Mutabakat Mı Eleştiri Mi, Fikir Mi Tahkir Mi?

05.07.2008 23:13

Ali Değirmenci

I

Haksöz dergisinde başlayıp Haksöz sitesinde oylumlu bir şekilde devam eden “ehven-i şer” merkezli yazı ve yorumlar; hem güncelliğini hiç kaybetmeyen bir konunun canlı bir şekilde çeşitli boyutlarıyla ele alınmasını sağlamış hem de Müslümanların ilmi konularda belli bir düzey ve saygınlığı gözeterek tartışabilmelerinin ciddi bir göstergesi olarak temayüz etmişti.

Bu konuya yazı ve yorumlarıyla katılmamalarına rağmen, farklı çevrelerden kişilerin de sitedeki yazı ve tartışmaları ilgiyle izlediklerini, tartışmayı kendi öbeklenmeleri içinde de bir şekilde devam ettirdiklerini, içselleştirip gündemlerine taşıdıklarını biliyorum. Kolektif bir çaba, müşterek bir düşünme ameliyesi de bu eksende filiz vermekteydi yani.

Ancak bizde her güzel ve hayırlı sa’y, çok çabuk ve sevimsiz sayılabilecek bir şekilde tüketilmeye mahkûm adeta. Nitekim bu konuda da bir kırılganlık ve bıkkınlıkla karşılaşmamız çok uzun sürmedi. Güzellikleri kendi ellerimizle budamaya çok düşkünüz biz. Marazî hatta psikolojik sıkıntılarla bütünleşmiş yaklaşımlara hemencecik evrilmekte çok mahir olduğumuz bile söylenebilir.

Müslümanların, mizaç ve meşrepleriyle bütünleşen kişilik özelliklerinin, kimi zaman her türlü değer ve bağlılığın önüne geçebildiğini söylemek bir abartı sayılmamalıdır. Tarihte de bunun çok sayıda örneği vardır günümüzde de. Siyasal, düşünsel hatta dinsel tutum ve tavırlara hamledilen birçok olumsuzluğun kökeninde, bünyemizde yer etmiş ve kendi bilincimiz tarafından görülüp algılanması imkânsız hâle gelmiş bazı yerleşik kabuller, saplantılar, duygusal temayüller ve norm haline gelmiş kişilik kodları dal budak salarak düşünce, inanç dünyamıza ve yapıp etmelerimize fazlasıyla sirayet edebilmektedir. Böyle bir vasatta kardeşlik hukuku da kolaylıkla ihlal edilebilmekte, ipin ucu kaçırılarak “mızrakçılık” bile yapılabilmektedir.

“İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı.” demiş şair. Dışarıdan bakan birisi, bu işlerin dahası İslâm’ı öğrenip kavramanın, onu özümseyip yaşamlaştırmanın ne kadar zor olduğunu düşünecektir ister istemez. Bizim bildiklerimizin binde birini bile bilmeyen, okuma yazması olmayan, entelektüel birikim yönünden belki de dünyanın en geri bölgesinde yaşayan insanlar bu dini anlamış, sosyalleştirmiş ve Allah’ın övgüsüne mazhar olacak işler yapabilmişlerdi oysa. İslam’ın mesajının en önemli boyutlarından biri de bir “kişilik yücelmesi” gerçekleştirebilmesi, sevgisizlikten üşüyen insanların arasında ürün veren bir muhabbet yumağı (hububatla muhabbetin aynı kökten geldiğini hatırlayalım) oluşturabilmesi ve belli bir süre için de olsa somut ve eşine çok az rastlanabilecek bir kardeşlik algısına can vermesidir. Bütün bunlar yitirildiğinde, hortlayan cahili refleksler ve endazesini yitirmiş kişilik bozulmaları eşliğinde, Allah’ın ipine sımsıkı sarılan eller zamanla birbirine kılıç çekmeye başlamış ve “İslam tarihi” denilen olgu, kimi dönemlerde adeta bir kan gölünün içinde biçimlenmiştir.

Ürün vermeyen, kendisi için istemediğini kardeşi için de istememeyi şiar edinmeyen, Müslümanlığını muhkem bir kardeşlik bağıyla pekiştirmeyen kuru bir “sevgi” ya da “dostluk” algısı kötürümdür, kırılgandır, tehlikelere fazlasıyla açıktır. İlmi eksiklik ve yetersizliklerimizi zamanla giderebiliriz belki; fakat kişiliğimize yapışan olumsuzlukları tedavi etmek sanıldığından çok daha zordur. Aynı şekilde bir dini ve dolayısıyla İslâm’ı, temel özellikleriyle / bir insana yetecek kadar anlayıp kavramak hiç de zor değildir. Zor olan, onun imrenilecek düzeyde örnekliğini gerçekleştirmek, yaşadığımız çağda Allah’ın razı olacağı bir tanıklıkla insanlık için bir çekim merkezi haline getirmek, birbirimize karşı şefkatli ve merhametli, kâfirlere, zalimlere ve zorbalara karşı izzetli ve kavi bir hat oluşturabilmektir.

II

Sevincimizi kursağımızda bırakan, ay’ı bırakıp parmağa odaklanan; hatta bir çuval inciri berbat etme olumsuzluğuyla örtüşen tutum ve yorumlar, insanın duyarlılığını ister istemez kışkırtmakta ve sorumluluklarımızın ne olduğu konusunda da bizi hem tereddüde boğmakta hem de can sıkıcı bir konuda bizi bir tanık olarak vebal altında bırakmaktadır. Susup izlemek incitmekte, aynı zamanda müdahil ya da taraf olmaya çalışmak da omzumuzdaki yükü artırmaktadır. Bu satırlar, önemsenmesi gereken bir ilmi çabayı izleyip desteklerken, yapılan kimi yorumların ve ileri sürülen görüşlerin, dahası bütün bunlar yapılırken takınılan tavır ve benimsenen üslubun üstümüze boca ettiği eziklik / hayal kırıklığı altında, yaşadığımız ülkenin en ciddi ve en çok izlenen sitelerinden birini düzenli takip eden bir okuyucu sorumluluğunu yerine getirme endişesi olarak okunmalıdır.

Sitede ve yüz yüze görüşmelerimizde kimi kardeşlerimizin, gösterilen cehdi “Slogandan başka bir şey değil bunlar! Dünyayı tanımadan işkembeden atıyor bunları yazanlar! Siz ulemadan ya da İran’dan iyi mi bileceksiniz! Bütün bunlar, tağutların ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey değil! Yine mi aynı şeyler!” türünden, iki ayrı uçta gidip gelen yaklaşımları, en azından verilen emeğe haksızlık. Kullanılan kimi sözcük ve ifadeler ise, son derece yakışıksız. Tarihte ve günümüzde her türlü alçaklığı yapanlara karşı çığlıklarını yutkunan; hatta neredeyse çürük bir saygı halesi içinde konuşanlar; iş gayretli Müslümanları değerlendirmeye geldi mi uluorta konuşmayı, belden aşağı vurmayı, karalamaya ve küçümsemeye yönelmeyi hiç de yadırgamaz oluveriyorlar.

III

Mehmed Kürşar Atalar’ın sitede yayımlanan yazısı ise açık söyleyelim ki bütün bunların üstüne tüy dikmiş gibi oldu.

Atalar; zeki, üretken bir isim. İyi okuyan, titiz çalışan ve ufuk açıcı tezlere ulaşabilen bir yazar. Yazdıklarını şimdiye kadar hep önemsemiş, ilgiyle ve istifade ederek izlemişimdir.

Bazı konu ve kavramlarda çekinceleri hatta kimilerinin gözünde ‘takıntıları’ olduğunu biliyorum. Agresif ve polemikçi bir yönünün olduğunu da. Ama görülen o ki, o bu özelliklerinden şikâyetçi değil; azaltmak şöyle dursun tahkim ettiği anlaşılıyor bu tür yaklaşımlarını. Kendine özgü bir “eleştiri” anlayışı da var. Bunu önemsediğini, eleştirilmekten mutluluk duyacağını da ısrarla belirtiyor. Ben de bu belirlemeden cesaret alarak işin yordamıyla ilgili bazı ayrıntılara değinmek istedim açıkçası. Yeri geldiğinde “duygusallık”ı ve “kardeşlik hukukunu / eleştirel iyi niyet”i elden bırakmamaya çaba göstererek.

Atalar’ın yazısında bir “tez” filan yok ne yazık ki. Mehmet Pamak’ın yazılarından hiç de aşağı kalmayan bu “uzun metrajlı” yazı, son derece öznel ve agresif. İlgili yazara gönderilmesi gerekirken yanlışlıkla sitede yayımlanmış “hormonlu bir polemik metni” gibi duruyor. Keşke günlerdir tartışılan konuyla ilgili kendi ilmi yaklaşımlarını, görüşlerini paylaşsaydı okuyucuyla yazar. Yahut asıl konuyla ilgili bir tasrih gayreti içinde olsaydı. Kuşkusuz, anlamlı ve zenginleştirici bir katkı olurdu bu. Sonuçta sitede yayımlanan yazı birçok okuyucuyu ilgilendirmediği ve onlara konuyla ilgili bir katkı sağlamadığı için, “Müslümanlar işte hep böyle birbirlerini yemekle meşgul, şöyle bir zamanda ‘kasıntı’ tavırlar eşliğinde uğraştıkları şeylere bak!” hayıflanmasıyla karşılık bulmaya başladı.

Daha ilk bakışta yazının başlığı bile son derece itici, sevimsiz. Aynı zamanda başlığı oluşturan belirleme de hem yanlış hem de ürkütücü. Tam cepheden bir karşı-tavır bu, nezaketten de yoksun.

Mutabakatlarımızın üzerine titremeliyiz oysa. Özellikle üçüncü kişilere, kamuya, Müslüman camiaya açık tartışmalarda mutabakatlarımızın altını çizerek konuşmalıyız hatta. Bunun sayılamayacak kadar çok yararı vardır.

Sonra şu ifadeleri, hem de Mehmet Pamak gibi kendimizden en azından yaşça büyük bir Müslümana cevap yetiştirirken kullanmak ne kadar anlamlı ve doğrudur acaba: “reddiye döşenmiş”, “belki ithamları demek daha doğru olacak”, “o sizin sorununuz”, “pardon ‘paslaşın’ diyecektim”, “komik bir çıkarımda bulunuyorsunuz”, “bu tür yanlışların, ciddi bir tahlil zaafından, siyasi bilinç eksikliğinden, genel manada derinlikli düşüncenin olmamasından vs. kaynaklandığını düşünüyorum.” Hele alıntıdaki son cümleyi farklı çevrelerden farklı kişilere okutsak, bunu M. Pamak’a yakıştıranlara gülen insanların sayısı hiç de az olmaz sanırım.

Mehmet ağabey ise, bu tartışmadaki üslubu ve tavrı ile bunu yap(a)madı. Yapsaydı, kendisi için daha iyi olurdu. Bundan sonra da yaparsa, yine ‘hatasından döndü’ deriz…” Sizin gibi yapacaksa aman kimse böyle bir şey yapmasın, eksik kalsın Allah aşkına! Böyle bir ifade normal mi? Sanırsınız ki Mehmet Pamak bir çocuk da karşısında ona nasihat eden, yol gösteren bilge ve babacan bir filozof var! Mehmet ağabeyin hata yaptığını nerden çıkarıyorsunuz? O zaman bu konularda yazılıp çizilenleri son derece seviyeli, ahlâki bir tartışmaya örnek olarak gösteren yorumcuların da hepsi uyuyor ya da ikiyüzlü mü davranıyorlar? Sizin somut, derde deva hiçbir eleştiriniz yok ki eleştirdiğiniz için sizi kınasınlar. Yaklaşım biçiminiz, üslubunuz eleştirilmişti sadece. İlk yorumlarınızda öyle bir üslupla yaklaşmıştınız ki konuya, bazı ifadelerden ben Mehmet Pamak’ın, bu konuda bir şeyler de sen söyle, diye özellikle çağrıda bulunduğunu hatta size yalvardığını (!) sanmıştım. Ortada bir şey yokken “Eleştirinin sınırlarını, eleştirilecek kişi çizemez. Tarzını, üslubunu da o belirleyemez.” şeklindeki sözleriniz de hem havada kalıyor hem de şık durmuyor bu yüzden.

Genel okuyucu, 20 yıldır benim ‘eleştirmek için eleştiri yapan’ biri olduğumu keşfedememiş de bu keşfi yapmak Mehmet ağabeye mi kalmış? Bu cümle nedir efendim? Ne yani, Mehmet Pamak köyden yarın mı gelmiş? Mehmet abi, genel okuyucunun tırnağı bile olmaz mı yani? İnsan böyle bir cümleyi, düşmanına söylerken utanır! Eleştiri mekanizması Atalar’ın dediği gibi ‘âkil’ kişiler eliyle biçimlenseydi ve kendini denetleyecek sübaplara sahip olsaydı, kimse bu tür cümleler kuramazdı herhalde.

Yazıda sürekli dillendirilen ayrıntılardan biri de “iltifat” meselesi. Mehmet Pamak, adeta iltifat düşkünü biri konumuna düşürülmüş. Mehmet ağabeyin “mutabakatları da önemseyelim” sözü, nasıl olur böyle bir yöne çekilebilir? Siz o zaman, onu küçük düşürmek ya da ona haddini bildirmek için mi böyle bir tutum sergiliyorsunuz? “Al sana iltifat!” der gibi yani. Bu tür bir tutumdan nasıl bir “hayır” çıkabilir ki? “Durduk yerde, beni bu ithamlara cevap verme zahmetine niçin sokuyorsunuz Mehmet ağabey?! Şimdi cevap versem, polemik olacak; vermesem ithamlar gerçekmiş sanılacak. Gel de çık işin içinden.” Pek zahmet olmuşa benzemiyor. Maşallah “döktürmüş” sayın Atalar. Gene de bu zahmet için Mehmet Pamak’tan bir özür beklemesi hakkıdır! “Destan” yazmakla suçladığı Mehmet Pamak’tan hiç de aşağı kalmamış hani.

O nedenle, beni ‘esas konuya girmeden’ konuşmakla itham etmenizin nedeni, herhalde, ancak, görüşlerimi ‘özlü sözlü’ bir şekilde açıklama tarzıma intibak edememenizle açıklamak mümkün olabilir diye düşünüyorum. Yani sizin gittiğiniz yoldan ben birkaç kez gidip dönmüşsem, bu hızıma yetişememeniz benim kusurum mu?!” Bu sözlere ne buyrulur? Hayırlara vesile olan üslup, tartışma biçimi bu mudur acaba? Hem aşağılama var, hem kasıntılık ve kibirlilik hem de başkalarını salak yerine koymak! Şu sözleri, bırakın belli bir yaşa gelmiş, onca yıl yazıp çizmiş, Allah rızası için koşuşturmuş Müslüman bir şahsiyete yöneltmeyi, ‘sıradan’ bir insana söyleyin bakalım, ‘Allah razı olsun.’ mu diyecek size? En azından sizi dövmeye yeltenecektir. Test edilebilir bir şeydir bu üstelik.

Mehmed Kürşad Atalar’ın yazısında bu türden ifadelere sık sık yer verildiğini yazıya göz gezdiren herkes rahatlıkla görebilir. Üzücü bunlar. Yakışıksız. Söylenenlerin çoğunun konuyla da eleştiriyle de karşılıklı tavsiyeleşmekle de hayra ulaşmakla da çok fazla ilgisi yok ne yazık ki. Mehmet Pamak da bunları yanıtlamaktan, bunlara değinmekten âciz değildir elbette. Benim yaptığım da onu savunmak, onun adına konuşmak değildir kesinlikle! Ben olaya kıyısından köşesinden bulaştığım ve gelinen noktaya çok üzüldüğüm için yazdım bunları.

Doğruları, doğru diye bildiklerimizi doğru ve düzeyli bir şekilde aktarmak da sanıldığından çok daha önemlidir. Dost, acıyı bile güzel ve anlamlı bir şekilde söyleyen kişidir. Başka kesimden insanlara, zalimlere, zorbalara, müfsidlere yöneltmekten çekindiğimiz kimi söz ve ifadeleri birbirimize yöneltmekten de kaçınmalıyız. Yoksa kimi yanlışlar kolektif, müteselsil bir hüviyet kazanabilmektedir. Bizim söylediklerimiz de bundan berî değildir.

Benim asıl üzüldüğüm nokta, güzel, güncel ve tartışılmasında yarar olan bir konunun bir iç burkuntusuyla, hüzünle sona ermesi ya da sürüncemede kalmasıdır. Bir çuval incirin berbat edilmesidir. Atalar’ın konuyla ilgili yazısını, görüşlerini, tezlerini tartışmak yerine, tartışma biçimini tartışmak zorunda kalmaktır.

Yüce Allah hepimizi affetsin. Selam müminlerin üzerine olsun.

  • Yorumlar 13
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim