Müslümanların ufku fetva ile mi sınırlı?

07.08.2011 05:13

Nazife Şişman

Geçtiğimiz günlerde katıldığım bir sempozyumda cinsiyet, aile gibi konular tartışılırken bu meselelere eklenmesi gereken yeni parametrelere dikkat çeken bir konuşma geçti katılımcılar arasında.

Taşıyıcı annelik, kadınların cinsiyet rolleri, aile içindeki konumları, kısırlık ve sağlık arasındaki ilişki, nesil akışının tespiti, "kiralık rahim" ibaresinde kendisini gösteren iktisadi boyut, yeni köle sınıfı olarak taşıyıcı annelik ve sömürü ihtimali... Esasında tüm bunları, yani biyoteknolojideki ve tıp endüstrisindeki yeni gelişmelerin yol açtığı/açacağı toplumsal ve ahlakî sonuçları göz önünde bulundurarak yapmalıydık, aile, kadın, cinsiyet, insanlığın geleceği gibi konulardaki değerlendirmelerimizi. Bu da tartışmaya ilahiyatçıların, felsefecilerin, sosyal bilimcilerin, tıp mensuplarının, politika yapıcıların ve biyoetikçilerin de dahil olması gerektiği anlamına geliyor.

Nitekim dahil oluyor da. Avrupa'da seküler biyoetik bu meselelere daha ziyade bireyin özgürlüğü ve özerkliği vizyonundan bakıyor. Bu nedenle de taşıyıcı annelik meselesi kadının bedeni üzerindeki karar verme hakkı üzerinden tartışılıyor. Yumurtayı bağışlayan da bedeninde taşıyan da kendi bedeni üzerinde karar verme yetkisine sahip olmalı. Genetik müdahale ile dünyaya gelen çocukların "tayin edilmiş" bir hayata doğdukları için gerçekte özgürlüklerinin ihlal edildiği eleştirisini dile getiren görüşlere de rastlanıyor. Yani tamamıyla bireyin özerkliği ve özgürlüğü açısından yaklaşanlar var meseleye.

Diğer taraftan taşıyıcı annenin bedeninin araçsallaştırılması, anne- çocuk ilişkisinin ötekileştirici bir çerçeveye mahkum edilmesi, birini diğerine karşı konumlandıran bir yaklaşımla ele alınması gibi konular dile getiriliyor, gerek taşıyıcı annelik gerekse genetik manipülasyonla yeniden tasarlanan bebek söz konusu olduğunda. Doğal bir sürecin ticarileşmesine yol açabilir taşıyıcı annelik. Aynı zamanda kadın bedenini sadece bebeği taşıyan işleve indirgeyerek araçsallaştırabilir de. Asıl önemlisi bebekle ilgili tasarım devreye girdiğinde, yani rahme yerleştirmeden önce embriyoya tedavi ya da mükemmelleştirme amacıyla müdahale edildiğinde bebeği taşıyan anne, sürece tamamen yabancılaşır. Tıp endüstrisinin, uzmanların sürekli müdahale ettiği, karar verici konumda olduğu bir sürece dönüşür hamilelik. Böylece anne bebeğine bir ürünmüşçesine yabancılaşır. Seküler biyoetikçiler ve feministler, bu tür eleştirilerle karşı çıkıyorlar hamilelik sürecine müdahaleye ve taşıyıcı annelik uygulamasına.

Hıristiyanlarsa bu biyoetik tartışmalara dahil olurken insanın kutsiyeti, yaşamın dokunulmazlığı gibi temel dini yaklaşımları dile getiriyorlar. Peki Müslümanlar nasıl bir tavır alıyor bu biyoetik tartışmalar karşısında? Müslüman ilahiyatçıların biyoteknoloji ve tıp endüstrisindeki yeni gelişmelere yaklaşımları hem şaşırtıcı hem de düşündürücü. Bu konuda söylenenlerin alt metninde "İslam bilimle çelişmez" şeklinde bir ifade yer alıyor. Hem de vurgulu bir şekilde. Ama bunun da ötesinde taşıyıcı annelikle ilgili örnekte kendisini gösteren sığ ve fetva düzeyine hapsolan bir yaklaşım mevcut.

Bahsi geçen sempozyumda bir ilahiyat profesörü "Çocuk kimin yatağında doğarsa onundur." mealindeki hadise dayanarak çocuğun tamamen taşıyıcı anneye ait olduğunu, doğan çocuğun mahremiyet ilişkisi açısından yumurta donörü kadın ve sperm donörü erkekle hiçbir ilişkisinin olamayacağını iddia edebildi keskin bir dille. Yani genetik anne-babalık diye bir konu yoktu gündeminde. Hatta taşıyıcı annenin çocuğu, yumurtayı bağışlayanın çocuklarıyla evlenebilirdi bile. İlahiyatçı fetvayı vermiş, kendince meseleyi çözmüştü. Daha derinlikli ve şümullü bir ele alışa ihtiyaç olduğunun farkında bile olmadan.

İSLAMÎ BİYOETİK NASIL OLMALIDIR?

Seküler cinsel etikte yetişkinler arasında rızaya dayanan her tür ilişki etik açıdan kabul edilebilir niteliktedir. Buna benzer bir tavra rastlanıyor, fetvacı biyoetik yaklaşımına sahip Müslümanlar arasında da. Öne çıkarılan mesele, mahrem yerlerin görülmesi ve evlilik bağı. Eğer evli çiftler arasında ise her şey mubahtır şeklinde bir genelleme yapılsa bu tarz yaklaşım için, yanlış olmaz. Halk arasında tüp bebek diye bilinenin vitro döllenme ile ilgili fetvalarda başka hiçbir unsura dikkat edilmemesi de bu yaklaşıma dayanıyor zaten. Hatta iki eşi olan bir erkeğin bir eşinin döllenmiş yumurtasının öteki eşinin rahmine yerleştirilebileceği yolunda fetvalar verenler bile var. Bu fetvalar da aynı mantığa yaslanıyor. Bir çocuğun birkaç biyolojik ebeveyninin olması ne anlama gelir? Ya da ille de kendi genlerinden çocuk sahibi olma arzusu normatif açıdan "İslamî ilkeler"le ne kadar uyum halindedir? Bu gibi soru ve sorunlar hiç gündeme gelmiyor. "Allah dilediğine çocuk verir." mealindeki ayetin takdiri boyutu çocuk sahibi olma ile ilgili teknolojik çabalara normatif bir sınır çizmekte midir? Bu düzeyde hiç düşünülmüyor.

Mesela Abdülaziz Sachedina, genetik araştırmalarla ilgili sınır çizen nedir, sorusuna cevap ararken ilginç bir sonuçla karşılaşıyor. Klonlama araştırmaları esnasında telef olan fetüslerle ilgili şöyle bir görüşü aktarıyor: Klonlama ile ilgili araştırmalar prensip olarak yasaklanamaz, ancak dolaylı olarak kadın-erkek ilişkisini olumsuz etkileyecekse işte o zaman yasaklanabilir. Bir kasıt olmadığından embriyo telefi o kadar da önemli değildir, asıl yasak olan mahrem yerlere bakmaktır. (Islamic Biomedical Ethics, s. 207)

Dikkat edilecek olursa bu yaklaşımda hiçbir felsefî derinlik olmadığı gibi genel bir sosyo-psikolojik analiz bile yok. Çünkü meseleler sadece fetva düzeyinde ele alınıyor. Kadınların mahrem bölgelerine bakmak haram, klon araştırmalarında böyle bir durum yok, o halde sorun da yok gibi çok yüzeysel bir düşünce silsilesi mevcut burada. Geçen yıl Antalya'da yapılan uluslararası "İslam ve Biyoetik" sempozyumunda sunulan bir tebliğ bu soruna işaret ediyordu (A. Padela, H. Shanawani, M.E. Kholwadia, A. Arozullah, "Using Fatawa within Islamic and Muslim Bioethical Discourse").

"Sadece fetvalar üzerinden bir İslamî biyoetik teorisi teşkil edilemez." diyordu genç biyoetikçiler. Günümüzde İslamî biyoetik dendiğinde fetvalardan başka bir malzeme akla gelmiyor. Müslümanlar bu konuda ne düşünüyor diye bir soru sorulduğunda hemen fetvalara müracaat ediliyor. Halbuki fetva külliyatı İslamî biyoetikle alakalı düşünce ve tartışmaların bütününü temsil edemez. Biyoetiği fetvalar üzerinden değerlendirmek, kader ve ilahiyat ile ilgili temel soruları göz ardı ettiğinden İslam ilahiyatına, hukuka ve biyoetiğe dair merkezî öneme sahip birtakım meseleler dikkate alınmıyor.

Fetvalar daha ziyade toplumsal sonuçlara odaklandığından kişinin Yaratıcı karşısındaki konumunu da gözden kaçırmaktadır. Böyle olunca insan ömrünün geçiciliği, ahiretin hakiki yurt olduğu gibi akıdevî ve uhrevî bakış açısı dikkate alınmadığında "İnsanların çocuk sahibi olmak isteği fıtrîdir, maddî manevî sağlıklarını muhafaza için klonlama dahil her tür metotla çocuk sahibi olmaları mubahtır." şeklinde bir sonuca varılabilir.

Bireysel düzeyde fetvalar dinin yaşanması için zaruridir. Bu hususu gözden kaçırmamak gerekir. Elbette fetvalar insanların hayatını dine uygun yaşamaları için gereklidir, fakat belirli bir konuda "İslam ne söyler?" sorusuna cevap teşkil etmek bakımından yeterli olamaz. Belli bir konuda "İslam ne söyler?" sorusunun cevabı katmanlı bir cevap olmalıdır. Felsefî ve metafizik düzeyden fikir ve bilgi düzeyine, oradan da hukuk ve siyaset düzeyine doğru bir düşünce akışı zaruridir. Özellikle insan, hayat, ölüm gibi varoluşsal meselelere temas eden biyoetik söz konusu olduğunda.

Mesela insan bedeni bir emanet olarak kabul edildiğinden sağlığı muhafaza bizatihi ibadet kabilindendir. Bu sebeple hastalıkların tedavisi, her tür devayı veren Yaratıcı'nın isim ve sıfatlarının tezahürü bakımından da gereklidir. Fakat hayatı biteviye uzatma girişimi olarak yaşam desteği, tevekkül ve teslimiyet gibi imanî meseleler açısından ele alınmalı değil midir? Seküler etik işlerin sadece bu dünyadaki süreci açısından bir değerlendirme yaparken, İslamî biyoetik dünyevî/toplumsal boyutun yanı sıra uhrevî boyutu da değerlendirmelerine dahil etmek zorundadır.

Müslümanlar, itikadî meseleleri, normatif hedefleri ve tıp ilmini nasıl bir terkibe kavuşturabilir? Müslüman biyoetikçinin ya da İslamî biyoetiğin cevaplaması gereken soru bu. Ve bu sorunun cevabı yalnızca fetvalar düzeyinde verilemez.

ZAMAN 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim