud Barzanî, geçen hafta, 30 Eylûl günü Ankara’da yapılan AK Parti Kongresi’ne,  Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursî, HAMAS liderlerinden Khâlid Meş’al ve Kırgızistan Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev’le birlikte katılan ve en fazla ilgi çeken misafirler arasında dikkati çekmişti..

*

Ve, ’Suriye Buhranı’nda gelinen yeni merhale..

Evet, bu gelişmeler olurken..

Suriye Buhranı, Türkiye’yi de kendi içine sürükleyen yeni bir merhaleye ulaştı..

Gerçi, Türkiye’nin savaş uçağının, -Suriye Hükûmeti, yanlışlıkla biz düşürdük, Türkiye’ye aid olduğunu bilseydik düşürmezdik demiş olsa bile-  henüz mahiyeti tam olarak anlaşılamıyan bir şekilde düşürülmesi ve iki pilotun hayatını kaybetmesinden sonra daha bir gerilen iki ülke münasebetleri, yanlışlıkla  ve yanlışlık görünümüyle, sınır boylarına bazı top mermilerinin düşmesi ve bazı kimselerin yaralanmasıyla sonuçlanan hadiseler devam ediyordu ve özellikle sınırın hemen 300 metre beri tarafında bulunan Urfa- Akçakale’ye düşen bazı mermiler yüzünden okullar kapatılmıştı..

Türkiye ise, zaman zaman, meydana gelen bu gibi durumlarda bir kasd olması halinde, sert tepki vereceğini açıklamıştı..

Ama, 3 Ekim akşamı, Akçakale’ye düşen bir kaç top mermisi, bir ailenin annesi ile 4 çocuğunu alıp götürdü, birçok insan da yaralandı..

Ve hemen arkasından Türkiye Hükûmeti, gereken değerlendirmeleri yapıyor ve daha önceki ihtarlarının dikkate alınmadığını düşünerek, derhal, Suriye tarafındaki bazı top bataryalarının susturulması için top atışı yaptırıyor.. Açıklamalara göre, bu top atışları sonunda 20’den fazla Suriye askeri hayatını kaybetmiş..

Acı bir durum..

Arkasından, Suriye Hükûmeti resmen, hadisenin bir hata sonunda meydana geldiğini kabul ile, Türkiye’ye başsağlığı diliyor.. Hattâ hayatlarını kaybedenleri ‘şehîd’ diye niteliyor..

Böylece de kasıdlı bir hareket olmadığını beyan ediyor..

Böyle bir beyana rağmen, Suriye rejiminin, kendisini şeklen kurtarabilmek için böyle bir hata görüntüsü vermesi de mümkün müdür?

Bu, isbatlanması son derece zor bir durumdur.. Mümkündür, amma, çılgınlık derecesinde.

Çünkü, halkının hemen her kesimiyle ve 20 aya yakın zir süredir, kanlı bir iç-savaşa girmiş olan ve bütün şehirlerini, zenginliklerini bombardımanlarla yok eden, 30 binden fazla vatandaşını öldürülmesine zemin hazırlamış, 300 binden fazla insanının komşu ülkelere iltica etmesine yol açmış bir düzen (ki, sadece Türkiye’ye sığınanlar 95 bini aşmış bulunuyor); yarım asırlık Baas ideolojisiyle Baas Partisi kadrolarının ve  (Baba-Oğul) Esed Hanedanı’nın 43 yıllık tahakkümünü korumak için, herşeyi yakıp yıkmayı zâten göze almış gözükmektedir ve halkını yenemiyeceğini anlayışınca, buhranı uluslararası boyutlara taşımak için böyle bir cinayeti de kasden icra ettirmiş olabilir..

Sadece o güzelim Haleb şehrinini görüntülerine bakanlar bile, Suriye’deki durumun hangi noktada, nasıl bir dönülmez akşamın son demlerine gelindiğini ortaya koyucu mahiyette olduğunu anlayabilirler herhalde..

Bu bakımdan, buhranı, uluslararası bir zemine taşımak için bir deneme yapılmış olamaz mı?

Türkiye’nin sessiz kalmasının düşünülemiyeceğini esas alarak, onun devreye girmesi halinde devreye NATO’nun ve ona karşı Rusya, Çin ve İran’ın da girebileceğini hesab ederek, ‘Gideceksem, bütün dünyayı yakarak giderim.. Geride bir küllük bırakırım..’ mesajı vermek için, evet bunun için de böyle yapılmış olabilir..

Ama, bunun isbatlanması son derece zordur..

