Necmettin Turinay

Necmettin Turinay

Yazarın Tüm Yazıları >

Ne oluyor?

A+A-

Durduk yerde demeyelim, fakat işte görüyorsunuz son bir hafta içinde Ortadoğu’da, bu coğrafyaların kaderini tayin etmeyi matuf hadiseler cereyan ediyor. Sırası ile ifade edersek, en başta Sudan’da yapılan referandum!.. Aradan şunca zaman geçtiği halde de, ulaşılan sonuç hakkında en ufak bir fikrimiz bulunmuyor.

Herhangi bir gazete veya gazeteci, ya da Sudan’ı yolgeçen hanına çevirmiş yardım kuruluşlarımızdan herhangisi, ilgili gelişmeyi takip sadedinde oralarla temasa geçmiyor. Ulaştığı haberleri de kamuoyuna yansıtmıyor. Ne yapalım ki Türkiye kamuoyu elsiz-dilsiz, öyle bekliyor işte!.. Ta ki sel gitsin kumu kalsın da, uluslar arası haber ajanslarının geçtiği malûm sonuçlarla ileri-geri konuşalım!.. Tabii, böylesi durumlar için söylenebilecek tek şey şudur: Bâde harâb’ül Basra!.. Yani Basra harab olduktan sonra ne yaparsan yap, ne söylersen söyle!.. Dolayısıyla içerideki şamatadan, önemli bazı gelişmeleri takibe bile fırsat kalmayabiliyor demek ki!..

Kuşkusuz Sudan bize bir hayli uzak düştüğü için olmalı, Lübnan ve Tunus’taki gelişmeler daha ziyade gündemimizi işgal ediyor. Fakat bunun yanıltıcı olduğunu da söylememiz gerekiyor. Çünkü Sudan referandumu öncesine göre, burada bilinçli bir sükût söz konusu!.. Ayrıca orada korkunç, dev petrol yatakları var ve Sudan’dan ayrıştırılacak bölgelerde Hıristiyan-Animist yeni bir devlet doğacak. Dolayısıyla Tunus’taki rejim değişikliği ile mukayese edilemeyecek derecede önemli bir durumla karşı karşıya olduğumuzu kaydetmekle iktifa edelim.

Tunus’a gelince!.. Habib Burgiba’nın laik-diktatörlük yönetiminin devamı niteliğindeki bu ülke, 50-60 yıldır batılı güçler tarafından laboratuar malzemesi olarak kullanılmakta idi. Tunus’un bir başka örneği de, hiç kuşku yok Türkiye’den başkası değildi. İşte şimdi, aynen İran Şahı örneğinde olduğu gibi, Tunus lideri kendi ülkesine sığmıyor ve sığınacak bir dal arıyor. Hâmisi Fransa bile onu kabul etmiyor, nihayet o da Suudi Arabistan’a güç belâ sığınabiliyor.

Hemen çoğu Kuzey Afrika ülkeleri gibi resmi dili Fransızca, tahminlerin ötesinde fakir, gene tahminlerin ötesinde laikliği aşırı bir şiddet derecesine vardırarak uygulayan Tunus’un, içine düştüğü ayaklanma havasından tez zamanda çıkmasını ve yaralarını da erken sarmasını temenni ederiz. Böylesi halk ayaklanmalarının en tehlikeli yanı, istikrarsızlığın sürekli hale gelmesidir. Yani devrim dalgasının devamlı el değiştirmesi, yönetimlerin oradan oraya savrulması ve sürekli ekip ve hizip tasfiyeleri arasında, zaten fakir olan Tunus’un aşırı derecede kan kaybetmesidir.

Bizde de Abdülhamid’in devrilmesinin ardından geçen yıllar hep böyle olmuş, 1908-1913 arasında kalan beş yıllık süre tam bir fetrete dönüşmüştür. Dolayısıyla Balkan coğrafyalarını Türkiye, işte bu ara dönemde kaybetmiştir. Yani çeşitli devrim hizipleri birbirini tasfiye edeyim derken, ülke savaş gücünü büsbütün yitirmiş; dahası bazı hizipler kendi önlerinin açılacağı düşüncesi ile de ilgili kayıpları bir nimet ve fırsat telakki etmekten geri kalmamışlardır.

Yani tam tamına beş yıl süren bir kaos ortamı ki, Osmanlılar böyle bir haleti ruhiye ile Birinci Dünya Savaşı’na girmek durumunda kaldılar!.. Çoklarının sandığının aksine, ilgili savaş karşısında ne tarafsız kalmak, ne de ittifak değiştirmek asla mümkün değildi.

Kuşkusuz Tunus şu günkü durumda, böyle bir düalite ile karşı karşıya değil. Orada devrimci gücün erken merkez teşkili, istikrarın da bir an önce teşekkülü her şeyden önce gelir. Tunus nasıl yönetilecek, çok partili demokratik sisteme mi geçilecek? Bunları ileride daha geniş düşünme imkânımız bulunacaktır. Fakat bu küçük, münzevi ülkenin maruz kaldığı devrim sarmalının, kendi sınırlarını da aşan tesirler doğurması herhalde beklenmelidir. Yanıbaşında Cezayir, batı ucunda da Mısır vs. Görüldüğü gibi Ortadoğu’da demokratik süreçlere ABD’nin Irak veya Körfez müdahalesi değil de, işte kimsenin önem vermediği bu yarı Fransız sömürgesi Tunus öncülük etmiş olacak!..

Fakat Tunus merkezli bu yeni devrim dalgası ne kadar önemli olursa olsun, asla Lübnan karmaşasının önüne geçemez. Lübnan sarmalı Ortadoğu’nun beyni mesabesindedir ve orada sonuç alınamazsa, Ortadoğu’daki gelişmelere herhangi bir istikamet de tayin edilemez. Zaten yaşadığımız son üç-beş krizin, hemen hemen aynı tarihlere denk düşmüş olmasının sebebi de burada aranmalıdır. Dikkati ve imkânları dağıtmak, Ortadoğu’yu kontrolsüz, sonu meçhul savrulmaların içine yuvarlamak!..

Dolayısıyla önümüzdeki hafta içinde Türkiye’de, İran ile (5+1) ülkelerinin buluşması arefesinde cereyan eden gelişmeler üzerine, İran ve Türkiye’nin takınacağı tavır her bakımdan önem arzedecektir. Yani bir an evvel Lübnan’da yeni hükümetin teşekkül ettirilmesi; İran’ın Hizbullah, Türkiye’nin de Sünni Harîri ile yapacağı teşriki mesaiye bağlıdır. Aksi halde krizin sürekliliği, İsrail için düğün-bayram değil de nedir?

Dolayısıyla Ürdün, Suriye, Lübnan ve Türkiye işbirliğinin dinamitlenmesi sonucunu doğuran bu son gelişme, Türk dış politikasının hayati sınavı olarak karşımızda duruyor demektir.

YENİ AKİT

YAZIYA YORUM KAT