1. YAZARLAR

  2. HAMZA TÜRKMEN

  3. Müslümanların Adalet Arayışı ve Muhalif Kimlik
HAMZA TÜRKMEN

HAMZA TÜRKMEN

Yazarın Tüm Yazıları >

Müslümanların Adalet Arayışı ve Muhalif Kimlik

A+A-

Bu yazı BGST Yayınları’nın yeni yayınladığı Türkiye’de İfade Özgürlüğü adlı edisyon kitapta yer almaktadır.

İçinde yaşadığımız Türk toplumu, kurucu lider olarak kabul edilen Mustafa Kemal'in "Ümmetten bir millet yarattık" özdeyişi istikametinde ve "ilerlemeci" tarih anlayışına göre şekillendirilmiştir. Yaratılan "millet" ya da ulus, sosyal mücadelelerin sonunda gelinen bir durumu değil, Batılı paradigmaya ait bir modelin Osmanlı sonrası bir halkın veya halkların üzerine yukarıdan aşağıya zorla giydirilmesiyle oluşan yapay bir olguyu ifade etmektedir. Bu değişim, sarığın veya fesin zorla çıkartılıp fötr şapkanın giydirilmesi benzeri dayatmalarla gerçekleşmiştir.

Türk resmi ideolojisini ifade eden eski kimlik "kötü" ve Müslümanlığa aitti; yeni kimlik "iyi", Batı'ya ait ve moderndi. Bu nedenle, Türkiye'deki İslam'la irtibatlı toplulukların tarihten devraldıkları ve en önemli ortak payda olarak sahip çıktıkları İslami aidiyetler gerçeği, Cumhuriyet kurulduğundan bu yana, iktidar elitleri vasıtasıyla örtülmeye, eritilmeye veya iç bütünlüğünden kopartılmaya çalışılmıştır. Kurucu Kemalist ideoloji, dindar halkın İslami aidiyetini yalnızca Türk ulus kimliğinin manevi motivasyonuna katkı sağlayacak bir imkan olarak görmüş ve değerlendirmiştir. Buna karşın, İslam'ın hayatı yönlendirme teklifini yok saymış ya da bu teklifinin gündemleşmesini yasaklamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana ülkedeki en önemli kimlik çatışması, Türk ulus kimliği ile İslami kimlik aidiyeti arasında yaşanmıştır. Daha sonra da tek dil, tek tarih anlayışı içinde ana dili Türkçe olmayan her etnik zümre ile de kimlik çatışması yaygınlaşmıştır. Türkiye'deki temel çatışma gerçekliği, ulus modeli dayatan toplum mühendisliğinden kaynaklanmaktadır. 1945'e kadar sindirilen, binlerce önde geleni idam edilen veya sürülen ve sonrasında da büyük ölçüde ulusal kimlikle entegrasyona zorlanan Müslümanlar, sistemle olan sorunlarını unutsalar da, 27 Mayıs 1960 Darbesi'nden 27 Nisan 2007 E-muhtırası'na kadar her askeri müdahalede öncelikli düşman konsepti içinde değerlendirilmişlerdir. Müslümanlar, kurulu sistem içindeki en önemli çatışmanın ulusal kimlikle İslami kimlik arasında olduğu gerçeğiyle en çok askeri müdahale dönemlerinde, yüzleşmişlerdir.

Acılarla dolu Ermeni tehcirinden sonra Misak-ı Millî sınırları içinde bırakılan insanların en belirgin ortak paydası Türk olmaktan ziyade, İslam'ın temel kitabı Kur'an-ı Kerim'in mesajından oldukça uzaklaşmış bir algıyla da olsa İslam dinine aidiyet duygusu olmuştur. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü dönemlerinde "Türkiye" Müslüman halkının veya halklarının her gün beş vakit tekrarlanan namaza/arınmaya çağrı parolası olan ezanın dilinin devlet zoruyla değiştirilmesine rağmen, Türk resmi ideolojisi bu konuda Müslüman halkın pasif direnişini kıramamış, ezan tekrar 1951'den itibaren orijinal Kur'an diliyle okunmaya başlanmıştır. Edirne'den Van'a kadar Türkçe, Kürtçe, Arapça, Pomakça, Boşnakça, Arnavutça, Lazca, Rumca, Çerkezce, Gürcüce, Zazaca, Farsça vd. dilleri konuşan "Türkiye Müslümanları", dayatılan Türkçe ezanı reddetmişler ve dinlerinin ortak ve birleştirici lisanı olan Kur'an Arapçasına göre okunan ezanı tekrar sisteme kabul ettirmişlerdir. Kur'an eğitiminin jandarma baskınlarıyla korku salınarak yasaklandığı Atatürk ve İnönü'nün "Tek Şeflik" dönemlerinde bile, halk İslami aidiyetinin bir eğilimi olarak gizliden gizliye 40 bine yakın Kur'an hafızı yetiştirebilmiştir.

Türkiye'de en önemli ortak paydanın görünen sembollerinden birisi de, minareleri göğe yükselen camilerdir. Genellikle, İslami kabulleri yeterince Kur'ânileşemeyen Alevilerin; ayrıca Süryanilerin ve Cumhuriyet rejimince azınlık haline düşürülen Rum ve Yahudilerin oturduğu köy ve bölgeler hariç, ülkenin bütün köylerinde, kasabalarında, şehirlerinde ve büyük şehir varoşlarında yeni yeni oluşturulan mahallelerde tüm sosyal kategorilerin katılımı ile yapılan veya yaşatılan ortak faaliyet objesi, camilerdir. Sadece ezanın dili ve cami gerçeği bile, bu ülkede zorunlu eğitim ve askerlikle, kanuni düzenlemelerle Türk ulusçuluğunu ve Batılı paradigmanın değerlerini dayatan resmi ideolojiye karşı, halkın kendi aidiyetlerinin dinamik ve sivil gücünü ifade etmektedir. "Mahalle baskısı" denilen olgu da, devlet ve resmi ideoloji elitlerinin modernleştirici dayatmalarına ve komplolarına karşı, halkın sivil olarak doğru veya yanlış biçimde geliştirdiği reflekslerdir.

İlerlemeci tarih anlayışı içinde 19. yüzyıldan itibaren adına Avrupalılar tarafından "Turkiya" denilen coğrafyada, sanal bir Türk ulusu üretme projesi oluşturulmuştur. Batılı devletlerde Türkoloji çalışmaları ile üretilen, Osmanlı aydınları arasında kendisine taşıyıcılar bulan ve İttihad Terakki hareketinin bir tarz-ı siyaset olarak 1906'lardan itibaren tercih ettiği bu ulusçuluk ideolojisi, 24 Temmuz 1923'de ikinci Lozan görüşmelerinde galip devletlerin onamasıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile resmi bir statü kazanmıştır (Akyol, 2008: 389). Onaylanan bu uluslararası statü, tüm imkan ve araçlarıyla uluslaştırmaya çalıştığı Müslümanların İslâm'a olan aidiyetlerini veya bu aidiyet inisiyatifini hâla kırılabilmiş değildir. Her ne kadar Türkiye Müslüman halklarına (şu'b) "Türk ulusu" veya "Türk milleti" oldukları ve bunun gereği olarak Türk bayrağına, millî marşa, millî vatana, millî şehitlere saygı duymaları, kendilerini Türklüğe ve Türkçeye ait hissetmeleri yukarıdan aşağıya telkin edilmiş veya dayatılmış olsa da, sanal Türk ulus projesinin tutup tutmadığı konusunda devletin hep endişeleri olmuştur. Bu dayatmalar İslâmî aidiyetleri geriletememiş, üstelik Kürt direnişini oluşturmuş ve sistemin ürettiği elitler, yok etmek veya aşağılamak istedikleri kimlikler karşısında paranoyak sanılardan kurtulamamışlardır.

Cumhuriyet Rejiminin Tasfiye Etmeye Çalıştığı İslami Kimlik

Batılı paradigmaya veya sanayileşme sürecine ait seküler temelli bir icat olan ulus modelini, Oğuz/Türkmen kavmi üzerinden yeni ve modern bir Türk ulusu/"milleti" olarak inşa etme romantizmi, halen Türkiye ulusal sınırları içinde canlı olarak yaşamaktadır.

Demokratik bir temsil yöntemi ile seçilen ve 23 Nisan 1920'de Kur'an-ı Kerim okunarak açılan 390 Mebuslu I. Meclis'te muhalefeti temsil eden mebus Ali Şükrü Bey, Mustafa Suphi ve arkadaşlarını Sinop sahillerinde katleden Mustafa Kemal ile irtibatlı çeteler tarafından 27 Mart 1923'te öldürüldükten sonra, gerekli olan 2/3 çogunluğa ulaşamadan ve yasaya aykırı olarak 1 Nisan 1923'te seçim kararı alınmıştır. Ve Seçim kararında da adeta Halk Fırkası'nın programını tekrarlayan "9 Umde (İlke)" belirlenmiş ve seçime katılmak isteyenler bu 9 Umde'ye uyacaklarını Mustafa Kemal'e taahhüt etmeye mecbur tutulmuşlardır. Bir tür çete darbesini hatırlatan bir kararla 1923'te II. Meclis'in oluşturulmasına gidilmiştir. Bu Meclis (TBMM) 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyeti ilan etmiştir. 3 Mart 1924'te kaldırılan Halifelik, dindar büyük çoğunluğun tepkisinden çekinildiği için Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin (TBMM) manevi şahsiyetine mündemiç kabul edilmiştir. TBMM, Halifelikle irtibatlandırılan bu bağdan, ancak laikliğin ilan edildiği 5 Şubat 1937 yılında uzaklaşmıştır. İslami olanı ülke yönetiminden uzaklaştırmaya, batılı değerleri, yaşam ve giyim tarzını yaygınlaştırmaya yönelik gelişmeler karşısında gösterilen muhalefet, Şeyh Said liderliğinde silahlı bir tepkiye dönüşünce, 1925 tarihinde İstiklal Mahkemeleri ülke sathında İslami muhalefet yapan her kese karşı yetkilendirilmiştir. TBMM'de kabul edilen yasaya gere Ali adlı üç mebus bu mahkemelere atanmış ve hiç bir yasaya dayanmadan, tamamen indi görüşleriyle idam, sürgün, kürek gibi ağır cezalar verme yetkisi ile donatılmışlardır. 1925 tarihli yasal düzenleme ile faaliyete geçen bu mahkemenin verdikleri kararlar her türlü denetime kapalı idi ve idam hükmü verdiklerinde hemen uygulatma yetkisine haiz kılınmışlardı. Bu süreçte kayıtlı ve kaydına henüz ulaşılamayan binlerce kişi ülkenin dört bir tarafında İslami düşünceleri ve en ufak eleştirileri nedeniyle idama mahkum edilip öldürülmüşlerdir. Aynı zamanda bir toplumun asırlardır yazı dili olan Kar'an dili değiştirilip, yazı dili latince alfabeyle yeniden oluşturulmuştur.

Milletin efendisinin "köylü mü?", yoksa "öz-Türkler mi?" olduğu; öz-Türk olmayanların hizmetçi vatandaş mı, yoksa Türkleştirilmiş vatandaş mı olduğu açıktan veya gizliden hep tartışıldı. Türkiye Türklüğü'nün 7 bin yıllık tarihi, Orta Asya'da mı mayalanmıştı, yoksa Sümerlerden beri "Anatolia" yerleşiminde mi? Yani "Türkler" daha doğrusu, beyaz ırktan olduğu iddia edilen ve Türkçe dilinin bağlı olduğu ana dil guruplarını konuşan kavimler, 7 bin yıl önce mi Anatolia'ya gelmişti; yoksa bin yıl önce mi? Bu sorular, oluşturulan Türklük vakıası açısından kimliksel tartışmalardı ve bu tartışma Türkiye'deki siyasi, iktisadi ve askeri iktidar elitleri arasında hâlâ keskin bir şekilde sürmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti, 1923'de yapılan İzmir İktisat Kongresi kararlarıyla kapitalist yolda yürünüleceği ilan edildikten sonra, 24 Temmuz 1923 tarihinde sonuçlandırılan Lozan Konferansı'nda onaylanmış bir statüdür. 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında yapılan İzmir İktisat Kongresi'nin açılış konuşmasında Mustafa Kemal'in, "zamanımız bir iktisat devresinden başka bir şey değildir" cümlesiyle gösterdiği hedef, "İlk Oturum Kararları"nda şu cümlelerle şekillenmiştir: "Ekonomik yönden ülkeyi yükseltmek … irticadan uzak dindarca bir anlayış her yerde ilkemizdir", "Yabancı sermayesine karşı değiliz, … Türk, açık alın ile serbestçe çalışmayı sever; tekel istemez." (İnan, 1989: Açış Konuşması)

Cumhuriyetin ilk yıllarında "irtica" tanımlamasıyla Osmanlı sistemini savunanlar kadar, Mehmet Akif Ersoy örneğinde olduğu gibi, Osmanlı sisteminin örfi ve keyfi yapısını, saltanat anlayışını eleştiren ve aynı zamanda İslam'ı adil bir hayat düzeni olarak algılayan eğilimler de kastediliyordu.

Dini aidiyetler, İslam'a ait olanın hayattan el çektirilmesiyle başkalaştırılmak isteniyordu. Kimlikleri revize edilmek istenen Müslümanların emekleriyle oluşturulması planlanan sermaye sayesinde, liberal yolda kalkınmayı amaçlayan İzmir İktisat Kongresi'nde belirlenen muvazaalı proje istikametini Batılı bir yaşama ve kapitalist bir ekonomiye yöneltmişti. Bu nedenle, II. Dünya Savaşı'ndan önce "Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk"un Anglo-Sakson kültürüne; 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren de Marshall Planı yardımıyla ve NATO taşeronluğu ile imparatorlaşan ABD'nin ve liberal kapitalizmin merkezi politikalarına dâhil olunmaya çalışıldı.

Egemen dünya sistemine uyum temelinde kurulan Türk ulus devletinin kimin tarafından yönetileceği konusu, hedef planlarındaki başarısızlık arttıkça gündemleşmeye ve tartışılmaya başlandı. ABD'nin 1947 Marshall yardımına rağmen Türkiye'nin kapitalistleşme yolunda yaşadığı başarısızlık, gittikçe sistemin merkezi ve hâkim sınıfları konusunda tartışmalara ve yeni arayışlara neden oldu. Küresel ekonomiyle bütünleşme yolunda 1980'li yıllarda Turgut Özal, 2000'li yılların başından itibaren de Tayyip Erdoğan yönetimleri ile elde edilen başarılar, aynı zamanda bu tip tartışmaları, "çağ atlamak" ve "kenar mahalle ülkesi olmamak" gibi ifadelerle avâmîleştirdi.

Türkiye'deki hakim sınıflar, yeni bir Türk ulus ideolojisi üreten ve Batılı yaşam tarzına öykünen askeri, siyasi ve iktisadi muktedirlerdi. Cumhuriyet'in bu elitleri bürokratik bir yönetim dairesi oluşturmuşlardı. Her ne kadar "Köylü milletin efendisidir" denilse de, daire içinde halk yoktu. Ancak dini aidiyetleri Kemalist-Batıcı şablonlarla dezenfekte edilenler, eğitilip "medenileştirilenler/uygarlaştırılanlar" bu daire içine girebilirlerdi. Görebildiğimiz kadarıyla, sistem kuruluş aşamasının başlangıcından itibaren Türkiye halkının büyük çoğunluğunun yüzyıllardır İslam'a olan bağlılığını aşamayacağını gördüğü için, İslam tanımı üzerinde oynama ve Müslümanlığı yeniden şekillendirme yoluna gitti. İslam'a olan kitlesel tarihi ilgiye, Türk ulusunun çıkarları doğrultusunda kontrollü bir şekilde kullanılacak bir rehabilitasyon ve motivasyon aracı olarak yaklaşıldı. Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren İslam’ı Türk ulus olgusuna göre yorunlamak için kurulan Diyanet İşleri Reisliği bir kontrol ve yönlendirme aygıtı olarak görevlendirildi. Böylece Türk ulusunu oluşturan sosyolojik ögelerin arasına, yapıştırıcı bir unsur –alt kimlik– olarak, tanımı Kemalist ideoloji tarafından yapılan ve hayatla ilişkisi sınırlandırılan "din" olgusu da eklemlenmiş oldu.

Lozan Konferansı'ndan sonra onaylanan "Misak-ı Milli" sınırları içinde şekillendirilen Türk Devleti, İslami aidiyetlerden hızla uzaklaşmaya başladı. Bu süreçte Kur'an alfabesinin değiştirilmesi, şer'i mahkemelerin kaldırılması, İslâmî eğitimin yasaklanması gerçekleştirildi. Darülfünun İlahiyat Fakültesi Mecmuası dini kültürü, resmi ideolojinin savunduğu Güneş-Dil Teorisi'ne göre şekillendirmeye çalışmıştı. Ama bu mecmua bile yeteri kadar resmi ideolojiye teorik katkıda bulunmadığı için Darulfünun Üniversitesi'yle birlikte 1933 senesinde kapatıldı. Kur'an alfabesinin, İslami kurumların ve şer'i uygulamaların feshedilmesine karşı olanlar, Şeyh Said Ayaklanması'nda olduğu gibi kanlı bir şekilde bastırıldı veya sürgün, hapis ve idam cezalarına çarptırıldı. Ayrıca muhalefet duygusunu sindirmek için dindar insanların duygularını tahrik edici Menemen vakıası gibi bir çok komplo düzenlendi. Tarık Zafer Tunaya'nın bildirdiğine göre, Menemen'de yaşanan münferit bir olay dolayısıyla Menemen'de, Manisa'da, Balıkesir'de ve Antalya'da aynı gün içinde 2.200 kişi tutuklanmıştı (Tunaya, 1962: 186).

İskilipli Atıf Hoca'nın yazdığı bir kitap dolayısıyla idam edilmesi de Cumhuriyet rejiminin hukuksuzlukları için ibret verici bir örnektir. İskilipli 1924 yılında yazdığı Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı kitabından dolayı, bu tarihten bir buçuk yıl sonra çıkan 25 Kasım 1925 tarihli Şapka Kanunu'na muhalefet ettiği bahanesiyle 26 Aralık 1925'te İstiklal Mahkemesi tarafından tutuklanmış, yargılanmış ve idam edilmiştir. Hiçbir hukuki standarda bağlı olmayan İstiklal Mahkemeleri'nin yeni rejime ve Batılılaşmaya muhalif olduğu bilinen ve bölgelerinde kanaat önderi olarak tanınan Müslümanlardan 5 binden fazla insanın idamına hüküm verdiği iddiası ciddi karinelere dayanmaktadır. İstiklal Mahkemeleri zabıtlarına ulaşmak mümkün olmadığı için bu konuyla ilgili yeterli araştırma yapılamamaktadır. Dolayısıyla idamlarla ilgili 5 bin sayısını çok bulanlar gibi az bulanlar da söz konusu olabilmektedir.

II. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar Türkiye'deki laiklik yorumu, Fransız kökenli bir algılayış olarak, "din dışılık" şeklinde değerlendirildi ve dayatıldı. Türkiye'de yetişen hukuk adamlarından Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil bile, laikliğin dinsizlik olmadığını belirttiği için kendi ifadeleriyle "Tahammül kırıcı hakaretlere uğramış, hapsedilmiş, işkenceye sokulmuş"tu (Başgil, 1979: 134). Başgil, Türkiye'de 1945 yılına kadar yaşanan düşünce ve inanç yasaklarını ve zulmünü şöyle özetlemiştir:

    "Ancak, 1945 yazı başlarına, yani İkinci Dünya Harbi'nin garp demokrasileri tarafından kazanılmasına kadar geçen devri yaşamış olanlarımız hatırlarlar ki, o devirde Türkiye'de hükümet adamlarının icraatını tenkit etmek, hususiyle din hürriyeti ve lâiklik gibi tekkeleşmiş mevzuları ele almak, adetâ intihar etmek demekti. Bunda mübalâğa yoktur. Şüphe edenler, o devrin gazete koleksiyonlarını karıştırabilirler. Ve kanaati uğruna darağacına çekilen ak sakallı adamların resimlerini görebilirler." (Başgil, 1979: 19)

Şair Necip Fazıl Kısakürek, 1943 yılında Oktay Akbal, Cemal Süreyya gibi İslami kimlik taşımayan birçok yazar ve edebiyatçının katkılarıyla çıkarttığı Büyük Doğu dergisinde mealen "Allah'a itaat etmeyene itaat olunmaz" hadisine yer verdiği için devrin Maarif Vekili Hasan Ali Yücel tarafından makamına çağırılıp azarlanmış, peşinden Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki hocalık görevine son verilmiş ve askere alınarak bir nevi sürgüne gönderilmiştir. Necip Fazıl'ın aktardığına göre, devrin Başbakanı imzasıyla hem Büyük Doğu'ya hem de bütün dergi ve gazetelere şu tamim gönderilmiştir: "Allah ve ahlâktan bahsetmek yasaktır!" (Kısakürek, 1993: 1-3)

Türkiye'de eski aidiyetlerin Batı lehine tasfiye edilmeye başlanması karşısında 1925'te Genç, Osmaniye, Ergani, Rize, Erzurum, Maraş, Düzce gibi bölgelerde baş gösteren tepkiler kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Şeyh Said direnişi dolayısıyla binlerce insan öldürülmüştür. İstiklal Mahkemeleri denilen hukuksuz organizasyonlarla ve düzmece yargılamalarla muhalefet odağı olarak görülen bir çok Müslüman gerekçesiz olarak yargılanıp idam edilmiştir. 1924 Terakkiperver Fırkası ve 1930 Serbest Cumhuriyet Fırkası ile muhafazakâr dini fikir ve temayüllerin harekete geçip geçmeyeceği test edildikten sonra, çok partili sisteme geçmekten vazgeçilmiştir. Türkiye, ancak II. Dünya Savaşı sonuna doğru Almanya ve Japonya'ya savaş ilan ettikten sonra Şubat 1945'de toplanan San Fransisko Konferansı'na çağrılmıştır. Niyazi Berkes'e göre, Konferans'a giden heyet Batılı katılımcılara, Türkiye'de her çeşit demokratik gelişmeye izin verileceğini bildirmiştir. Böylece ülkede –zımnen– özgürlüklerin bulunmadığı da açıklanmıştır (Gün, 2001: 33).

II. Dünya Savaşı'ndan sonra sistem kendi muhalefetini de, merkez parti CHP'yi doğuma zorlayarak, Adnan Menderes liderliğinde kurulan Demokrat Parti ile gerçekleştirmiştir. 1945'ten itibaren çok partili sisteme geçen Türkiye, ABD'nin de telkinleriyle, ancak komünizme karşı kullanılacak bir din telakkisine hoşgörüyle yaklaşmaya çalışmış, halkın dine olan yönelimini de kontrolünde tuttuğu Diyanet İşleri Teşkilati ile denetleme ve yönlendirme çabası içinde olmuştur. ABD, tıpkı 2000'li yılların başlangıcında gündeme taşıdığı ve Türkiye'yi rol model haline getirmek istediği Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) gibi, II. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra da Türkiye'den komünizmle mücadele konusunda tüm İslam ülkelerine örnek olmasını istemiştir. 1946 yılında Türkçeye kazandırılan ve elit zümreye dağıtılan ABD'nin Moskova Büyükelçisi William Bullitt'in Asıl Büyük Dünya kitabında bu konuyla ilgili pragmatik cümleler dikkat çekicidir: "Musa, Buda, Konfiçyüs, Muhammed ayrı ayrı yollardan bizi ışığa çıkardılar … Düşmanımız Komünizm Tanrı'yı inkar esası üzerine kuruludur; din, komünist diktatörlüğü yok edecek ilahi kudrete sahiptir." (Özakıncı, 1991: 85)

1945 yılına kadar halkın İslami duyarlılığı acımasızca ezilmiş, resmi ideoloji güdümündeki Diyanet Teşkilatı tarafından İslami değerler ve kavramlar saptırılmaya veya içi boşaltılmaya çalışılmıştır; ama İslam'a ve Kur'an'a yönelen ilgi yok edilememiştir. 1945'ten sonra da uluslararası kapitalist sistemin çıkarları doğrultusunda kullanmak amacıyla rejim kendi içinde halkın İslami duyarlılığına bazı alanlar açmıştı. Tabii ki bu alanlar kontrollü bir kullanıma dönüktü. 1945-1950 yıllarında Müslümanları kontrol altında tutabilmek ve sistemin çıkarları doğrultusunda yönlendirebilmek için CHP Hükümeti tarafından İmam Hatip Okulları/Kursları ve İlahiyat Fakültesi kurulmuş, Diyanet Teşkilatı güçlendirilmiş ve Devrim Kanunları'na aykırı olmasına rağmen 19 tane büyük "türbe" devlet töreni ile açılmıştı. Yine bu dönemde, sınırlı da olsa, İslami bilgi ve yorumlarını ifade edebilme fırsatı bulabilen Büyük Doğu, Selamet, Ehli Sünnet, Hareket, Sebilürreşad gibi dergiler yayınlanabilmiştir. Ama bu dergilerin çıkış amaçlarıyla ilgili yazılarına baktığımızda, idâri zorlamadan kaynaklandığı anlaşılabilen bir uzlaşma söylemi dikkat çekiyordu. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda en önemli kimlik çatışması Türk kimliği ile İslami kimlik arasındayken, 1945'ten sonra yayınlanan bu dergilerin çıkış amacını sergileyen yazılarında Türk kimliğini benimseyen veya Türk ulus kimliğine boyun eğen bir hal söz konusuydu (Göç, Temmuz 1993).

Müslümanlar açısından bir miktar gevşetilen inanç ve düşünce özgürlüğü ile ilgili durumu hem CHP'de hem de Demokrat Parti'de milletvekili olmuş gazeteci yazar Cihad Baban şu ifadelerle değerlendirir:

    "Biz laiklik prensibinden zerre kadar ayrılacak değiliz. Ama din, sadece Allah ile kul arasında bir bağ değil, aynı zamanda sosyal bir gerçeklik, bir cemaat işidir … Biz laiklik prensibini İslâmlığı Türkiye'den atmak için almadık. Sovyet yayılmalarına karşı, Java'dan ta Atlantik Okyanusuna kadar uzanan İslâm kuşağının gücünden faydalanmamız gerekir." (Jaskhke, 1972: 72)

1950 Genel Seçimleri'nde CHP İslam'a saygı beslediğini kitlelere yoğun bir şekilde propaganda etmesine rağmen halktan gerekli oyu alamamış, ama ezanı tekrar orjinaline döndüreceğini vaad eden Demokrat Parti iktidar olabilmişti. Aslında iki parti de Kemalistti ve rejimin totoliter ve liberal eğilimlerini yansıtmaktaydılar. İki partinin de Müslüman kitleyle ilgisi, onların İslami kabullerini Kemalist ulusalcı ideoloji içine çekmekle sınırlıydı. DP, 1950 seçimlerinde CHP gibi İslami duyarlılıkları kullanarak oy almış ve özgürlük arayışı içinde olan dindarların hem dini duygu ve beklentilerini istismar etmiş hem de onları kendi parti programının çerçevesine eklemlemişti. Böylece ulusal sisteme sığınarak varlıklarını sürdürebileceklerini düşünen İslami cemaatler ve kanaat önderleri, büyük ölçüde destekledikleri DP ile de sağcılaşmaya başlamışlardı.

Bununla birlikte, 1950 seçimlerinden hemen sonra DP, seçimler öncesi ve sonrasında 6-7 tane Mustafa Kemal büstünü "bunlar çağdaş putlardır" diye kıran, Pilavoğlu akımı denilen bazı kişilerin çok ufak ve münferit sayılabilecek adlî vakıalarını abartarak din ve ifade özgürlüğü konusunda kısıtlayıcı düzenlemeler gerçekleştirmiştir.

Menderes Hükümeti tarafından 25 Temmuz 1951 tarihinde "Atatürk'ü Koruma Kanunu" çıkartılmıştır; peşinden de Aralık 1951'de din istismarı ile ilgili 163. maddenin şartları daha da ağırlaştırılmıştır. Daha sonra, 29 Temmuz 1953 tarihli ve 6187 sayılı "Vicdan ve Toplanma Hürriyetinin Korunması" hakkında kanun çıkmıştır. Bu yasa çıktıktan sonra, örneğin Ali Fuat Başgil yazdığı "Din ve Laiklik" adlı kitabını yayınlayamamıştır. Çünkü bu maddede "din ve dînî hisleri, yahut dince mukaddes tanınan şeyleri ve dînî kitapları alet ederek her ne sürette olursa olsun propaganda yapmak veya telkinde bulunmak" gibi her tarafa çekilebilecek ifadeler yer almıştır. Bu yasada, bir seneden beş seneye kadar ağır hapis cezası gibi müeyyideler söz konusuydu. Bu nedenle, Başgil, kitabını ancak yeni baştan gözden geçirip bir çok değişiklik yaptıktan sonra basabilmiştir (Başgil, 1979:21).

Genel Başkanlığını Cevat Rıfat Atilhan'ın yaptığı İslâm Demokrasi Partisi'nin ahlâki değerlere vurgu yaparken laikliği savunmayan ve Yahudilik karşıtı söylemine bizzat Menderes karşı çıkmış, İDP'yi bir basın toplantısında "irticai faaliyetlerin kaynağı" olarak göstermiştir. Menderes'in bu ithamını ihbar kabul eden mahkeme İDP hakkında dava açmıştır. Ve İDP 3 Mart 1952 tarihinde Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 163. maddesine göre "dini siyasete alet ettiği" ve 175. maddesine göre de "dine dayalı cemiyet olduğu" gerekçeleriyle kapatılmıştır (Dilipak, 2006: 164).

Ama DP, kontrol edemeyeceği İslami akım ve düşünceleri yargı ve kolluk güçleri yoluyla engellemeye çalışırken, halkın denetlenebilir veya yönlendirilebilir dini duyarlılıklarını da istismar ederek oy toplamaya devam etmiştir. Cumhuriyet'in ilk yıllarında şiddetle ve hukuksuz yargılamalarla öldürülen, hapsedilen ve sürgün cezalarıyla sindirilen Müslüman kesim 1945 yılından itibaren gündeme gelen görece demokratik açılımlardan yararlanırken, sisteme, yani karşı çıktığı Kemalist anlayışa sığınarak var kalma yolunu seçmişti. İslami kesim bu sığınma psikolojisi içinde 1945'li yıllardan itibaren soluk alacak kadar bazı imkanlara kavuşmuştu ve sistem içi mücadele konumunu seçmeye başlamıştı. Şerif Mardin bu anlamdaki İslami açılımların İslamcılık sayılamayacağını, bu tür duyarlılıkların İslami bütünlükten kopuk ve sadece "volk İslâm'a dönüş isteği"nden başka bir şey olmadığını belirtmektedir (Mardin, 1991: 110). Aslında dar anlamda da olsa ibadetlerini yaşayabilmek ve kimliğini devam ettirebilmek için 1945'li yılların demokratik ortamından yararlanabilmek amacıyla "milli" kimlikle bütünleşen Müslüman kesim, özgürlük ve imkan elde edebilmek için desteklediği DP ile birlikte, Türk ulusculuğundan sonra sağcılık sapmasını da kimliğine eklemlemiştir (Göç, Aralık 1993).

1960 İhtilali'nden Sonra Müslümanlar

Sistemin Müslümanlarla ilgili politikaları 1960 İhtilali sonrasında değişmemiştir. Asker ve sivil bürokratik güçler ile büyük sermaye elitleri iktidar imkanlarından çevre güçlerinin yararlanmasından rahatsız olsalar da, İslami kesim henüz üniversitelerde ve ekonomik piyasada rol almaya başlamamıştı. 1960'lı yıllarda da Müslümanlar ulusal değerler içinde kaldıkları müddetçe sistem için tehlike olarak görülmüyorlardı. Zaman zaman tarikat âyinlerine ve Said Nursi'nin yazdığı Nur Risaleleri'ni okuma oturumlarına yapılan baskınlarla ve inanç özgürlüğünü kısıtlayan 163. maddeden verilen hapis cezalarıyla denetimden çıkacak gibi görülen unsurlara da gözdağı veriliyordu. 1960'lı yıllarda İslami kesim daha ziyade Nurcu, Süleymancı cemaat yapılarının, Nakşi ve Kadiri tarikatların inisiyatifinde sağcı ve ulusal değerlerle iç içe bir anlayışın taşıyıcıları olmuşlardı. Bu nedenle, bu tabandan beslenen dönemin milliyetçi-sağcı dindar çizgideki en önemli örgütleri olan Komünizmle Mücadele Dernekleri, Mücadele Birliği, 1967'den sonra milliyetçi-mukaddesatçı kesimin eline geçen Milli Türk Talebe Birliği sistemin sosyalist faaliyetler karşısında hoşgörüyle karşıladığı kuruluşlar oldular.

Bununla birlikte, Türkiye'de kontrol altında tutulan yerleşik din anlayışını aşmaya başlayan gelişmeler de 1960'lı yıllarda ortaya çıkmıştı. İslami hareketlere yeni ve devrimci bir perspektif getiren ve rolü Komünist Manifesto ile mukayese edilen Yoldaki İşaretler kitabını yazan Mısırlı Seyyid Kutup, 29 Ağustos 1966 yılında Nasır rejimi tarafından idam edilmişti. Gerek Kutup'un tezleri, gerekse idam edilmesi Türkiye'de birçok Müslüman gençte ve okuyucuda merak ve ilgi uyandırdı. Özgünleşmesine ve gelişmesine izin verilmeden ulusçuluk sınırları içinde tutulan Müslümanların İslam'a olan ilgileri, resmi ideolojinin tüm tedbirlerine rağmen zaman zaman denetlenemeyen talepler ve açılımlar sağlıyordu. Kutup'un kitabı Aralık 1966 yılında Hilal Yayınları tarafından Türkçeye kazandırıldı; ancak kitap hemen toplatıldı ve çevirmeni 163. maddeden ceza aldı. Fakat bu kitaptaki tezler Müslümanlar arasında sistem eleştirisi açısından önemli izler bıraktı. Bu kitabı okuyarak veya içeriğinden haberdar olarak İslami bilinçlenme sürecine adım atan Müslümanlar, hayatın her alanında vahiy karşıtlığını ifade eden "cahiliye" kavramıyla mevcut rejim arasında paralellik kurmaya başladılar. Kurulan bu paralellik aynı zamanda Müslümanların sağcı, milliyetçi ve devletçi anlayış ve reflekslerden arınmasının da önünü açıyordu. Ancak Kemalist sistem Diyanet Örgütü ve milli söylemlerle denetim altında tuttuğu Müslüman kitleleri, hem İslami uyanış sürecini "kökü dışarıda" söylemiyle karalayarak, hem de komünizmin din düşmanlığı yaptığı söylemiyle kışkırtıcılık yaparak sistem içinde tutma çabalarını sürdürdü.

Yine bu yıllarda Filistin kökenli Hizbu't Tahrir hareketi illegal faaliyetlere başladı. Dağıttıkları bildiriler ve kurdukları ilişkilerle sistemin önde gelenleri kadar Müslümanların önde gelenlerini de Kur'an'daki İslam'la tanıştırmaya çalıştılar. Mevcut sistemi cahili bir yapı olarak değerlendiren harekete göre, Müslümanlar komünizme olduğu kadar kapitalizme de karşı çıkmalıydılar. Kapitalist ABD ve İngiltere, dindarların arasında yaygınlaştırıldığı gibi "Ehl-i Kitap" değil, "sömürgeci kafirlerdi". Ayrıca Müslümanlar solcu olamayacakları gibi sağcı da olamazlardı; milliyetçi olamayacakları gibi milli devletçi de olamazlardı. Çünkü bu tasnifler ve tanımlar Batılı paradigmaya aitti. Müslümanların adını Allah koymuştu. Müslümanlar sadece "Müslüman"dı. Bu söylem Müslümanları epistemolojik kaynaklarıyla ve gerçek İslam'la buluşturuyordu. Hem sistem hem de sistemle anlayışlarını uzlaştıran milliyetçi-mukaddesatçı dindarlar bundan rahatsız oldu. Takibatlar, suçlama ve iftiralar başladı. Ve hareketin Türkiye lideri Ercümend Özkan birçok arkadaşıyla birlikte uzun takibatlardan sonra tutulandı, işkenceden geçirildi ve 163. maddeden değişik hapis cezalarına çarptırıldı.

1970'lerden Sonra Tevhidi Uyanış ve Baskılar

Müslüman kimliğini önceleyen, ama ulusal kimlikten de yeterince kopamamış az sayıda siyasi 26 Ocak 1970 yılında halkın manevi değerlerini, ayrıca Anadolu küçük ve orta girişimcilerini desteklemek amacıyla Milli Nizam Partisi'ni (MNP) kurdular. Sağcı söylemden arınmaya çalışan bu girişim, "bin yıllık tarih" perspektifiyle ulusalcılığa İslami bir kök oluşturmaya çalışıyordu; ama sistemin "kökten laikçi" elitleri bu açılımdan da rahatsız oldu ve MNP, 12 Mart 1971 Askeri Muhtırası'nın ardından Anayasa Mahkemesi tarafından 20 Mayıs 1971'de kapatıldı. Ancak MNP çizgisi Milli Selamet Partisi'ne (MSP), 12 Eylül 1980 Askeri Rejimi'nden sonra Refah Partisi'ne (RP), 28 Şubat Askeri Müdahalesi'nden sonra Fazilet Partisi'ne (FP) ve son olarak da Saadet Partisi'ne (SP) dönüşerek devam etti. Bu partilerin kapatılma gerekçelerinde hep İslami düşünce ile irtibat kurulmuş ve İslam'la ilgili düşüncelerin, ifadelerin ve bazı kültürel faaliyetlerin suç olduğu iddiaları yer almıştır (Türkmen - Özeleştiri, 2008: 21).

Türkiye'deki İslami düşüncenin ve kimliğin hâkim sistemin kuşatmasından bağımsızlaşması, ancak 1970'li yılların ortalarından itibaren gündeme gelebildi. Türkiye açısından bu sürece "İslami uyanış" veya "tevhidi uyanış süreci" de denilmektedir. Bu süreç Hizbu't Tahrir'den ayrılan Ercümend Özkan'ın arkadaşlarıyla kurduğu illegal İslam Partisi ile, 1975'te kurulan Düşünce Yayınları ve bir yıl sonra çıkmaya başlanan Düşünce Dergisi çevresiyle, ayrıca Ankara'da çıkan Kriter, Talebe ve Aylık Dergi çevreleriyle başladı. En fazla da MNP-MSP çizgisinin örgütlediği Akıncılar Derneği mensuplarını, yani akıncı gençleri etkiledi. Bu düşünce gerek devlet gerek milliyetçi-mukaddesatçı kesim tarafından sürekli olarak suçlandı, kökü dışarıda olmakla itham edildi. Açılım, sistemin ezici baskısına karşılık silahlı bir mücadeleyi düşünmemesine rağmen illegal olarak kaldı. Zira DP döneminde ağırlaştırılan 163. maddeye göre İslam'la ilgili her açık beyan, konuşma ve yazı, "dini istismar" kapsamına alınıyordu. Yerine göre Kur'an'dan bir ayetin bile okunması yargı tarafından suç olarak değerlendiriliyordu. Bu tür nedenlerden ötürü, Müslümanlar uzun yıllar ya dolaylı ve örtük cümlelerle kendilerini ifade edebildiler ya da gizli tebliğ, diyalog, konuşma ve eğitim yolunu seçtiler.