Unutulmasın ki, Hz. İsâ’nın dinine giren ve yüzyılı aşkın bir süre, her türlü baskı altında ezilmiş olan mu’minlerin, sonunda Roma’yı kuşatması karşısında, İmparator Neron’un da, şehri bizzat ateşe verdirip, sonra da, münadîleri aracılığıyla, ’İsevîler Roma’yı ateşe verdi..’ diyerek  suçlamalar yaptırırken,  yanıp kül olan Roma’nın göğlere yükselen alevlerini, bir kale burcuna çıkıp seyerederk lyr çalarak, ‘Ben olmadıktan sonra, alevler sadece Roma’yı değil, isterse bütün dünyayı yutsun..’ diye şarkılar okuduğu rivayet edilir.. Bu çılgın mentalitenin günümüzdeki örneklerini sadece şu son 10-15 yılda bile müslüman coğrafyalarında da görmedik mi?  Zamâne Neron’ları’nın örnekleri,  sadece bizdeki kemalistlerle değil,  Saddam ve Gaddafî’nin, Ali Abdullah Salih’in ve nihayet, Suriye Baas rejiminin lideri Beşşar Esed’in şahsında da temsil edilmiyor mu, bugün?

*

Ama, böyle durumlarda, heyecana gelip, hemen ‘şöyle yapılmalı, böyle yapılmalı..’ diyen hyperaktif  tip veya çevrelerin gazına da gelinmemeli.. Öyle söyleyenler, daima bulunur; hani, ‘Kandil’e gidelim, bayrağımızı oraya dikelim!..’  diyenler gibi.. Bu gibi hızlı ve gözükara taleblerin, 100 yıl öncelerde bugünlerde, Osmanlı’nın son 10 yılında nelere mal olduğu  hatırlanlanmalıdır...

Ama, aynı şekilde, korku ve  vehimlere kapılmak da yol değildir..

En doğrusu, temkin ve teenniyi elden bırakmamak olmalıdır..

Ve yersiz ‘savaş ve barış çığırtkanlıkları’nın herbirisine de itibar etmeyip, her durumda, soğukkanlılığı yitirmeden, adâleti esas almak hedef olmalıdır..

Erdoğan Hükûmeti’nin bu gibi durumlarda, teenniyi elden bırakmamaya özen gösterdiği genelde söylenebilir.. Kezâ, onun, NATO ve kapitalist emperyalizm dünyasının hedeflerinin neler olduğunu da unutmadığı ve unutmaması da umulur..

Hedef, müslüman halkların birbiriyle boğuşturulmasından, herhalde, dünyanın bütün emperyalist ve şeytanî güçleri derin bir zevk alırlar..

Türkiye’nin 60 yıldır üyesi olduğu NATO, kendi emrinde jandarma olarak görmek ister Türkiye’yi; ama, NATO’nun, onun problemlerine koşacağını ummak ham-hayal olur ve ayrıca, koşmasını beklememek kadar, istememelidir de.. Çünkü, NATO; sadece kendi değerlerinin ve menfaatlerinin tahakkukunu hedef edinir..

Nitekim, halkların iradesinin Mısır’da ve Tûnus’da olduğu gibi, Suriye’de de İslamî eğilimli kadroları iktidara getirebileceği gerekçesiyle, bu buhranı, kendi istedikleri noktaya doğru yönlendirmek için,  siyonist İsrail rejiminin de rızasına uygun olarak Amerika ve Rusya’nın birlikte hareket ettiğinin bütün delilleri ortada..

Suriye Buhranı konusunda, başından beri, müslüman halkların büyük ekseriyetinin rencide olacağına bakmaksızın, şaşırtıcı şekilde Suriye’deki bu kanlı diktatörlüğü savunan İran’ın tutumu bundan sonra ne olur? Hele de, Türkiye ile Suriye’nin askerî olarak da karşı karşıya gelebileceği  ihtimalinin güçlenir gibi olduğu bu yeni merhalede..

Ki, İran, Suriye rejimini savunmaktaki ısrarını o noktaya vardırmıştır ki, İran medyasının stratejik yorumlarıyla ünlü organlarında son günlerde, Suriye Hukûmeti için, ilk olarak, ‘Suriye alevî hükûmeti’ gibi nitelemelere bile ağırlık verdiği görülmektedir..

İran’ın, gelinen bu yeni merhalede nasıl şekilleneceği ise, herhalde, bu son gelişmelerden sonra, 4 Ekim günü, Cumhurbaşkanı I.Yardımcısı Muhammed Rıza Rahimî’nin, alel-acele Ankara’ya gönderilmesi ve yapacağı görüşmelere ve vereceği mesajlara göre şekillenecektir..

*

O halde, ne savaş tamtamları, ve ne pahasına olursa olsun, barış şeklindeki,  boş barış türküleri..

Talebimiz, her ne pahasına olursa olsun, Hakk ve adâlet olmalıdır..

Âdâlete aykırı olacak bir zaferi asla arzu etmemek; zâhiren yenilgi olsa bile, hep haklı olmayı ve âdil kalmayı hedef almak asıl yolumuz olmalıdır..

Yoksa, Neron’ların her mekânda, her zaman hortlayabileceği unutulmamalıdır..

  • Yorumlar 19
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim