1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Müslümanların Anayasa Tartışmalarına İlgisi
Müslümanların Anayasa Tartışmalarına İlgisi

Müslümanların Anayasa Tartışmalarına İlgisi

"Türkiye’deki anayasa tartışmalarının, dolaylı da olsa bizlerin yeniden ümmet olması ve itikadımızın muktedir kılınması önceliğimizle alakası vardır."

06 Aralık 2011 Salı 19:00A+A-

Hamza Türkmen'in, internet üzerinden yayın yapan İslami Yorum dergisinin Anayasa tartışmalarıyla ilgili hazırladığı soruşturma için kaleme aldığı ve Anayasa konusuna ilişkin Müslümanların yaklaşımını tartışan yazısını sizlerle paylaşıyoruz:

Yeni Anayasa Tartışmaları ve Müslümanların Gerçekliği

Hamza Türkmen

Anayasa, toplumsal mutabakatı ifade eden modern bir konu ve modern bir sözleşme iddiasıdır.  Muhammed Hamidullah 1215 yılında oluşturulan ve İngiliz tebâ için bir toplumsal sözleşmeyi ifade eden Magna Carta’nın ilk anayasa örneği olduğuna itiraz eder. Ona göre Hz. Muhammed Dönemi’nde yazılan Medine Vesikası, anayasaya örneklik olarak ilkliği ifade etmektedir. Ama bu tür köken tartışmalarına rağmen anayasa, modernitenin 18. ve 19. yüzyıllarda gündemleştirdiği toplumsal-siyasal mutabakat metni olarak bilinmektedir. Anayasalar, 15. yüzyıldan itibaren oluşmaya başlayan Batılı paradigmanın temel bir açılımı olan ulus devletlerin esas teşkilat yasalarıdır. İlk örnekleri ise 1787’de ABD’de 1791’de Fransa’da gerçekleşmiştir.

Örfi hukukla yönetilen Osmanlı Devleti’nin 1808 yılında imzaladığı Sened-i İttifak anlaşması yönetimle müslüman eşraf ve ağalar arasında, 1839 Tanzimat Fermanı ise İngiltere’nin baskısı ile müslim ve gayr-ı müslim tebânın eşit vatandaşlığı hakkında gündeme gelmiş, meşrutiyet yönetiminin yolunu açan Kanunu Esasi ise 1876 yılında ilan edilmiştir. Osmanlıda son dönemlerde gündeme gelen  esas teşkilat hukukuyla ilgili tüm tartışmalar halktan kopuk şekilde devlet ricali ve kalem erbabı arasında gerçekleşmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde de halkın anayasa tartışmalarına dahli olmamıştır. 24 maddelik 20 Ocak 1921 tarihli ilk TC Anayasası ise kendini İslam’a nispet etse bile hakimiyetin “millet”e ait olduğunu vurgulayarak, yeni oluşturulacak Türk ulusunun ilk meşruiyet zeminini ifade etmiştir. Zaten 23 Nisan 1920’de açılan I. Meclis’in asıl aktörleri Meclis-i Mebusan’ın İttihatçı totaliter veya liberal eğilimli üyeleri, Teşkilat-ı Mahsusa’nın Mudafa-ı Hukuk Cemiyetleri olarak örgütlenen bazı çete temsilcileri, bir de İttihad Terakki’nin temellerini oluşturduğu bir Türk ulusu yaratma projesinin Müslümanlara maliyetini  kavrayamayacak düzeyde reel siyasetten kopuk livalardan seçilmiş samimi halk önderleri ve hocalarıdır.

Türkiye gündeminde tartışılmakta olan mevcut anayasa Türk toplumu ile ilgilidir. “Türk” olarak nitelenen bu toplum ise, İttihad Terakki’den ve 1914 Ermeni Tehciri’ndan, ayrıca 1923-24 Rum Mübadelesi’nden bu yana gerek Orta Asya mitolojilerine dayandırılsın, gerek Ön Asya (Anatolia) mitolojilerine dayandırılsın ırk ekseninde kurgulanmıştır. Dolayısıyla yeni yapılacak anayasa etnik ve inançsal farklılıkları kucaklayacak yeni bir ulus tanımına mı yoksa ırk ve ulus ötesi toplumsal bir pozisyona mı yol açacağı konusu merak uyandırmaktadır. Ama yeni anayasa yapma teklifinde bulunan aktörler bu konuda bazı kapalı imalar dışında hiçbir açıklama yapmamaktadırlar.

Anayasa tartışmalarının sınırı mevcut parlamenter dağılımına göre biçimlenmektedir. Ontolojik olarak kurgulanıp üretilen toplum yapısı üzerinden, sadece insan hakları ve demokrasi bağlamında bazı iyileştirmeler yapılacağı gündeme gelmektedir. Gündemde olan Yeni Anayasa tasarımı, mevcut haliyle yalnız statüko içinde bazı hak ve özgürlükleri güçlendirme hedefini ifade etmekte; Türklük, laiklik, muasırlaşma/batılılaşma, ulusal tapınçlar gibi konulara el atmayı gündemleştirmemektedir.

Toplumsal bir vakıanın tartışılmasında düşünce ve inanç özgürlüklerinin sınırının böylesi dikenli tellerle çevrildiği bir ortamda, Müslümanların bu sürece temkinli /mesafeli yaklaşmalarını da makul karşılamak gerekmektedir. Ama Muhammedi Sünnet örnekliği ile bakıldığında, kuşatıldığımız bir sistemde ve tebâsı konumuna düşürüldüğümüz bir toplumda, yeniden var olma mücadelesi yürüten Müslümanların çevre şartlarına ilgisiz kalmaları da Kitabi değildir. Bu konuda temkinli olmak ayrı, mesafeli olmak ayrı, ilgisiz olmak ayrı tutumlardır.

Ötekilerin mücadelesinde sevinilecek taraf bulan Müslümanların halini yansıtan Rum Sûresi’ndeki ilk ayetler kümesi ve Habeşistan hicretinde gayr-ı İslami yönetsel şartlar içinde kendi özgünlüklerine alan bulan veya açan sahabenin  tavrı, bu konularda temkinli, mesafeli veya ilgisiz duruş ile ilgili tutumları aydınlatıcı örneklerdir. Mekke cahili yapısında Rasulullah’ın (s) sistem içi bazı uygun araçları kimliğini gizlemeden, ayetlerin üzerine örtmeden ve müdahane etmeden değerlendirme, uygun olmayanlardan beri durma örnekliği de üzerinde fıkhedilmesi ve tertil fıkhına konu olması gereken bir mevzudur.

Müslümanların toplumsal tutumlarını akidevi perspektiflerinden, ayrıca tarih ve toplum değerlendirmelerinden ayrı değerlendiremeyiz. Bu konuda mevcut anayasa tartışmaları karşısında temkini elden bırakıp sistemin restorasyonuna eklemlenenlerin de, eklemlenmemek adına bu tartışmaya ilgisiz kalanların ve konuyla ilgili ilkeli yaklaşımları suçlayanların da yorumlarını akaidleştirdiklerini görüyoruz. Saltanat sistemleri karşısında tevhid ve adalet ekolünün çıkışını kavrayamayanların; veya Ehl-i Sünnet akaid kitaplarındaki “Zalim sultana itaat”i  akaidleştiren metodolojik yaklaşımı dışlayamayanların; veyahut çoğu kez vahyi ölçülerle çatışan “Daru’l Harp Fıkhı”nı aşamayanların uzlaşmacı veya tam tersi dışlayıcı-radikal-tekfirci  metodik yaklaşımları ilmi ve usûli tabandan yoksundur. (...)

YAZININ DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ...

 

HABERE YORUM KAT