İsmail Kılıçarslan

İsmail Kılıçarslan

Yazarın Tüm Yazıları >

Naser is a hero

A+A-

Tarih, 28 Haziran 1989. Osmanlı'nın Sırpları ezici bir üstünlükle yendiği Kosova Savaşı'nın 600. yılı. Osmanlı, Sırpları tam da bu meydanda, yani Gazimestan'da yenmiş. Sırp lider Miloseviç, on binlerce Sırp'a tam bu meydanda konuşma yapıyor ve şöyle diyordu: 'Herkesçe bilinen meşhur Kosova Savaşı zamanı insanlar yıldızları yardıma çağırmış. Bugün 6 yüzyıl sonra yine yıldızlara bakıyor ve zafer istiyorlar. Eskiden ayrılık, nefret ve hileye izin veriyorlardı; çünkü küçük bir âlemde ve gevşek ilişkilerle yaşıyorlardı. Bugün bu gezegenin sakinleri olarak, eğer birleşmezsek birlik ve kardeşlik içinde yaşamazsak ne bu gezegenin ne de yarın diğerlerinin akıbetini kontrol edemeyiz. Onun için dünyanın hiçbir yerinde beraberlik, kardeşlik ve işbirliği sözleri burada, ayrılık ve ihanetin sembolü Kosova meydanında olduğu kadar önem taşımıyor.'

Açıkca 'büyük Sırbistan'ı ne pahasına olursa olsun kuracağız' diyen bu gözü dönmüş herifin o günkü konuşmasını dinleyenler arasında, Yugoslavya polis akademisini büyük bir başarıyla bitirmiş, özel kuvvetlerde yer almış, sonunda Miloseviç'in yakın koruması olmuş bir isim de vardı.

Bu isim, 1967 yılında Srebrenitsa yakınlarındaki Potoçari'de doğmuş bir Boşnak olan Naser Oriç'ten başkası değildi. O konuşmayı dinleyene kadar 'tüm halkların kardeşçe yaşadığı büyük Yugoslavya ideali' ile bir alıp veremediği olmamıştı Naser'in. Ama o gün o konuşmayı dinlediğinde adına 'büyük Yugoslavya' denilen şeyin aslında sadece bir 'büyük Sırbistan' olduğunu ve büyük Sırbistan'da Boşnaklar başta olmak üzere hiçbir Müslüman halkın yerinin bulunmadığını anlamıştı.

Derhal firar etmişti ordudan. 3 yıllık kaçak hayatında, güvenebildiği her Boşnak'a 'Sırplar büyük bir etnik temizlik peşindeler' diyordu. Ne ki bu sözlerine, bir avuç insan dışında kimseyi inandıramamıştı.

1992 yılına gelindiğinde Miloseviç isimli akıl hastasının önderliğinde Sırplar Boşnaklara karşı büyük bir soykırım harekâtı başlattılar. Ve Naser, zaten hazır olduğu savaşa, Srebrenitsa cephesinin komutanı olarak katıldı.

Savaşın hemen başında Sıplar, doğu Bosna'nın en stratejik şehri olan Srebrenitsa'yı, üstelik ağır silahlarla ele geçirdiler. Naser, oluşturduğu direniş kuvvetiyle şehri kısa zamanda Sırplar'dan geri aldı ve sonraki 3 yıl boyunca Srebrenitsa ve civarında kuş uçurtmadı. Şehri ele geçirmek isteyen Sırplar her seferinde karşılarında bu sert kayayı buldular.

Bir not: Radovan Karadziç ve Ratko Mladiç isimli iki alçak kasabın 1992'den itibaren hep bir 'yakalanıp öldürülecek isimler listesi' olmuştu. Ve 1992 yılından itibaren bu listenin birinci sırası hiç değişmemişti: Srebranistsa'yı Sırplar'a dar eden Naser Oriç.

Tarihler 1995'i gösterdiğinde, Naser'in 3 yıldır hâkim olduğu ve Sırplara kök söktürdüğü Srebranitsa, Birleşmiş Milletler tarafından 'güvenli bölge' ilan edildi ve güya silahtan arındırıldı. Bu karar üzerine Naser, birliğiyle birlikte bir başka savaş bölgesine, Tuzla'ya kaydırıldı.

Bosna'da rüzgar değişmiş, 3 yıldır soykırım yapan Sırplar durdurulmuş, hatta üstünlük yavaş yavaş Boşnaklara geçmeye başlamıştı. Hatta Hırvatlarla Boşnakların olası bir 'tam ittifakı', Sırpların sonunu hazırlayacak bir gelişme olarak değerlendirilmeye başlanmıştı. Banya Luka, Goradze, Tuzla gibi cephelerden zafer haberleri geliyordu.

Tam böylesi bir atmosferde Sırplar, Birleşmiş Milletler'in 'güvenli bölge' ilan ettiği Srebranitsa'da 20. yüzyılın gördüğü en büyük soykırımlardan birini yaptılar. 3 gün içerisinde on bini aşkın insanı katlettiler.

Tam burada duralım ve 'Srebranitsa'nın Öyküsü' isimli önemli kitabında İsnam Taljic'in kurduğu şu cümleyi okuyalım: 'Naser burada olsaydı, kendilerini neyin beklediğini bilen çetnikler saldırmaya asla cesaret edemezlerdi.'

Katliam haberini alan Naser, yıldırım gibi döndü Srebranitsa'ya. Ve dendi ki, Naser Srebranitsa'ya döndükten sonra katliama katılan hiçbir Sırp sağ çıkamadı şehirden.

Savaş sonrası, savaşta rol alan Sırp komutanlar tavuklardan daha korkak şekilde saklanırlarken Naser 'tarifeli uçakla' Lahey'e gitti ve yargılandı. Burada önce 2 yıl hapse mahkum edilse de bütün suçlamalardan beraat etti.

Peki, ama Naser'i size niçin şimdi anlatıyorum? Çünkü 2014 Şubatı'nda Sırbistan'da bir mahkeme Oriç'in 1992 yılında Sırplara karşı savaş suçu işlediğini iddia etmiş ve Oriç'in yakalanmasını istemişti. İnterpol, bu istek doğrultusunda önce bir tutuklama kararı çıkarmış; sonra bu kararı geri çekmişti. Ancak komutanımız Oriç, iki gün önce gittiği İsviçre'de gözaltına alındı. Yasal süre bittiğinde 14 gün ek gözaltı süresi işletilmeye başlandı. Şimdi Oriç, niçin Sırbistan'a iade edilmemesi gerektiği yönünde bir savunma verecek. Tabii Sırplar da, Oriç'i niçin yargılamak istediklerini anlatacaklar.

Bence komutan Oriç, şöyle demeli savunmasında: 'Bir suçum var evet. Siz 1992 yılında halkımı tarih sahnesinden silip bize soykırım uygulamaya karar verdiğinizde karşınıza dikildim ve 3 yıl boyunca size dünyayı dar ettim. Siz kadınlarımıza tecavüz ederken, evlerimizi yakarken, bebeklerimizi öldürürken ben sizin askerlerinize dünyanın kaç bucak olduğunu gösterdim.'

Ve biz, tam da bugün komutanımız Oriç'in yanında durmalı ve sesimizi yükseltmeliyiz. Çünkü Naser tutuklanırsa Sırplar bir psikolojik üstünlük elde etmiş olacaklardır. Çünkü Naser tutuklanırsa Sırpların yaptıkları yanlarına kar kalacaktır. Çünkü Naser tutuklanırsa Bosna mezarlarında yatan şehitlerimizin ruhları muazzep olacaktır. Çünkü 'kahraman' dediğin sokakta bulunmaz ve çünkü seneler önce Saraybosna'dan aldığım bir tişörtün üzerinde de yazdığı gibi: 'Naser is a hero.'

Bir kılavuz: Kültür Ajanda Bosna Özel Sayısı

Bana zaman zaman 'Bosna romantizmi yapmayalım diyorsun da ağabey, biz Bosna realitesini hangi kaynaktan öğreneceğiz' diye soranlar olur.

Doğrusunu isterseniz ben bu soruya doğrudan bir kaynak ismiyle cevap veremezdim. Birkaç kitap ismi verirdim elbette, ancak onlar da doğrudan değil, dolaylı yollardan anlatırlardı Bosna meselesini.

Şimdi bu konuda verebileceğim bir kaynak ismi var şükürler olsun. Kültür Ajanda Dergisi'nin 'Derin Bosna' özel sayısı.

Dergi dedim diye dudak bükmeyin hemen. 480 sayfalık bir Bosna realitesi kılavuzu ile karşı karşıyayız. Tarihi, sosyolojisi, iş hayatı, ekonomisi, sivil toplum çalışmaları, Bosna-Türkiye ilişkileri, Bosna'nın diğer uluslarla ilişkileri… Aklınıza gelebilecek hemen her konuda çekilmiş muazzam bir Bosna fotoğrafı ile karşı karşıyayız.

Derginin en önemli başarısı şu: Bosna'nın geçmişine saplanıp kalmak yerine Bosna'nın geleceğine çeviriyor projeksiyonunu. Yani 'ne oldu' sorusundan çok 'ne olacak' sorusu ile ilgileniyor.

Bu muazzam çaba için başta derginin sahibi Yavuz Selim ağabey olmak üzere emeği geçen herkesi kutlarım. Yavuz Selim ağabeyi ayrıca, 10'u aşkın yazarını 2 hafta Bosna'ya götürüp meseleyi 'yerinde' hallettiren olağanüstü dergicilik anlayışı için de kutlarım.

Bosna-Türkiye ilişkilerini romantizmden kurtarıp gerçekçiliğe doğru ilerletmek isteyen her çabayı çok önemseyen biri olarak Kültür Ajanda'nın önemli değil, çok önemli bir iş başardığını düşünüyorum.

'Dergide en çok hangi yazıyı beğendin' diye sorarsanız… Nefis bir yazısıyla Bosna'nın dününü, bugününü ve yarınını tam tetimatıyla ortaya koyan kadim dostum Servet Hocaoğulları bana kızmasın; ama ben en çok Bahadır İslam'la yapılan söyleşiyi beğendim. Bosna Savaşı başladığı andan itibaren Türkiye'de 'Boşnaklar için ne yapabiliriz?' sorusunun peşine düşen birkaç yürekli adamdan biri olan Bahadır İslam, uzun söyleşişinde neredeyse anlatmadık gerçek bırakmamış ve çok önemli noktalara temas etmiş.

Ne dediğim anlaşılsın diye söyleşiden bir paragrafı dikkatinize sunarak bitireyim: 'Dayton, bir deepfreeze anlaşması hükmündedir; zira sorunları çözülmemek üzere sadece dondurmaktadır. İstedikleri zaman fişini çektiklerinde sorunların buzu da çözülsün istiyorlar. Dayton Anlaşması'nın kaldırılması, gücümüz yetmiyorsa revize edilmesi için gayret etmeliyiz.'

Ramazan niçin gelmez?

Ramazan, ekran başında ardı arkası kesilmez, uçağı bucağı görünmez ilahiyatçı tartışmalarını dinlemek için gelmez. Takva gibi, zühd gibi, cihat gibi, sabır gibi 'orucu bozmayan şeyler'i anlatmak dururken geceli gündüzlü 'orucu bozan şeyler' konuşulsun diye gelmez.

Ramazan, zengin iftar sofraları kurulsun, şatafatlı iftar davetleri verilsin diye gelmez. İftar sofralarımızı fakire, düşküne, ihtiyaç sahiplerine açmadığımız iftarın bir yanı hep eksik, bir yanı hep kusurlu kalacaktır.

Ramazan, 'oruç sana dokunuyor' diye etrafındaki herkesi kırıp dökmen için gelmez. Aç-susuz kalmanın bünyende oluşturacağı tahribata sabretmen gerektiğini anlamanı umut ediyoruz.

Ramazan, 'nerde o eski Ramazanlar' geyiği yapman için gelmez. Ortaoyununu hatırlamak, meddahı anımsamak, Hacıvat-Karagöz'ü raftan indirmek için uğramaz şehrimize. Müze değildir. Yaşayan, yaşatan, bizi diri tutan, Allah'a yakınlaştıran bir şeydir Ramazan.

Ramazan, asitli içecek reklamı için gelmez. Tüketim kültürünün seni ittiği yere doğru ilerlemenin tuttuğun oruçla doğrudan bir ilgisi yoktur. Merak etmeyesin. En nihayet, bir karpuz ve azıcık peynirle de iftar edebilirsin. Hatta bence etmelisin. O içecek sofrada olmadığında, o pide masaya konmadığında, o tatlı eksik olduğunda orucuna bir şey olmayacak.

Ramazan, sokakta yediğin içtiğin şeyi 'ama bu benim özgürlüğüm yaaa' diye savunman için gelmez. Uzun yaz günlerinde özgürlüğünü biraz ötede, gözlerden biraz uzakta kullanmanın 'özgürlüğünün kısıtlanması' ile değil 'ötekine duyduğun saygı ile' alakası vardır.

Ramazan, sokakta bir şey yiyip içene hakaret edebilmen için gelmez. Herkesin saygısı kendisi kadardır. Herkesin ibadeti kendinedir ve en nihayet o büyük günde herkes kendi yapıp ettiğinden sorumlu olacaktır. Sen 'şeriat polisi' olmadığına göre Ramazan günü sokakta bir şey yiyip içen insana herhangi bir şekilde müdahale edemezsin.

Ramazan, senin orucu tutman için gelmez; orucun seni tutması için gelir. Ve hayır, bu son cümleyi benimle sosyal medyada kafa bulasınız diye yazmadım. Fakat isterseniz bulabilirsiniz de tabii.

Ramazan mübarek.

YENİ ŞAFAK

YAZIYA YORUM KAT