Mustafa Kemal ve muhalifleri -3

20.02.2007 23:38

Ayşe Hür

'Çerkes' Ethem meselesinin hallinden sonra dikkatini Meclis içindeki çatışmalara çeviren Mustafa Kemal, il ve sancaklara bir tamim gönderdi ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin (A-RMHC) merkez heyetinin üyelerini sordu. Asıl amacı, 10 Mayıs 1921'de A-RMCH adında bir grup kurunca anlaşıldı. (İlk oturumda sekreterliği, ileride Mustafa Kemal'in amansız düşmanı olacak Lazistan Mebusu Ziya Hurşit yapmıştı.) Bu grup sonradan Birinci Grup diye anıldı.
Bazı kaynaklara göre 133, bazılarına göre 202 üyesi olan bu grup, kâğıt üstünde 437 üyesi olan, ama en fazla 365 kişinin katıldığı Meclis'i başından itibaren kontrol etti. (Toplantı yeter sayısı 160 kabul edildiğine bakılırsa, üye sayısı 320 sayılıyordu) Mustafa Kemal'in grubuna girmeyenler, Erzurum milletvekili Hüseyin Avni (Ulaş) ve eski Meclis-i Mebusan Reisi Celalettin Arif'in etrafında '2. Müdafaai Hukuk Grubu' adıyla toplanmaya başladı. Bazı kaynaklara göre 63, bazılarına göre 90 kişiden oluşan ekibe sonradan 'İkinci Grup' denildi.

Milli Mücadele'nin kalbi görevini yürüten Türkiye Büyük Millet Meclisi, kuruluşundan itibaren sert mücadelelere sahne oldu.

Ayrımlar
Resmi tarih yazımında 1. Grup 'devrimci, ilerici, laik, cumhuriyetçi', 2. Grup 'gerici, dinci, şeriatçı, saltanat ve halifelik yanlısı' diye değerlendirilir. Saltanat'ın 1 Kasım 1922'de 2. Grup'un desteğiyle kaldırılması bir yana, o dönemde, Mustafa Kemal dahil herkes 'saltanatçı' ve 'hilafetçi' sayılabilirdi. Çünkü, 23 Nisan 1920'de açılan Meclis'in aldığı ilk kararlarda saltanat ve hilafetin kurtarılması vurgulanırken, 29 Nisan 1920 tarihli Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nda, 5 Eylül 1920 tarihli Nisab-ı Müzakere Kanunu ve Mebus Andı'nda, 18 Eylül 1920 tarihli Halkçılık Programı'nda, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasi Kanunu'nda (Anayasa), nihayet Mustafa Kemal'in pek çok telgraf ve konuşmasında, Saltanat ve Hilafet Makamı'nın kurtarılması ve korunmasından söz ediliyordu.
Nitekim Mustafa Kemal, Ocak 1923'te İzmit'te İstanbullu gazetecilere, "Hakikatte aramızda bir prensip itilafı yok (.) sırf menfaat ve hissi şeylerden doğma bir şeydir" derken, 1927'de yazdığı Nutuk'ta da grubu şiddetle eleştirse de, bu tanımları kullanmadı. Anlaşılan ileriki yıllarda, Milli Mücadele'nin başında, İslamcı ve Saltanatçı çevrelerle kurulan zorunlu ittifakların ideolojik yükünden kurtulmak gerektiğinde, İkinci Grup 'günah keçisi' olarak kullanılmıştı.
Yakup Kadri bir yazısında, "2. Grubu temsil eden kimseler arasında fikir ve his birliği yoktur, bunlar yalnız 'muhalefet' etmekte birleşiyor" der. Ancak durum söylendiği gibi değildir. Örneğin bugün liberal çevrelerde 'Türkiye'nin Danton'u', 'Türkiye'nin ilk demokratı' olarak övülen 2. Grub'un lideri Hüseyin Avni Bey, "BMM idaresi bugün bir takım müstebit kumandanların, valilerin elindedir. Zihniyet değişmiyor, yalnız sandalye değişiyor" derken veya İstiklâl Mahkemeleri'ni savunmak için "Cepheler kan ağlarken bunlara da ne oluyor" diye soranlara "İhtilalin de bir hukuku vardır. Hüner, isyan ettirmemektir. Kanun hâkim olmalı. Şahısları hâkimiyeti payidar olamaz. Cepheleri tutacak olan kanundur, adalettir!" diye cevap verirken, Yakup Kadri'nin iddia ettiği gibi sırf 'muhalefet yapmak için muhalefet yapıyor' değildi.
Eylemleri incelendiğinde iktidarı hedeflemediği anlaşılan İkinci Grup'un hassas olduğu konuların başında 'kişi tahakkümünü önlemek' geliyordu. 2 Mayıs 1920 tarihli dört maddelik bir kanunla meclis hükümeti sistemi dolayısıyla yasama ve yürütmenin birliği ilkesi kabul edilmiş, 11 Eylül 1920 tarihli İstiklal Mahkemeleri Kanunu ile buna yasama yetkisi de katılınca tam olarak 'kuvvetler birliği' sistemi uygulamaya geçmişti.
Bunlar ve 1921 Anayasası sayesinde, Mustafa Kemal hukuken hem Meclis'in, hem hükümetin hem de Ordu'nun başı iken, fiilen de devletin başı idi. Tek kişiye verilen bu olağanüstü yetkilere ilaveten, seçimlerin iki dereceli olması ve Meclis'in çalışma usullerine ilişkin bir kanunun olmaması, rejim tartışmalarını kaçınılmaz kılıyordu. Grup, bir nevi diktatörlük olarak tarif ettiği bu durumu önlemek için, meclis başkanlığı ile hükümet başkanlığının tek elde toplanmasını ve Meclis Başkanı'nın bakan seçimlerinde aday göstermesini önledi. Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nda değişiklik yapılarak, Saltanat'ın kaldırılmasına sözle ya da yazıyla karşı çıkanların, 'vatana ihanet'ten cezalandırılmasına itiraz ise 'insanlığın fikrine, düşüncesine pranga vurulamayacağı' gerekçesini taşıyordu. Yine, 'hukukun üstünlüğü' ilkesi uyarınca, İstiklal Mahkemeleri'ne sınırsız yetkiler verilmesine karşı çıkan İkinci Grup mahkemelerin Meclis denetimine alınmasını sağladı.
Gruba yönelik bir başka suçlama, Mustafa Kemal'in, Sakarya Meydan Muharebesi (Ağustos-Eylül 1922) öncesinde Başkumandanlık makamına getirilmesine karşı çıktıkları yolundadır. Ancak bu iddia doğru değildir. Grubun itiraz ettiği konu, Başkumandanlık Kanunu ile Başkumandan'a, üçüncü kez, 'Meclis yetkilerini kullanma hakkı' verilmesi idi.
Bunun nedeni de, söz konusu tarihte, taarruz hazırlıklarının çok uzaması ve bu durumun daha ne kadar süreceğinin belli olmamasıydı. İkinci Grup, Başkumandan'ın belirsiz bir süre için tek karar verici olmasını, diktatörlük rejimi olarak görüyor, bunun Anayasa'daki 'milli egemenlik' kavramı ile bağdaşmadığını düşünüyordu. Ancak, sonuçta Mustafa Kemal'in ağırlığını koymasıyla, Başkumandanlık Kanunu üç ay kısıtlaması olmadan onaylandı, İkinci Grup hedefine ulaşamadı.

İkinci Grup'un tasfiyesi ve Ali Şükrü Bey
İkinci Grup, Lozan görüşmelerine gidecek delegeleri hükümetin değil de Meclis'in seçmesinde ısrar etti, sonuç alamadı. Musul'un anlaşma dışında bırakılmasına da karşıydılar. Bu engeller, başarılarını uluslararası arenada tescillemek isteyen Mustafa Kemal'in hoşuna gitmedi. İsmet Paşa'nın aktardığına göre Mustafa Kemal, 1921 sonu ve 1922 Martı'nda, yani iki kez Meclis'i kapatmayı düşünmüş, İnönü'nün telkinleriyle vazgeçmişti. Ancak, sahibi olduğu Tan gazetesinde Hilafet yanlısı yayınlar yapan ve Lozan görüşmelerine diplomat olmayan İsmet Bey'in katılması konusunda Mustafa Kemal'le ters düşen 2. Grup liderlerinden Ali Şükrü Bey'in ortadan yok olduğu günlerde seçim kararını almakta gecikmedi. Karar yürürlükteki 1921 Anayasası gereğince 2/3 çoğunlukla alınması gerekirken, basit çoğunlukla alınmıştı. O gece Ali Şükrü Bey'in katili olduğu anlaşılan Mustafa Kemal'in Muhafız Alayı Kumandanı Topal Osman, müsademede öldürüldü. Olayın arkasında Mustafa Kemal'in olduğu dedikoduları ortalığı sarmıştı.
Meclis'in tatile girmesinden bir gün önce, 15 Nisan'da, Birinci Grup'un oylarıyla Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nda alelacele bir değişiklik yapıldı ve Millet Meclisi Hükümeti'ne muhalefet etmek ve Saltanat'ın yeniden kurulması için kampanya yürütmek 'vatana ihanet' kapsamına alındı. Sonra Mustafa Kemal yeni milletvekillerini bizzat seçmek için Ankara'da bir seçim bürosu oluşturdu. Ankara PTT Müdürü Sabri Bey, adayların eğilimleri için bir nevi ajanlık yaparken, Teşkilat-ı Mahsusa'nın lideri Hüsamettin Ertürk, Alevi ve Bektaşi dedelerini etkilemeye çalışıyordu. Ordu ve emniyet mensupları ise ikinci seçmenlere baskı yapıyordu. (Seçimler iki dereceliydi. Halk ikinci seçmenleri, onlar da da milletvekillerini seçiyordu.) Sonuçta, yeni Meclis'in neredeyse tamamı ileride Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) adını alacak olan Birinci Grup üyeleri girebildi. Üç kişinin İkinci Grup üyesi olduğu halde Birinci Grup'tan seçildiği, ayrıca iki kişinin, Bursa'dan (Sakallı) Nureddin Paşa ile Gümüşhane'den Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey'in bağımsız olarak Meclis'e girdiği biliniyor. Meclis, 11 Ağustos 1923'te açıldıktan iki gün sonra Meclis Başkanlığı'na Mustafa Kemal'i seçti. Aynı gün Lozan görüşmeleri yüzünden İsmet Paşa ile çatışan Rauf Bey başbakanlıktan çekildi. Mustafa Kemal'in yakın arkadaşı Ali Fethi (Okyay) Bey başkanlığındaki yeni hükümet, İkinci Grup'un muhalefet ettiği Lozan Barış Antlaşması'nı 23 Ağustos 1923'te onaylayarak Mustafa
Kemal ve ekibini büyük bir dertten kurtardı.

İstiklal Mahkemeleri

Vahdettin, Osmanlı İmparatorluğu'nun son padişahı olarak görev yapmıştı.

İkinci Grup'un önlemlerine rağmen, savunucuları tarafından 'Devrim Mahkemesi' diye tarif edilen İstiklal Mahkemeleri, Cumhuriyet'in ilk yıllarında, rejime muhalefet edenlerin korkulu rüyası olarak görevlerini başarı ile ifa etti. İstiklal Mahkemeleri, yargılama usulleri açısından hukuk ilkelerine uymuyorlardı. Çünkü, üyeleri hukukçu olmayıp, meclis içinden seçilen mahkemeler verdikleri kararlardan sorumlu değildi. Kararın verilmesi için delile gerek yoktu. Avukat tutmaya bir engel olmadığı halde, pratikte hemen bütün davalar avukatsız yürütüldü. Kararlar hâkimlerin vicdani kanaatine göre verilirdi ve temyiz edilemezdi. Verilen cezalar (idam dahil) derhal infaz edilirdi.
1920-1923 döneminde görev yapan 14 ilk dönem İstiklal Mahkemesi, esas olarak 'casusluk', 'bozgunculuk', 'asker kaçakları', 'eşkıya', 'saltanat yanlıları' ve 'isyancılar' ile mücadele etmek için kurulmuştu. Bu mahkemelerde, 29 Nisan 1920 tarihli Hıyanet-i Vataniye Kanunu'na (ve bu kanunda 15 Nisan 1923'te yapılan değişikliğe) dayanarak, toplam
59.164 kişi yargılandı, bunların 41.678'ine çeşitli cezalar verildi. 1054 idam cezası infaz edildi. Divan-ı Harbi Örfi (Sıkıyönetim) mahkemelerinde yargılanan ve ceza görenlerin sayısı ise bilinmemektedir.

Saltanatın kaldırılması
Saltanatın ilgası, 'gök gürültüsünü andıran alkışlar arasında'
'oybirliği'yle kabul edildi. Ziya Hurşit'in karşı oyu görmezden gelinmişti


Saltanat'ı kaldırma fikrini Meclis'te ilk telaffuz eden sanıldığı gibi Mustafa Kemal değil, Birinci Grup üyesi Antalya mebusu Rasih (Kaplan) Efendi'dir. Önerge, Mustafa Kemal'e karşı ölçüsüz eleştirileriyle bilinen Rıza Nur tarafından hazırlanmış, "Mustafa Kemal bir gün sultanlık ve halifelik yetkilerini kullanmaya kalkar" korkusunu içlerinden bir türlü atamayan İkinci Grup üyeleri tarafından imzalanmıştı. Mustafa Kemal ise, önergeye imzasını koyan 80. milletvekili idi. 81. imza birçok kaynakta İkinci Grup'un lideri diye anılan, aslında 1. Grup'a yakın duran Rauf Bey'e aitti. Mustafa Kemal tarafından Nutuk'ta 'Saltanatçı' diye itham edilen Rauf Bey, önergeyi imzalamakla yetinmemiş, "Padişahlığın lağvı cümlesi zayıftır Bunu şiddetlendirelim" diyerek tadil de ettirmişti.
Bir günlük aradan sonra, 1 Kasım'da, saat 6.45'te başlayan oturumda, İkinci Grup lideri Hüseyin Avni Bey ve 25 arkadaşının verdiği önerge ile "Saltanatın ilgasından sonra Hilafetin korunması" yolundaki ifadelerin eklenmesine Mustafa Kemal itiraz etmedi.
Ancak 23 kişilik komisyon, Mustafa Kemal'in, Halifeliğin ve Sultanlığın tarihine ilişkin gece yarısına dek süren uzun konuşmasından sonra bile önergeye son halini veremeyince, iki gündür mutat akşam yemeklerini kaçırdığı için sinirleri iyice gerilmiş olan Mustafa Kemal'in bir sıranın üstüne çıkarak "...Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir" şeklindeki ünlü nutkunu attığı bilinir.

Tehdit ve sonuç
Tehdit işe yarayacak, gece saat üçte de yine toplanan Meclis, Birinci Grup adına Mustafa Kemal, İkinci Grup adına Hüseyin Avni Bey'in lehte konuşmalarını takiben Saltanatın İlgasını 'gök gürültüsünü andıran alkışlar arasında' (daha sonra İzmir Suikastı dolayısıyla asılacak Birinci Grup'un ilk sekreteri, Lazistan milletvekili Ziya Hurşit Bey'in karşı oyunu görmezden gelerek) 'oybirliği' ile karara bağlayacaktır.

RADİKAL

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim