1. YAZARLAR

  2. Halil Berktay

  3. Mutlakiyeti de, parti diktasını da aşıyor
Halil Berktay

Halil Berktay

Yazarın Tüm Yazıları >

Mutlakiyeti de, parti diktasını da aşıyor

A+A-

Girit’ten Türkiye’ye, geçmişten bugüne döndüm –ve fikir silsilesi olarak, biliyorum tabii nerede kaldığımı; KCK Sözleşmesi’nde Öcalan’a “önderlik kurumu” olarak tanınan konum ve yetkilerde kalmıştım (15 Mart, Stalin aynasında Öcalan; 17 Mart, 11. madde, yani hamsi reçeli).

Tesadüf, bunlar Taraf’ta üç gün yayınlanan bir röportajda Taner Akçam’ın PKK hakkında yaptığı, doğru ve gerçekçi saptamalara denk düştü. Beklenebileceği gibi, ikimiz de derece derece kötüleme ve aşağılama taarruzlarına hedef olduk. Gene beklenebileceği gibi, bunlar asla bugün, güncel gerçeklik hakkında ne dediğimizle değil; geçmişimiz, kırk yıl önce ne dediğimiz ve yaptığımız (dolayısıyla “kim” olmuş olduğumuz ve niçin hiçbir sözümüze itibar edilmemesi gerektiği) ile ilgili şeyler. Bir düşünme aczinin ürünü. Türk milliyetçiliğinin bu açıdan da simetriği, aynadaki aksi gibi. Ermeni soykırımı gündeme geldiğinde, ABD’ye siz Kızılderililere ne yaptınız, Fransa’ya siz Cezayir’de ne yaptınız diyorlar ya. Aynı hesap. Kürt milliyetçi şiddetinin savunucuları, bana veya Taner’e, bir zamanlar sizin de kafanızda benzer şeyler vardı diye, akıllarınca cevap yetiştirmiş oluyorlar.

1960’lar ve 70’lerde yeryüzünden büyük bir sol dalga geçti. Dünyada milyonlarca, Türkiye’de yüz binlerce genç insan bu dalgada yer aldı. Marksizm-Leninizmi, ihtilâli, anormal siyaseti, “haklı savaş”ı, dolayısıyla dışa dönük şiddet kadar içe dönük şiddeti de savundu. Ben de bunlardan biriyim. Teorik saflık arayışı beni de bir süre böyle vahşi bir dogmatizme götürdü. İyi niyet bizi kurtarmaz. “Cehenneme giden yol iyi niyetlerle döşelidir.” Bir kuşağın genç aydınları olarak, kendimize çok yabancı işlere girdik. Pislik bizim de pisliğimiz oldu.

Ne ki, madalyonun bir diğer yüzü de var. Ben ve benim gibi eski solcular, tam da solun iç gerçekliğini bu şekilde yaşadığımız içindir ki bir ahlâk ve vicdan edindik. Bugün çıkıp hem teori, hem pratik açıdan ağırlıklı, can acıtıcı eleştirilerde bulunabiliyoruz. Pétain’in Vichy rejimine karşı Fransız Direnişi bağlamında Eluard’ın söylediği gibi, Biz utancı yenmek için utanca güvendik. Daha net belirteyim; biz kendimizi tanıdığımız içindir ki, PKK’nın da ruhunu okuyabiliyoruz. Fakat açıkçası, öyle bazı yönleri var ki, bizim akıl ve havsalamızın dışında kalıyor.

İşte hele o yönler hakkında, ne derseniz deyin beni susturamazsınız. 22 yaşımdaki değil, 80’lerin ikinci yarısından beri neredeyse otuz yıldır demokratik bir solu savunan 60’lık halimle, şu soruyu tekrar tekrar soracağım : KCK Sözleşmesi Genel Organlar bölümünde bir 11. madde var ki, Öcalan’ı tek başına en yüksek “organ,” başka her şeyin ve herkesin üzerindeki “önderlik kurumu” diye tanımlayıp mutlak karar yetkisiyle donatıyor. Bu, nasıl bir ideolojik çerçeveye aittir ? Böyle bir anlayış, tanım ve uygulama, görülmüşse tarihin ve dünyanın neresinde görülmüş ? Herhangi bir tür sol ve solculukla ilgisi var mı ?

Oryantalist bir deyimle “Doğu despotizmi” ya da 17. ve 18. yüzyılların Avrupa mutlak monarşileri, buna uygun bir çerçeve sanılabilir. Lâkin onların Fatih’leri, Kanunî’leri, Cengiz’leri veya “devlet benim” diyen XIV. Louis’leri varsa (ve bu anlamda, kafa aynı kafaysa) da, bunu yazıya döken anayasaları yok. Hükümdar fiilen hükümdar. Hiçbir yerde “organ” ve “önderlik kurumu” olarak tanımlanmıyor.

Kruşçev’in 1956’da, SBKP’nin ünlü 20. Kongresinde kullandığı deyimle “kişi kültü” veya “kişiye tapma kültü”ne, evet, 30’lardan başlayarak komünist parti ve rejimlerde de çok rastlanıyor. Ama bu da, teorisi yapılan ve hukuka giren bir şey değil. Devlet (“işçi sınıfı diktatörlüğü”) toplumu disiplin altına alıp hızlandırılmış bir kalkınmaya zorluyor. Tâyin edici iktidar kertesi bu süreçte habire daha merkezîleşiyor ve daha yukarıya, en tepeye taşınıyor. Sırasıyla tek partide, kongrede, merkez komitesinde, politbüroda, politbüro daimî komitesinde, nihayet genel veya birinci sekreterde ya da başkanda yoğunlaşıyor. Bu lider (biraz kendi kişiliğine de bağlı olarak) gene fiiliyatta karşı durulmazlık peydahlıyor.

Ne ki, Sovyetler Birliği’nde de, Çin’de de, diğer Doğu Avrupa veya Güneydoğu Asya “halk demokrasileri”nde de, rejimin aslî karakteri kesinlikle bir “kişi diktatörlüğü” değil, daima “parti diktatörlüğü.” Olanca efsanesi, her yere asılan portreleri ve bilmem kaç ciltlik “toplu eser”leriyle lider, son tahlilde hep partinin lideri; meşruiyetini partiden alıyor.

Örneğin ne kadar dediğim dedik olurlarsa olsunlar, Stalin’in, Çavuşesku’nun veya Enver Hoca’nın partiyi feshetmeleri düşünülemez(di). Buna en fazla Mao yaklaştı, “Büyük Proleter Kültür Devrimi” sırasında –ÇKP’nin sekizinci kongresinde seçilmiş Merkez Komitesi ile Liu Şaoşi ve Deng Siaoping etrafında toplanan çoğunluğunu “sağcı” diye hiçe sayarak. Ama o dahi bütün partiyi tasfiye etmeyi aklından bile geçirmedi, geçiremezdi. Hani, 1453’ten sonra Papa’nın II. Mehmed’e mektup yazıp Hıristiyan olmaya çağırdığı, Fatih’in de (hem Batı hem Doğu Roma imparatoru olmak uğruna) güya bunu evirip çevirdiği rivayet edilir ya. Aslında imkânsızdı(r) tabii, çünkü Konstantinopolis’i almışlığının prestiji ve karizmasına karşın, İslâmiyetten vazgeçmek olanca meşruiyetini derhal yitirmesi anlamına gelir(di).

Mao ve Stalin gibi en güçlü komünist liderler için de, (teorinin hayat verdiği) parti ve (partinin kendinde meczedip taşıdığı) teori ile ilişki böyle bir şeydi. İktidarın olmazsa olmaz temeli, köşe taşıydı.

TARAF

YAZIYA YORUM KAT