Ahmet Turan Alkan

Ahmet Turan Alkan

Yazarın Tüm Yazıları >

Namazgâh

A+A-

Soru sormak, cevap vermekten zordur diyerek başlıyoruz; işte ilk sualiniz:

 

-En son ne zaman bir namazgâhta namaz kılmıştınız?

Sizin yerinize kendi adıma ben söyleyim: Hiçbir zaman! Bırakınız namaz kılmayı, doğru dürüst bir namazgâh görmüşlüğüm bile yoktur. Vaktiyle Buruciye Medresesi önündeki çimenliğe yan gelip uzanan bir namazgâh taşını hâlâ hatırlıyorum ama; üzerindeki "Hâzâ mihrâb" başlığının altında, Tâlikle kazılmış şu beyit yer alıyordu:

"Âbid-i aşka yeter kıble-i kalb-i mihrâb

"Sâlik-i râh-ı musallaya namazgâh budur"

O taş şimdi bir müzede duruyor olmalı velâkin vaktiyle hangi namazgâhı bekliyordu, bilene aşk olsun.

Efendim, bazılarımız namazgâhı bilmeyebilir, çünkü gündelik hayatımızdan, şehirlerimizden ve menzil yerlerimizden silinip gitmiş. Arzedelim: Namazgâh, meskûn yerlerde civarında câmi veya mescidi olmayan açık alanlarda kurulmuş ve etrafı taşla vesair işaretlerle belirlenerek yerden biraz yükseltilmiş düz bir satıhtır. Kıble kısmında ya bir işaret taşı veya bir mihrap nişi ve minber yerine geçen birkaç basamaklık bir yükselti bulunur. Şehir dışında ise yol menzillerinde seyyahların güzergâhı üzerinde namazgâhlar olurmuş evvelden. Şimdi yerlerinde rüzgâr eser, çok talihlisinin birkaç taşı yâdigar kalmıştır o kadar.

"Nedir, ne değildir?" diye araştırırken ecdâdın gündelik hayatında namazgâhın ne kadar yer tuttuğunu hayretle fark ettim. Üsküdar Belediyesi'nin web sayfasında isimleri ve tarihçeleriyle tam 46 adet namazgâhın bilgisi var. Üsküdar gibi Fetih'ten çok önce kelime-i şahâdet getirmiş mübârek bir beldede 46 namazgâhın hâtırası hâlâ unutulmamışsa, gerisini siz hesab ediniz (Eyüp'te ise 12 namazgâhın kaydı görülüyor).

Sıcak yaz günleri, yüksek ağaçların kuytuluğuna sığınmış, bağrını efil efil esen rüzgâra açmış bir namazgâhta vakti edâ etmenin saadetini düşününüz bir kere; nelerden mahrum kaldığımızı anlayacaksınız.

Artık namazgâhla uğraşmıyoruz; teknoloji ilerledi, üzerine -ama mutlaka sakîl- bir kubbe kapatıp sağına soluna, en azından iki uzun minare dikerek câmi yapıp daha çok sevaba giriyoruz. Namazı böylelikle dört duvar arasına hapsediyoruz desem, belki alınanlar çıkar fakat kimse kusura bakmamalıdır.

Yeri geldi, çıtlatıvereyim; geçenlerde bir internet sitesindeki "Canım Türkiye'min güzel insanları, bakınız neler yapıyorlar" faslından bir araya getirilmiş tuhaf ve komik fotoğraf albümlerinden birini çevirirken gözüme dikkat çekici bir fotoğraf ilişti; Aa, bir namazgâh! Belli ki yayla yerinde dört tarafı duvarla çevrili bir namazgâh ama mihrap duvarının iki kenarında iki uzun minaresi bulunan bir namazgâh. Namazgâhlarda minare olmuyor; onun yerine yerden hafifçe yükseltilmiş bir müezzin mahfili o işi görüyor. Merak ettim, araştırdım, meğer sevgili Gümüşhane'mizin Kürtün ilçesi sınırları içindeki Kadırga Yaylası'ndaymış bu sevimli namazgâh. Herhalde ömründe namazgâh kelimesi duymamış bir fotoğraf editörü, onu komik bulmuş olacak ki, "Canım Türkiyem" albümünün arasına katıvermiş.

Minareler fazla mı ne? Haydi yayla yeridir, uzaktan duyurması kolay olur diye bir minare yapılmasının hikmetini anladık ama ikincisi biraz israfa girmiyor mu aziz Kadırgalı hayırsever kardeşlerim, ne dersiniz?

Fakat yine de bravo yahu; pek sevdim, pek beğendim.

Ey hayırseverlerimiz, sevgili cami yaptırma derneği âzâları; câmi yapıyorsunuz, Allah razı olsun; ara sıra da denk gelen yerlere namazgâh yapsanız, bu güzel ve hayırhah geleneği ihyâ etseniz olmaz mı? Nereden baksanız bir namazgâh, siz bilemediniz onbeş günde yapılıverir, yapı maliyeti ise sudan ucuz yahu!

Yıllarca önce bir üniversitemize cami yapılmış, avlusunun düzenlenmesi işi müzakere edilmekteydi. O zaman bu fakirin aklına şöyle bir fikir geldi, dedim ki cami yaptırma derneği mensubu arkadaşlara,

-Camimiz vakit namazları için çok büyük, cuma namazları için ise yetersiz kalıyor. Gelin, fazla para harcamadan arka avlunun bir kısmını açık namazgâh olarak düzeltelim, üzerine gölgeliklerle açılır kapanır bir ucuz sistem koyalım. Etrafına tez büyüyen dalı budağı-gölgesi ziyade ağaçlar dikelim. Cennet bahçesinden bir bahçe olsun. Namaz kılanlar yedi ceddinize dua etsin; ne dersiniz?

-İyi olur, hoca, yapalım, edelim denildi; bu fakir, sanki çok anlarmış gibi kareli kâğıt üzerine taslak çizimler geliştirmeye koyuldu fakat lâf orada kaldı. Bir namazgâhımız olamadı. Olsaydı en azından gençlere, "Bakın bu namazgâhtır, kadim bir İslâm geleneğidir; pek tatlı, pek isabetli, pek lezzetli, üstelik masrafsız bir hayır kapısıdır" diyebilecektik...

Geleneğin kırılışı böyle bir şeydir işte; kırda bayırda, piknik yerinde, tenezzühte, insanların günübirliğine hava almaya geldiği yerlerde kapalı bir mescid ya vardır ya yoktur ama namazgâh kesinlikle bulunmaz. Vâkıa Müslümanlar için gam değildir. Yer temiz ise kıbleye teveccüh edip tek başına veya cemaatle vakitlerini edâ ederler; namazgâh olmasa da olur ama olsa daha güzel olacağına şüphe yoktur.

Böyle yerlerde cemaatle kılınan namazların tadı, bayram çorbası gibidir, kolay unutulmaz, zihinde iz bırakır, güzeldir.

İmdi gelelim, asıl fotoğrafın, yani Gelibolu namazgâhının hikâyesine.

Efendim, yanda gördüğünüz fotoğraf II. Abdülhamid Han'ın vaktiyle çektirip Yıldız arşivinde topladığı muhtelif memleket fotoğraflarından oluşan albümlerinden birinin arasından çıktı. Eksik olmasın Yitik Hazine yayın editörü Salih Gülen kardeşim, bu güzel fotoğrafı yayınlamam için lütufkâr davrandı.

Altındaki eski yazı ibârede şunlar yazıyor: "Gelibolu'da namazgâh nam mahalde kâin deniz fenerinin resmidir." Farkedeceğiniz üzere namazgâh yer adı olarak geçerken deniz feneri filmin esas aktörü rolündedir. Bizim için mahzuru yok. Her ikisini de zevk u şevk ile seyrediyor ve eski tâbir ile resmen ve alenen "Gel keyfim gel" diye haykırıyoruz. Keyiften kendinden geçmek böyle bir hâl olsa gerektir; nasıl olmasın ki, Türkiye'nin en manzaralı, en havadar, en sâkin köşelerinden birinde, bir masaldan çıkıp da oracığa konuvermiş intibâı veren şirin bir deniz feneri; yüksekliği 15 metre civarında da olsa demek ihtiyaca karşılık verebiliyordu, hemen ona bitişik "Nohut oda bakla sofa" neviinden bir bekçi kulübesi. Fener bekçisinin nerede ikamet ettiğini artık merak etmiyoruz, o şanslı ve tabii şanlı Osmanlı memuru, orada, o şirin, o güzel, o kutu gibi tek göz evciğinde oturuyor, ara sıra yalnızlık hissine kapıldığında ya "evrâd"ına eğiliyor, ya Mesnevî-i Şerif'ten, Kısas-ı Enbiyâ'dan leziz bir bahis açıp, kuş sesleri, taze bahar çiçekleri kokuları ve Çanakkale Boğazı'nın efiltileri refakatinde imrâr-ı vakt eyliyor, bu gibi güzel havalarda, fenere hemen -mübalağasız!- bir adım mesafedeki namazgâha geçip vaktin borcunu ödeyiveriyordu.

Ah, ne talihli bir adam olmalıdır o...

Efendim, bundan tahminen 120 sene kadar evvel çekilmiş bu fotoğraftaki deniz fenerinin yerinde hayliden beridir yeller esmekte olduğunu tahmin ediyorum, zira sizin de göreceğiniz üzre namazgahın son fotoğraflarında fener görünmüyor. Acaba ne zaman yapılmıştı, ne zaman, kim tarafından hangi maksada hürmeten yıktırıldı. Artık deniz fenerlerinde bekçi ve fenerci bulundurulmadığını, onların yerini elektronik kumandalı cihazların aldığını biliyoruz. Yine de birbirine pek yaraşan, pek de seviştikleri eski bir fotoğrafta bile ayan-beyan belli olan bu iki eserin beraberliği, seyrine doyulacak gibi değil.

Peki, namazgâhın hikâyesi nedir?

Arzediyorum: Namazgâh 1407 yılında (Dikkat, Fetih'ten bile önce!) Beşe oğlu İskender Bey tarafından, sefere çıkan bahriye tüfenkçileri (yani Azepler için) yaptırılmış. Son zamanlarda ayakta kalan duvarlara yazılar yazıp tahribe yeltenen birkaç kendini bilmez yüzünden eser, Vakıflar tarafından MOBESE kamera sistemi kurulmak suretiyle korunma altına alınmış bulunuyor. Bu iyi bir haberdir; bundan daha iyi haber ise -işe yarasın yaramasın fark etmez- hemen yanıbaşına eski fenerimizin fotoğrafta görüldüğü esaslar üzere yeniden inşâ edilivermesi olacaktır. Bu yeni duruma Çanakkale Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nun hevesle olur diyeceklerini pek zannetmiyorum ama bir ümit; belki fotoğraftaki güzellikler kalplerini yumuşatır.

Namazgâhları, fotoğraftan da olsa sevelim, fırsat bulursak ihyâ edelim, çünkü namazgâhlar bana Resul-i Ekrem'in şu sözünü hatırlatır hep:

"Bana yeryüzü, sebeb-i taharet ve mescid kılındı."

***

 

MİNARESİ FAZLA GALİBA

Merak ettim, araştırdım, meğer sevgili Gümüşhane'mizin Kürtün ilçesi sınırları içindeki Kadırga Yaylası'ndaymış bu sevimli namazgâh. Herhalde ömründe namazgâh kelimesi duymamış bir fotoğraf editörü, onu komik bulmuş olacak ki, "Canım Türkiyem" albümünün arasına katıvermiş. Minareler fazla mı ne?

***

 

FENER YIKILMIŞ AMA MİHRAP AYAKTA

Bizim şirin deniz fenerinin başına bir şeyler gelmiş; yerinde görünmüyor fakat çok şükür namazgâh sapasağlam ayakta duruyor.

***

 

GEL KEYFİM GEL

"Gelibolu'da namazgâh nam mahalde kâin deniz fenerinin resmidir." Fark edeceğiniz üzere namazgâh yer adı olarak geçerken deniz feneri filmin esas aktörü rolündedir. Bizim için mahzuru yok. Her ikisini de zevk u şevk ile seyrediyor ve eski tâbir ile resmen ve alenen "Gel keyfim gel" diye haykırıyoruz.

ZAMAN  

YAZIYA YORUM KAT