Ne kadar söz varsa 1. Cumhuriyet’e ait...

26.10.2012 14:31

Melih Altınok

Bize “biz olduğumuzu” belleten, “birliğimizin, dirliğimizin sembolü” ulusal bayram organizasyonlarında kendimi hep “dışarıda” hissettim.

Birincisi; “Dosta güven, düşmana korku vermek” gibi motivasyonlara ihtiyacım yok. Daha doğrusu mesaj vermek için yaşamıyorum.

Hatta ne için yaşadığımı bilmiyorum. Zaten hayatımın anlamı olan bu soruya cevap verebildiğim zaman Nirvana’ya ulaşacağım için, mesaj kaygısına da kapılmazdım kuşkusuz.

İkincisi; yaşamımı daha katlanır kılan şeyin tarihin mistifikasyonu değil, geleceğe dair, anlamsız da olsa, umut olduğunu düşünüyorum. Bunun da kolektif bir yanı yok. Birey olarak da pekâlâ varoluşuma katlanabilirim.

Üçüncüsü ve üzerinde daha geniş konuşacağımız, özel olmayan nedeni ise politik. Ensemde boza pişirmiş bir paradigmanın devamından değil, değişmesinden “çıkarlı” olduğum için, doğum günlerinde mum yakmıyorum.

Üçüncü madde de, sanırım konuyla ilgili çokça yazmamız, konuşmamız nedeniyle, “Atatürk’ü, Cumhuriyet’i sevmiyonuz mu” türünden anlamsız, çocukça soruların alanına çekilmeye çalışılsa da bu mecrada konuşmaya devam edeceğim.

Çünkü Atatürk’e ve Cumhuriyet’e yaklaşımım insani boyutla alakalı değil.

Mustafa Kemal ve onun şekillendirdiği 1. Cumhuriyet, sevip sevmememin, ona âşık olmamın ya da ondan nefret etmemim muhatabı olacak özneler değil. Bilmiyorum tanısam belki severdim de Mustafa Kemal’i.

İşte bu nedenle, söylemlerini ve icraatlarını bugünün kriteriyle değerlendirdiğim, 1. Cumhuriyet’e ve Kemalist rejime dair ne kadar çok şey değişirse, demokrasi açısından kazanç sayıyorum.

İçerisinde “Her Türk hür doğar hür yaşar”, “Türkler kanun karşısında eşittir” maddeleri yer alan bir anayasa (1924) yapan Meclis’ten, bugün etnik vurgu olmayan vatandaşlık tanımı için (AK Parti-BDP) direten partilerin sayıca etkin olduğu bir Meclis’e varmamıza seviniyorum.

“Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler” diyen Cumhuriyet’in Adalet bakanlarından, bugün çoğunluğu Kürt açlık grevi eylemcilerini ikna için cezaevine giden, çırpınan Sadullah Erginlere gelmemizden huzurluyum.

Görüşme odalarında “Türkçe konuş çok konuş” tabelalarının asıldığı cezaevlerinde Kürtçe yasağının kalmasını alkışlıyorum.

“Vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları yapan bir devletten, resmî Kürtçe televizyon kuran, seçmeli Kürtçe dersi veren, anadilde savunma hakkı için kanun hazırlayan hükümetlere terfi etmemizden umutlanıyorum.

Bu liste uzar da uzar.

Dolayısıyla, akıl sağlığını görece olarak koruyabilmiş, bu kolektif delilikten yakasını sıyırmış demokratların, itidal telkinlerine çok anlam veremiyorum.

Kemalistleri de anlayın diyorlar, sanki dönüşüm sürecine adapte olamamalarının önündeki tek engel bizlerin kendilerine kredi açmamızmış gibi.

Elbette anlıyoruz onları da. Onların hâlâ bizlere söyleyebildiği gibi, “yok edilmeliler, yok sayılmalılar” da demiyoruz.

Ne var ki, uzlaşı dediğiniz sade suya tirit bir süreç olmasa gerek.

Mustafa Kemal ve sonrasında 1950’ye kadar süren döneme, yani tek parti faşizmine “asrısaadet” muamelesi çeken bir zihniyetle nasıl uzlaşabilirim? Hem reform ve dönüşüm isterken, hem de geriye dönüşü özleyen kesimlerle nerede ortaklaşabilirim?

Birbirimizi kandırmayalım, dünyanın her yerinde olduğu gibi, toplumların tümü demokratlardan oluşamaz.

Aşırı milliyetçi, ulusalcı, kısacası statükocu taleplere sahip kesimler illa ki olacak.

Benim bu kesimlerle fikrî düzeydeki ilişkim de ancak bu yumuşaklıkta olabilir.

Zira bazı “uzlaşılar” demokratik dönüşüm süreçlerinin ayağını yerden kesebilir.


Gölge etmeyin başka ihsan istemez

AK Parti’nin, ulusal bayramları ve politik atmosferi militarist havadan kurtarmak için yaptığı girişimleri alkışlıyorum.

Andımız’ın tartışmaya açılması, 19 Mayıs törenlerinin sivilleştirilmesi, kent merkezlerindeki üniformalı geçitlerin ve askerî araç geçişlerinin yasaklanması önemli reformlar.

Daha da ileriye götürülmeli. Hatta küçücük çocuklarımızın beynini yıkayan müfredatın da bu perspektifle ele alınması gerekiyor.

Ancak, Ankara Valiliği’nin bazı sivil toplum örgütlerinin 29 Ekim’de yapacakları kutlamaya yasak getirmesini anlamsız buluyorum. Atatürk heykellerine çelenk bırakmanın katı bir prosedüre bağlanması da daha az saçma değil.

Hükümet, çoluğu çocuğu ya da memurlarını bu törenlere katılmaya zorlamayı bırakmalı önce; bir devlet adamını ya da bir ulusal bayramı kimin nasıl kutlayacağına ise karışmamalı.

Kısacası devlet, bu alanda da mümkün olduğu kadar gölge etmemeli, çünkü sivilleşme başka ihsan istemez.

melihaltinok@gmail.com

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim