Mut'a nikahının meşruiyeti var mıdır?

09.03.2014 17:24

Saffet Köse

Mut’a nikâhı, en genel anlamıyla süreli/geçici nikâh olarak tanımlanabilir. İmâmiyye Şî’ası dışında caiz gören yoktur.

Bu mezhep ulemasına göre de mut’ada süre ve ücretin/mehrin net şekilde belirlenmesi dışında bir şart aranmaz. Sürenin alt ve üst limiti yoktur. Mehir ise son derece basit ve semboliktir. Şahit tutmak gibi bu ikisi dışında kalan ve daimi nikâhta aranan şartlar ise mut’ada zorunlu değildir, gözetilirse iyi olur.

Şiî âlimlerin konu ile ilgili yazdıkları müstakil risaleler ve kendilerince muteber kaynaklardaki bilgiler dikkate alındığında mut’anın caiz olduğuna dair ileri sürdükleri en önemli delilleri Nisâ Sûresi’nin 24. ayetidir. Bu ayeti, “O halde onlardan yararlanmanıza karşılık, ücretlerini bir hak olarak kendilerine verin” şeklinde anlarlar ve ayetteki ‘istimtâ’’ (yararlanmak) lafzının mut’aya delalet ettiğini savunurlar. Yine bu ayetle ilgili olarak Abdullâh b. Mes’ûd’un kırâatinde yer alan “kadınlardan ‘belli bir vakte kadar’ yararlanmanıza karşılık…” şeklindeki kıraati kendilerini destekleyen bir delil olarak öne sürerler. Ayetlerde kadınlarla nikâhlanılabileceğine dair mutlak ifadelere (mesela Nisâ, 4/3, 23) mut’anın da dâhil olduğunu savunurlar. Tahrîm Sûresi’nin 3. ayetini esas alarak Hz. Peygamber’in mut’a yaptığını iddia ederler. Hz. Ali’nin de Kûfe’de mut’a yaptığını ileri sürerler. Hz. Peygamber döneminde bu nikâhın var olduğunu ve neshedilmediğini iddia ederler. Şiîlere göre mut’ayı yasaklayan Hz. Ömer’dir. Onun ise böyle bir yetkisi yoktur. Yine onlara göre Hz. Ali de bunu söylemektedir. Sahabeden Abdullâh b. Abbâs da mut’a nikâhının caiz olduğuna fetva vermiştir.

Bunlar mut’a nikâhının caiz olduğunu söyleyen Şia mezhebinin görüşlerine temel aldıkları delillerdir. Bu deliller ne ölçüde tutarlıdır? Şöyle değerlendirilebilir. En güçlü delil saydıkları Nisâ Sûresi’nin 24. ayetinin böyle bir nikâhla alakası yoktur. Ayet, mehir ahkâmının bir parçasıdır, nikâh akdi yapılıp zifaf gerçekleştikten sonra kadının mehrin tamamına hak kazanacağını ifade etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’e göre akit esnasında mehir belirlenmişse kadın, anlaştıkları meblağa, mehri konuşmamışlarsa mehr-i misle hak kazanır. Nikâh yapılmış ve akit sırasında mehir belirlenmiş ancak zifaf vaki olmadan ayrılık vuku bulmuşsa kadın mehrin (müsemmâ) yarısını alacaktır (Bakara, 2/237). Şayet mehir belirlenmeden nikâh yapılmış da zifaf meydana gelmeden ayrılık söz konusu olmuşsa kadına mut’a (gönül alma kabilinden giysi vb. türünden hediye) verilecektir (Bakara, 2/236). Görüldüğü gibi ayetler mehir ile ilgili bir bütünün parçalarıdır ve birleştirildiklerinde fotoğraf tamamlanmaktadır.

“Kadınlardan yararlanmanızın karşılığı olarak mehirlerini verin…” şeklindeki tercüme de hatalıdır. Çünkü mehir, kadından yararlanmanın karşılığı değildir. Az önce geçtiği üzere kadından yararlanılmadığı halde mehrin tahakkuk ettiği durumlar da vardır. Yine mehrin yararlanma karşılığı olmadığını Kur’ân açıkça şöyle ifade eder: “Kadınlara mehirlerini herhangi bir şeyin karşılığı olmaksızın gönül hoşnutluğu içinde verin.” (Nisâ’, 4/4). 24. ayet yine mehrin cahiliye Araplarının yaptığı gibi velilerin değil, bütünüyle evlenen kızların hakkı olduğuna vurguda bulunmaktadır.

Kur’an, nikâha dair hükümleri ayrıntılı anlatır

Kur’ân-ı Kerîm, evlenme ve boşanma hükümlerini ayrıntılı şekilde belirlemiştir. Mut’a nikâhı gibi çok önemli bir konuya değinilmemesi ve ona dair herhangi bir hükmün vazedilmemiş olması Kur’ân’ın onunla ilgilenmediğinin açık ifadesidir. Ebû Ca’fer et-Tûsî’nin Ca’feriyye’nin ittifak ettiklerini haber verdiği “beyânın ihtiyaç zamanından geriye bırakılması caiz değildir ya da muhaldir” kuralı gereğince mut’a’ya izin verilmiş idiyse kendine özgü ahkâmının Kur’ân veya sünnet tarafından açıklanmasına ihtiyaç olması sebebiyle beyan gerekirdi. Çünkü bir şeyin emredilmesi ya da izin verilmesi halinde ona bağlı hükümlerin açıklanmaması edayı imkânsız kılar ki, buna teklîf mâ lâ yutâk denir. Kur’ân-ı Kerîm’in mut’aya izin verdiği iddia edildiğine göre onunla ilgili farz derecesinde zarûrî ahkâm vardır ve bunlarla ilgili nasslarda herhangi bir bilgi söz konusu değildir. Bu hükümlerin Kur’ân ve Hz. Peygamber tarafından ihmal edilmiş olması az önce zikredilen kaide gereğince muhaldir. Ne var ki mut’a ahkâmını Şia’nın mezhep imamları vazetmiştir, kendi öngördükleri cevazın ortaya çıkaracağı boşlukları da yine kendileri doldurmaya çalışmışlardır.

Şia’nın ucûr kelimesini sadece mut’ada kullanılan mehre özel kabul etmesi de tutarlı değildir. Aynı kelime Kur’an’da mehir anlamında kullanılır ve Hz. Peygamber’in evliliğinde de konu edilir: “Ey peygamber! Biz, mehirlerini verdiğin eşlerini sana helâl kaldık” (Ahzâb, 33/50). Her ne kadar Şîa’nın bazı kesimleri aksini iddia etse de Hz. Peygamber’in mut’a yaptığını kabul etmek ona karşı en büyük bühtandır. Tarihi olarak böyle bir şey sabit olmadığı gibi iddia edilen konuya dayanak kılınan Tahrim Sûresi’nin 3. ayetinin mut’a konusuyla bir bağlantısı yoktur.

Şia’nın Hz. Ali’nin mut’a yaptığı yönündeki iddiaları, tarihî gerçeklere aykırıdır. Zira mut’a nikâhının yasaklandığı ile ilgili hadisin ravisi Hz. Ali olduğu gibi mut’anın yasaklandığını İbn Abbâs’a bildiren de yine Hz. Ali’dir. Bu hadis Ca’ferîlerin muteber kitaplarında da geçmektedir. Ancak kendilerince çeşitli gerekçeler öne sürerek onunla amel etmemektedirler. Zeydiyye’nin imamı Zeyd b. Ali, El-Mecmû’ adlı eserinde aynı rivayeti almış ve bu sebeple Zeydiyye mezhebi de mut’a nikâhının haram olduğuna hükmetmiştir. Mut’anın yasaklandığının ve haram kılındığının ilan edilmesini Hz. Peygamber’in bizzat Hz. Ali’ye emrettiğine dair rivayetlerin varlığı da dikkate alınırsa bu husus daha da önem kazanır. Bu sebeple İbn Teymiyye (ö. 728/1328) şunu söyler: “Ehl-i sünnet Hz. Peygamber’den rivayet ettikleri konularda Hz. Ali ve diğer raşid halifelere uymuştur. Şîa ise Hz. Peygamber’den rivayet ettiği konuda (mut’a yasağı) Hz. Ali’ye muhalefet etmiş ve ona muhalif olanların görüşüne tabi olmuştur.”

Mut’ayı Hz. Ömer mi yasaklamıştır?

