1. HABERLER

  2. ARAŞTIRMA - DOSYA

  3. Ne Olacak Bu Din Mühendislerinin Hali?
Ne Olacak Bu Din Mühendislerinin Hali?

Ne Olacak Bu Din Mühendislerinin Hali?

​​​​​​​Bu ha bire çimdiklediğimiz, ana sütunlarına atışlar yaptığımız, temellerini sarstığımız yapı Allah’ın yapısıdır. Edep ister, saygı ister, tefekkür ve teemmül ister, bin düşünüp bir söylemek ister.

A+A-

Faruk Beşer / Yeni Şafak

Ümmetin gerileme sebepleri üzerine konuşuyorduk, bayram vesilesiyle biraz ara verip mevcut hali pür-melalimizi konuşalım.

Ümmetin bu perişan hali ve yaşadığımız zillet ortada iken nasıl bayram yapılır, onu da bilmiyorum. Yoksa bize her yer Trabzon der gibi, bizim için her gün bayram deme durumunda mıyız?

Şu gerçeği zaman zaman vurguluyoruz: Hiçbir düşünce, sanat, ticari marka, din köklü bir geçmişe dayanmadan var olamaz, ayakta duramaz. Allah kendi resulüne bile, ‘de ki, ben türedi bir peygamber değilim’ dedirtiyor. Yani bu iş Hz. Âdem’le başladı ve hep aynı sabiteler üzerine bina edile edile geliyor, böyle devam edecek. Bu din önceden beri vardı, ben bunu durup dururken icat etmedim ki, eleştirebilesiniz demek. Buna bazıları modernin karşılığı olarak ‘gelenek’ diyorlar. Bendeniz bu kavramı sevemedim. Çünkü böyle kategorik bir ayırım yaptığınız zaman ya modernsiniz; geçmişi hep eski, ilkel ve eksik görmek zorundasınız, ya da gelenekçisiniz; geçmişte ne varsa doğru yanlış hepsini sahiplenmek durumundasınız. Bu yönelişlerin ikisi de hatalı, ya da eksik. Buna karşılık biz, geçmişi ile bağını koparan bir düşünce ya da din olmaz, olamaz diyoruz. Ama bizim onsuz olamadığımız geçmişimiz bizden önce yapılanların ve söylenenlerin tamamı değil, yine geçmişimizde; cumhur, sevad-ı azam, manevi tevatür, halef an-selef, cemaa an-cemaa kavramlarıyla anlatılan ana damardır. Kısaca dinin bir sabite alanı vardır, o hiçbir zaman değişmez, bir de dinden anlaşılanların tartışılıp test edilen ve ittifak, ya da ittifaka yakın bir anlayış haline gelen ana damarı vardır. İşte koparılmaması gereken zincir budur, buna yeni yeni halkalar eklenebilir, ama geçmişten bağımsız bir halka din olamaz. Bu zincirden kopanlar kopuk olurlar.

İşte günümüzde ümmetin böyle kopuk hocalarla başı dertte. Böyle durumlarda hep Akif’in dizeleri aklıma gelir; ‘Kimi Hindu, kimi yamyam kimi bilmem ne bela’. Deccal denmeye layık medya da böyle kopuklar üretmeye elverişli bir alan. Gerekirse sivrisineği hoparlöre bağlayıp sesini gümbür gümbür çıkarabiliyor. ‘Oku’ diye başlayan dinin fertleri de okumuyor, mat mat dinliyor. Dinlerken müdahale etme şansı yok, sadece pasif bir alıcı olarak dinlemek zorunda. Ama dinledikten sonra duyduklarını başkalarına din olarak anlatabiliyor. Böylece kafalar karışıyor. Söyledikleriyle amel eden örnek/üsve ulemanın sesi çıkmıyor, çıkarılmıyor, çünkü onların modern deccal için bir getirisi yok.

Şu sözü de tekrar hatırlatalım: ‘İfrat da kötüdür, tefrit de. Ama ifrat daha kötüdür, çünkü tefritin doğmasına sebep olan da odur’.

Kısaca, birileri çıkıyor, sahihini sakimini ayıramadan hadis denen her sözü almakla, daha önce dillendirilen her görüşü din sanmakla ifrata düşüyor. Bizim sâdatımızın kitaplarında bir söz hadis diye alınmışsa biz onu hadis sayarız, usul musul tanımayız diyebiliyor. Halef an-selef gelen sevad-ı azama tutunma yerine, kör gelenekçilik yapıp geçmişten keyfine göre elemeler yapıyor, kendi zanlarını ve arzularını din diye insanlara anlatıyor.

Şu tespitimizi bir kez daha tekrarlayalım; Siz helalını haramını, güzelini çirkini kendiniz belirleyerek bana istediğiniz gibi bir İslam ısmarlayın, kendimden hiçbir şey katmadan, geçmişte söylenenlerden toplayarak ben size böyle bir İslam yapabilirim. Peki, bu İslam olabilir mi? Olsa olsa ideolojik bir din olur. Oysa bir usulünüz olmalı ve bu usul geçmişte söylenenleri de test edebilmelidir. İşte usulü fıkıh budur ve usulü fıkıh bütün ilimlerin usulüdür.

İfratçıların bu tutarsızlığını gören modern anlayış ise tefrite düşüyor ve bütün bir geçmişi, hatta sünneti reddedip kendi akıllarıyla dine yeni bir nizam vermeye kalkışıyorlar. Çünkü köklere inecek güçleri yok. Bunlar da ideolojik olmada ifratçılardan geri kalmıyor, onların da sabit bir usulleri yok. Tek ölçüleri sübjektif ve zamansal akılları, ya kendi kurguladıkları dine veya modern bilime uyumluluk, uyumlu göremediklerini de aslı olmamakla ya da tarihsellikle yaftalama.

Bu tiplerin ortak özellikleri de geçmişe ait ne varsa hepsini yıkmada ittifak, ama yegâne ölçüleri kendi sübjektif ve sınırlı akılları olduğu için kendi aralarında da hep farklı düşünme, her birerlerinin cazip bulunduğunu keşfettiği bir fikriyle diğerlerini öne geçmeye ve kendi adını duyurmaya çalışması, ümmetin fertlerinin kafasını hiçbir müsteşrikin yapamadığı kadar darmadağın etmeleri. Oysa bu ha bire çimdiklediğimiz, ana sütunlarına atışlar yaptığımız, temellerini sarstığımız yapı Allah’ın yapısıdır. Edep ister, saygı ister, tefekkür ve teemmül ister, bin düşünüp bir söylemek ister. Bu da yetmez, düşündüklerimizi bilenlerle tartışıp sonra gerekirse dillendirmemizi ister, egomuzu fazla büyütmememizi ister.

Bayramınız mübarek olsun.

HABERE YORUM KAT

9 Yorum