1. YAZARLAR

  2. MUSTAFA ATAV

  3. Mutluluk Bizim Neyimize
MUSTAFA ATAV

MUSTAFA ATAV

Yazarın Tüm Yazıları >

Mutluluk Bizim Neyimize

A+A-

Yıllar önce bir arkadaş gurubuyla hiç tanımadığımız yaşlı bir amca ve ailesi ile merkeze uzak köyün birinde muhabbete durmuştuk. Başka zamanlarda ve başka yerlerde de bu tür sohbet/muhabbetler gerçekleştirdiğimiz vakidir. Kabul edelim ki onlar yaşayan tarihtir ve birçoğu bizim övünüp durduğumuz kitap okumalarını gerçekleştirmeseler bile aslında hayata dair ayaklı birer kütüphanedirler. Aynı zamanda tecrübe, birikim sembolleridir ve istenirse anlattıklarının satır aralarında, kendi hayatımızı tecrübe edilmiş zeminlerde biçimlendirmek niyetiyle çok şeyleri yakalamak mümkündür. Önemserim o yüzden bu tür karşılaşmaları ve muhabbetleri ve pür dikkat dinlerim anlatılanları. Keşke şimdiki nesil de bunun farkında olabilse. Öyle ya yarının (en) yaşlısı olmaya şunun şurasında ne kaldı ki?!!

Böyle giderse yarın kim dinleyecek ki bizi,bizim gibileri?!!

Latife bir tarafa, yaşlı çiftin sadece yaz ayları için olsa da gölgelendikleri barakada yattıkları yer, mutfak ve tuvaletleri iç içeydi. Yatak olarak kullandıkları yer, rivayetlerde tarif edildiği şekliyle Allah Resulünün yatağının sanki benzeriydi. Yatıya misafir kabul edecek durumları yoktu belki; ama olur ya, konup gidecek misafir gelirse diye tabak/çanak/bardak nevinden her şey bol miktarda vardı. Selam vermemizin hemen akabinde amcamız çalı çırpı ile semaveri kaynatmaya başlamıştı bile. İçinde kimyasal olmayan suyla demlenmiş çayımızı içerken bir yandan da konuşuyorduk.

Tatlı ve sevecen yaşlı bir karı kocaydılar. Onlar da belki uzun zamandır yalnız kalmanın hırsını bizden çıkarmak istercesine konuştukça konuşmak istiyorlar, hemen ayrılmamamız için gerekirse bir çay daha demlemeyi, aç isek Allah ne verdiyse ikram ederek yemeye kalmamızı arzu ediyorlardı. İkramlarına tamam dediğimiz anda şıpınişi sofra kurmaya dünden razı yaşlı teyze, eşiyle o kadar mutlu bir tablo veriyordu ki doğrusu gıpta etmiş, imrenmiştim.

Şehirden uzak bir köy, çoluk çocuk yanlarında değil, konu komşu, hısım akraba yok.

Kasabaya ayda bir ihtiyaç görmeye gidiyorlardı o kadar. Elektrik ve ona bağlı teknolojik gereçler, televizyon yok, sadece çakaralmaz pilli bir radyo…

Dünyada neler olup bittiğini sık sık pillerini değiştirmek zorunda kaldıkları radyodan/ajanstan duyabildikleri kadardı, öyle diyorlardı çünkü.

Ve söyleyeyim mi, onlar mutluydular!

Onlarla konuşurken kendi durumumuzu düşünmüştüm sürekli.

Kalabalıklar arasında, eş/dost, konu/ komşu, hısım/ akraba ve teknolojik imkânların kuşattığı bir vasatta yaşıyorduk ama mutlu değildik birçoğumuz.

Ama dağın başında, bir köyde ahir vakitlerinde iki yaşlı insan…

Ve dediğim gibi mutluydular!

Herhalde söylemedim, kendilerini bu denli uzun yaşatan ve nimetler veren Rablerine sık sık  hamd ediyorlardı. Seccade bir köşede üzerinde namaz kılınmayı bekliyordu, hem de özenerek katlanmış bir vaziyette.

Onlarla konuşurken dünyanın gerilim içinde olduğundan, Türkiye siyasetinin insanı hiçe sayan bir tarzda geliştiğinden, siyasetçilerin kendilerine oy verenleri kandırdıklarından, insanları yok paraya mahkûm edip köleleştirdiklerinden ve özellikle Müslümanların özgürlük alanlarını daralttıklarından, namaz kılanlardan hoşlanmadıklarından, ahlaksızlığın gemi azıya almış bir şekilde çoğalıp çıplaklığın meşrulaştırıldığından ve daha bir dolu şeylerden bahsetmiştik.

Zamanın çoğunu uzak bir köyde yaşamak zorunda kalan, kasabaya/şehre inmenin lüks addedildiği, haberleşme ve enformasyonun yok denecek kadar az olduğu bir yerde ikamet eden insan-lar-la konuşulacak şeyler miydi bunlar?

Çok şeyler biliyoruz ya, konuşmalıydık ve anlatmalıydık o sevimli, ikram sever, cümlelerinin başı ve sonunda sürekli “Yaradan mevlamıza, rabbimize şükürler olsun!” diye dua eden insanlara!

Yine kendi kendime “Onlara fazla bilgi yükleyerek, güya sorumluluklarını hatırlatıp kendi anlam dünyalarında kurdukları mutlulukları bozmaya ne hakkımız vardı?”diye sorup düşünmedim değil.

Onları mahkûm etmek kolay kendi söylemlerimizle…

Ama bir yandan da içimde ki “Ben”e söylenip duruyordum; “Dünya yanıp kavruluyor, insanlar birbirlerine zulmediyor, adaletsizlik/haksızlık almış başını gidiyorken; Türkiye’de ve diğer Müslüman çoğunluğun yaşadığı yerlerde Müslümanlara baskı uygulanıyorken, onlar kalabalıklardan uzak bir köşede hala nasıl böyle huzurlu ve mutlu olabiliyorlardı ki?

Ne hakları vardı buna?” diye…

Fakat her şeye rağmen içimdeki “Ben” in bir tarafı “Dokunma onlara!“demekten kendini alamıyordu.

Bilenler bilir, hala bu tarz hayatı sürdüren, köyünden şehre inmemiş, dünyayı sadece köyü olarak bilen yüzbinlerce insanımız var. Dünya sadece Ankara değil, hele İstanbul hiç değil. Yaylalarda, yayla eteklerinde; şehir ve kasabaların onlarca/yüzlerce km. dışındaki köylerde yaşayan ve şimdikilerin modern denilen yaşam tarzına şahit olmamış binlerce kadın/erkek insan ve onlara ait başka dünyalar da var. Ve onlar kendi dünyalarında, başka dünyalara müdahale etmeden ve o dünyalarda neler olup bittiğine kafa yormadan yaşayıp gidiyorlar işte!

Ne güzel, önlerinde üstesinden gelemeyecekleri devasa sorunlar yok “Azıcık aşım ağrımaz başım!” diyerek hem de olanca Müslümanlıklarıyla şükrederek yaşayıp gidiyorlar kendi dünyalarında.

Ama onlar farkındalar mı bilmem, huzurları bozulacak yakında, yakın zamanda.

Teknoloji ve teknolojinin yalanlarla ve Hollywood filmlerindeki gerilimi, korkuyu aratmayacak şekilde bezedikleri haberlerle onların yaşam kalitelerini tahrip edecekler. Bu iş çoktan gerçekleşti diyenler, imkânları varsa dolaşsınlar şöyle bir. Hala bakir belde ve köylerin ve o yerlerde elindekilerle yetinip Rablerine şükrederek yaşayan insanların olduğunu görürler.

Beylik laflar edip onlara sorumluluklarını hatırlatmaya gelince, bir dönüp kendimize bakalım yeter…

Onların haberleri yok, bilmiyorlar ve o yüzden bir şey yapmıyorlar, yapamıyorlar…

Ama ya biz!

Her şeyi biliyor ve daha da bilmeye çalışmamıza rağmen neyi değiştirebildik ki?

Hala insanlar öldürülüyor, hala zulümler devam ediyor değil mi?

Enformasyonun bu denli insan psikolojisini, toplum psikolojisini bozduğu başka bir zaman dilimini bilenimiz, hatırlayanımız var mı?

Teknoloji denilen şey sanki bunun için geliştirilmiş!

Hangi gazeteyi okursanız okuyun, hangi televizyon kanalını seyrederseniz seyredin ve hangi ayaklı kütüphaneyi dinlerseniz dinleyin hep kaos, hep gerilim ve onların anlam dünyamızda oluşturduğu paradoks bizi bekliyor.

İçinde yaşadığımız vasatın gerilimleri, çözümsüzlükleri bir tarafa, sadece sözün/kalbin eyleme dökülmüş hali olan duanın( Az şey mi bu?) dışında hiçbir şekilde müdahale edemeyeceğimiz yerlerden ve alanlardan gelen kahredici haberler çaresizliğimizi, acizliğimizi yüzümüze yüzümüze vurmuyorlar mı hepten çıldırtırlar insanı.

Bazen düşünmüyor değilim, haber dinlemesek/izlemesek, telefon vs. kullanmasak, okuma sürecini ertelesek acaba ne olur diye?

Ne yaparsınız ki tavsiye edilen bir şey değil bu işte…

Okuduğumuz Kur’an eylem istiyor insanlardan, bizden…

Zulme, haksızlığa, adaletsizliğe, insan katliamına ve daha bir dolu şeytani düşünce ve eylemlere karşı tavır geliştirilmesini istiyor inananlardan.

Ama bahsettiğim o yaşlı karı kocanın bihaber yaşadıkları dünyadan biz haberdar oluyoruz da ne oluyor, eylemlerimiz bu iş için ne kadar etkili, diye sorduğumuz soru karşısında çaresizlik içinde de kıvranıp duruyoruz öylecene!

Türkiye’de: Darbeler, ihtilaller,28 Şubatlar, E-Muhtıralar; YÖK, başörtüsü, kamusal alan problemleri, yasaklar; faili meçhuller, gözgöre göre cinayetler; hırsızlık/arsızlık, yolsuzluk, kayırmacılık; zulüm, haksızlık, adaletsizlik; Güneydoğu, kürt sorunu; ekonomik dengesizlik, baskılar; ahlaksızlık, çıplaklık, gayr-i meşru ilişkiler, kuşak çatışmaları ve daha neler!

Dışarıda: Müslümanların yaşadığı her coğrafyada sıcağı sıcağına yaşanan ve uygulanan zulüm; Afganistan, Filistin, Irak, Tayland(Patanililer) ve şimdi de Doğu Türkistan(urumçi) ‘da Müslüman katliamı, tehcire zorlanmalar ve yine daha neler!

Bilindiği, anlaşıldığı ve dahi görüldüğü gibi kötülük, kolluk kuvvetleriyle, onu destekleyen yazılı ve görsel medyasıyla, oralarda insana yapılan haksızlığı ranta dönüştürün yalakacı köşe aydınlarıyla, insanı/Müslümanı teslimiyetçiliğe zorlayan iktidar kazanının dip yalayıcısı âlimiyle(!),  siyaseti kendi insanına zulüm aracı olarak kullanan politikacısıyla dünyada, ortalık yerde cirit atıyor.

Biz ise!..

Offf!..

Offf!..Offf!..

Böyle işte..

Çaresiz ve aciz…

Her şeyi bilmek, her şeyden haberdar olmak zorunda mıydık sanki?

Kafamız karışık vesselam!

Desem de, doğruyu öğrenmişsek şayet doğru bildiğimiz yolda yaşamaya devam…

Dağda, kırda, bayırda, hiçbir şeyden habersiz mutlu olmak bizim neyimize?

Sahi o yaşlı amca ve teyzeden niye bahsetmiştim ki ben?!!

YAZIYA YORUM KAT

8 Yorum