Bu iddia kesinlikle doğru değildir. Hz. Ömer, kendi döneminde İslam öncesi cahiliyye Araplarında uygulanan mut’anın yasaklandığından haberdar olmayanlar bulunduğunu tespit edince yasağı yeniden hatırlatmıştır. Olay budur. Burada şu soruyu da sormak gerekir: Eğer mut’a Halife Ömer’in tasarrufunda bir konu idiyse niçin Hz. Ali halife olduğunda mut’anın caiz olduğunu ilan edip insanları serbest bırakmamış hatta teşvik edip bu yönde mücadele vermemiştir? Üstelik Hz. Ali, Hz. Ömer’in danışmanlarındandır ve birçok konuda Hz. Ömer’e itirazları vardır. Hz. Ömer de bunları dikkate almıştır. Bu sebeple Hz. Ömer’in, “İçimizde en isabetli hüküm veren Ali’dir.” dediği de naklolunmaktadır. Hatta öyle ince noktalarda Hz. Ömer’e itirazları vardır ki onun; “Eğer Ali olmasaydı Ömer helâk olmuştu.” şeklinde memnuniyetini izhar ettiği bilinmektedir. Durum böyle iken Hz. Ali’nin mut’a konusunda bir itirazı bilinmemektedir.

Şiî geleneğe mensup alimler mut’anın cevazına mezhep içi ittifakı delil gösterirler. Oysa kendileri dışında kalanların mut’anın caiz olmadığına dair icmaları daha güçlüdür.

Abdullâh b. Abbâs’ın mut’ayı caiz gördüğü yönündeki rivayet de Şia’nın tutunduğu önemli delillerden birisidir. Bu konuda öncelikle şu tespiti yapmamız gerekir. İbn Abbâs’tan konu ile ilgili üç görüş nakledilmektedir. Birincisi mut’anın mutlak anlamda helal olduğu; ikincisi helalliğin zaruret haliyle kayıtlı olduğu; üçüncüsü de mut’anın haram olduğu görüşüdür. Esasen bu üç rivayet mut’anın serüveniyle yakından ilgili gözükmektedir. Birincisi, Arap toplumunda mut’anın bulunduğu ve bunun başlangıçta Hz. Peygamber tarafından yasaklanmadığı; ikincisi, bütünüyle yasaklanmadan önce bazı hallerdeki izin sebebinin zaruretle bağlantılı olduğu, üçüncüsü de kıyamete kadar yasaklanmış ve kesinleşmiş olduğudur. Bu görüşler arasında bir çelişki yoktur. Zira Nebevi metodun işleyişinden, Hz. Peygamber’in, mut’anın Arap toplumunda mevcut olması dolayısıyla aile düzeninin sağlanmasına kadar sadece ahlaki boyutuyla ilgilendiği, zaruret sebebiyle bir iki savaşta izin vererek tıpkı faiz ve içkide olduğu gibi tedricen haram kıldığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu meseleyi Hz. Peygamber’in mut’a nikâhını mü’minlerin aile ahlâkını oluşturan temel değerleri benimsediklerini gördükten sonra kesin olarak kıyamete kadar yasakladığı şeklinde değerlendirmek gerekir.

Tûsî’nin iddia ettiği gibi Abdullâh b. Mes’ûd’un kıraatinde Nisâ Sûresi’nin 24. ayetine “belli bir vakte kadar” ilavesinin bulunması mütevatir değil şâzz kıraattir ve bu tür konularda bir delil değeri yoktur. Kaldı ki Abdullâh b. Mes’ûd’un talâk, iddet ve miras ile ilgili ahkâmın mut’ayı neshettiğine dair görüşü kaynaklarda yer almaktadır. Buna göre kıraatle görüş arasında çelişki vardır. Bu tür çelişkide tutarlılığından dolayı dikkate alınması gereken, sonda bahsedilen durumdur.

Sonuç olarak Kur’ân ve Sünnet’in evliliğin kalıcılık ve mutluluk esası üzerine kurulması felsefesine rağmen Şiî gelenekte mut’a neredeyse bir iman esası gibi kabul edilmiş ve büyük teşvik görmüştür. Cinselliğin yapısında bulunan cazibeye dinin motive edici gücü de dâhil edilince mut’a uygulamasının bazı Şiî çevrelerde oldukça rağbet gördüğü anlaşılmaktadır. Özellikle Kur’ân ve Hz. Peygamber, mut’aya izin vermesine rağmen Hz. Ömer’in yasakladığı iddiası eklenince Sünnîlik ve Ömer karşıtlığı temelinde ideolojik bir zemin de oluşturularak mut’anın kökleşmesi sağlanmıştır.

Şîa dışındaki bütün mezheplere göre mut’a nikâhı caiz değildir ve caiz olduğuna dair herhangi bir delil de yoktur.

*Prof. Dr., İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi Dekanı

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim