1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. ‘Nasıl Katledildi’den Çok, ‘Niçin Katledildi?’...
‘Nasıl Katledildi’den Çok, ‘Niçin Katledildi?’...

‘Nasıl Katledildi’den Çok, ‘Niçin Katledildi?’...

Beni Umeyye’den, Emevîler zamanından beri var olan bir devlet anlayışıdır, hâkim kılınan.. Yani, otorotiye -her ne ve nasıl olursa olsun-, itaati kitlelere vâcib gibi gösteren, her türlü otoriteyi meşrû’ zannettiren bir anlayıştır.

A+A-

Selahaddin E. Çakırgil ağabeyimiz Hz. Hüseyin ve Kerbela’yı anlatıyor:

Âşûrâ İnqılabı’nı anlamak değil anmak hedef alınınca; ya kan banyosu çıkıyor ortaya, ya da âşure tadlısı!

5-6 Aralık 2011 günleri, Hicrî-qamerî 1433 yılının Muharrem ayının 10’uncu (âşûrâ) gününe, ’Âşurâ İnqılabı’nın yıldönüm günlerine tekabül ediyor..

Anadolu coğrafyasında resmî takvim 10 Muharrem’i 5 Aralık günü diye gösterince, o Âşûrâ merasimleri o gün tertib olundu; Afganistan, Pakistan, İran, Irak, Lübnan gibi coğrafyalarda ise, 6 Aralık günü.. (Ay veya güneş tutulması gibi durumları saniyesi saniyesine yıllarca önceden belirleyebilen kozmografya ilminin geldiği nokta ortadayken; yeryüzünde hâlâ, aynı coğrafyada sağlıklı bir takvim belirlemesi yapılamaması ve Ramazan başlangıç ve bitiminin, Kurban Bayramı’nın hangi güne denk geldiği üzerinde görüş birliği sağlanamaması, Âşûrâ gününün hangi gün olduğunun belirlenememesi, zaaflarımızın ne kadar sığ ve amma o kadar da sarsıcı olduğunu daha bir ortaya koymaktadır.)

Bu yıl ilk olarak TC. Diyanet İşl. Başkanlığı, Kerbelâ Faciası’nın câmilerde anılması için gerekli emirleri vermiş.. Bu, elbette ki, ileride daha hayırlı neticeler verebilecek bir gelişme olarak algılanabilir.. Çünkü, bu konu, halkımızın geneli tarafından kulaktan dolma bilgilere göre biliniyor..

İslam tarihindeki şiî- sünnî gibi ayrışmaların temelini oluşturan Kerbelâ Faciasının anlaşılması ve anlatılması konusunda, Diyanet İşl.Başkanlığı bu zamana kadar neredeyse vurdumduymazdı.. Ve âdetâ bu kurum, sadece sünnî müslümanlara hizmet ediyor gibi bir görüntüye büründürülürdü..

Bu vesileyle belirteyim.. Merve Kavakçı kardeşimiz de, 25 Kasım 2011 tarihli yazısında, ‘yeni (laik) rejimin, üretmeye ‘ahdettiği’ millî kimliğin oluşumu için’ yapılanlara dikkat çekerken, ‘Ümmet kimliğinden türk kimliğine geçişte ortak payda etnik kimlik ve onun sosyal yansımaları olacaktı. Buna göre türk, sünnî Müslüman, türkçe konuşan ve, laik erkek ve kadınlar üretilecekti.’ diyordu..

Kemalist-laik rejimin hedeflerinden birisinin de sünnî müslüman üretmek olmadığını Merve Kavakçı’nın da bildiğinden emînim.. Ama, o cümle, sanırım, gözden kaçan bir tashih hatası yüzünden o şekilde çıkmıştı..

Ancaak, bu ifade, niceleri tarafından da tekrarlandığı için, bu konu üzerinde durmak gerekiyor.. Çünkü, katı ve totaliter laik bir rejim olan kemalist düzenin 90 yıla yaklaşan uygulaması içinde ortaya çıkan korkunç tahribata rağmen, nice müslümanlar da, rejimle devleti aynîleştirip, devletin İslamî esaslara göre yönetilmekte olduğu gibi bir zann içinde bulunuyorlar, hâlâ da..

Halbuki, Beni Umeyye’den, Emevîler zamanından beri var olan bir devlet anlayışıdır, hâkim kılınan.. Yani, otorotiye -her ne ve nasıl olursa olsun-, itaati kitlelere vâcib gibi gösteren, her türlü otoriteyi meşrû’ zannettiren bir anlayıştır, sünnî müslüman toplumlarda, genelde bir inanç ve kültür gibi kabul ettirilen.. Ve açıktır ki, böyle bir anlayışın sadece sünnîlikle değil, İslam’ın herhangi bir sağlıklı yorumuyla da ilgisi yoktur..

Kemalist -laik rejimin daha çok da, sünnî müslüman kitlelere hizmet veriyormuş gibi bir şekilde gösterilen Diyanet İşl. Başkanlığı’na özel bir yer vermesi, halkın en büyük kesimini oluşturan ve sünnî olarak nitelenen müslüman kesimleri daha sıkı kontrol adına almak içindir. Nitekim, sözkonusu kurumun, geçmiş 80 yıllık uygulaması boyunca ne korkunç çarpıtma, saptırma ve yanıltma çabalarını tezgahladığını tekrara gerek yok.. Evet, bu kurum oluşturuluşundaki niyetin özü itibariyle, -içinde vazife gören temiz kitleleri ayrı tutarak- belirtmeliyim ki, Emevîler’den bu zamana gelen bir anlayışla, her türlü zulmün ve zulüm düzeninin meşrûiyyeti için fetvâlar hazırlayan bir ’kapıkulu ulemâsı’nı ayakta tutmak içindi..

Ki, bu konuya, Âşûrâ İnqılabı’nın bir yıldönüm gününde tekrar dikkati çekmek, daha bir kolay olabilir.. Çünkü, Hz. Huseyn’in o müthiş qıyâmının temelini, Emevî anlayışıyla yerleştirilmeye çalışılan İslam anlayışına karşı çıkmak şuûru oluşturuyordu..

O, ’Süngüler ve kargılar yarın Kur’an’ı deliş-deşik edecekse, ben göğsümü bugünden siper edeyim de, o süngüler ve kargılar benim göğsümü parçalasın..’ idrakiyle hareket ediyor ve ’zilleti kabul edenlere yazıklar olsun!’ diyordu..

Esasen, Hz. Huseyn, kendisine karşı olanların, şahsıyla değil, Resul-i Ekrem (S)’in elinden insanlığa sunulan ilahî nizamla hesablaşmak gibi bir hedefi güttüklerini biliyordu herhalde..

Esasen, Resul-i Ekrem (S)’in dünyamızdan ayrılmasının üzerinden henüz yarım asır geçmekteyken, Kerbelâ’da -tıpkı daha önce de Sıffîyin’de olduğu gibi-, O’nun Ehl-i Beytinin toptan bertaraf edilmesini hedef alan böyle bir cinayetin başka türlü bir izahı olamazdı..

Ve Kerbelâ’da Yezid (bütün zamanların Yezid’leri gibi), kılıcına o kadar güveniyordu ki, mazlûm kanlarının, zâlim kılıçlarına galebe çalacağını idrak etmekten âciz idi..

Yazının Devamı...

HABERE YORUM KAT