1970'li yılların sonuna doğru tevhidi uyanış çevrelerinde sağcı, devletçi, milliyetçi söylemi terk edip evrensel İslami hareketi savunmaya başlayan gençler arasında ilk örgütlenme faaliyetlerinde etkin olan Sedat Yenigün, 5 Temmuz 1980 günü devletin derin güçleriyle irtibatı ortaya çıkan ülkücü bir çete tarafından öldürtüldü. 12 Eylül darbesinde ise bu süreçten etkilenmiş çok sayıda Müslüman genç ve Akıncı derneklerine mensup birçok insan tutuklandı. Bir çoğu ise tutuklanmamak için devrim günlerini yaşayan İran'a ve SSCB'nin işgaline karşı direnen Afganistan'a gittiler.

MNP-MSP demokratik çizgisi ulusalcılık bağlamında sistemden ayrışamasa da, Türkiye'deki İslami duyarlılık potansiyeli ile iç içeydi. Sistemin her türlü kimlik, kavram ve değerinden ayrışma yolundaki "tevhidi uyanış çizgisi" ise, Türkiye Müslümanları adına çıkarttığı dergilerle, kitaplarla, yaptığı cemaatsel çalışmalar ve eylemlerle Kemalist sisteme muhalefette entelektüel ve niteliksel boyutu ifade ediyordu (Türkmen – Özeleştiri, 2008). Gerek MNP-MSP çizgisinin takipçisi olan RP tabanı, gerekse nicelik olarak az olmakla birlikte Türkiye Müslümanları adına en önemli niteliksel kazanımları taşıyan tevhidi uyanış süreci, düşünce, kültür ve eğitim alanlarında 1990'lı yılların ortalarına doğru güç kazanmaya başladılar. "RP çizgisi" ile "tevhidi uyanış çizgisi" arasında bazı kimliksel, metodik ve stratejik farklar vardı. Ama buna rağmen tabanda, sisteme karşı sağcı, devletçi, milliyetçi anlayışları aşan; gelenekçi din anlayışından ayrışıp Seyyid Kutup gibi İslam'ın ana kaynağı Kur'an perspektifiyle metodolojisini oluşturan ve hayatı bu perspektifle yeniden okuyan, küresel kapitalizme karşı tavır alan bir zeminde ciddi etkileşimler oluyordu (Türkmen – Kökleri, 2008:23).

28 Şubat Darbesinin İslam Düşmanlığı

Şubat 1997 Askeri Darbesi, ulusal sistem adına kontrol altında tutulan İslami potansiyelin içinden bazı etkin unsurlarının kontrolden çıkma sinyalleri verdiği bir dönemde yapıldı. Lakin İlahiyat Fakülteleri'nde, İmam Hatip Liseleri'nde tevhidi uyanış sürecinden etkilenen öğrencilerin oranı yüzde 10'u bile geçmiyordu; ama bu insanlar en fazla okuyan, sorgulayan, üreten kesimi oluşturuyordu. Kitap ve kültür piyasasında İslami açılım yer tutmaya başlamıştı. Geleneksel dindar kitleler gittikçe tevhidi uyanış sürecinden etkilenebilirdi. Üniversitelerde başörtülü öğrenci sayısı, artık 10 binlerle ifade ediliyordu ve dereceye giren en başarılı öğrenciler arasında Müslümanlar yer almaya başlamışlardı. Tabii sistemin 28 Şubat süreci ile sergilediği açık İslam karşıtı tavrını, Kemalist sistemin kuruluşundan kalma reflekslerle olduğu kadar, 1991'de yıkılan Berlin Duvarı'ndan sonra NATO'nun ve 11 Eylül 2001 olaylarından sonra küresel kapitalizmin İslami hareketleri düşman konsepti içine dahil etmesiyle paralelleştirerek de değerlendirmek gerekir.

28 Şubat sürecinden sonra TSK tarafından birifinglendirilmiş olan yargı, binlerce Müslümanı gözaltına aldı veya tutukladı (Kaya, 1998:146). Müslümanların birçok vakfı ve derneği kapatıldı. Üniversitelerde başörtüsü yasaklandı ve on binlerce öğrencinin okuma hakkı gasp edildi (Şahitlik, 2000) 28 Şubat'ta başörtüsü ve eğitim konusunda özgürlük isteyen eylemlerin fotoğraflarını yayınlayan Özgür-Der Şahitlik Albümü Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından bölücülük yaptığı ve devleti suçladığı gerekçeleriyle toplatıldı ve yayıncıları ağır para cezasına çarptırıldı. Düzene din adamı yetiştirmek için açılan İmam Hatip Liseleri'nde (İHL'ler) resmi ideolojiyi sorgulamaya meyilli nitelikli öğrenci oranı yüzde 10'lara ulaşınca bu okullara da müdahale edilmeye başlandı. Zaten komünist blok yıkıldığı için artık komünizme karşı dini kullanmak ihtiyacı kalmamıştı. Artık kontrol altında tutulan İslami aktivite sistem tarafından olsa olsa gerçek İslam'a karşı kullanılabilirdi. Bazı ilahiyatçı akademisyenler Kemalist bir jargonla ekranlara sürüldü. 28 Şubat sürecinde yaşanan hukuksuzlukları gündeme getiren çok sayıda dergi ve kitap toplatıldı, yayıncıları ağır para cezalarına çarptırıldı. İslami dergi ve kitapları satan özellikle Anadolu il ve ilçelerindeki kitabevi sahipleri bölgenin jandarma komutanları veya emniyet müdürleri tarafından tehdit edildi, sayısı yüzleri bulan kitabevleri bu baskılar sonucunda kapandı veya el değiştirdi. Yine abonelere gönderilen İslami dergiler bazı görevli birimlerce posta işlem merkezlerinde imha edildi, bu dergilere abone olan memurlar mülki amirler tarafından uyarıldı ve okumamaları konusunda tehdit edildi.

28 Şubat'ın ilk sinyalleri "Kudüs Günü" programı yapan Sincan Belediyesi'ne tankların yürütülmesiyle verildi. Peşinden "Türkiyeli Müslümanlar"ın bir platformu olarak kurulan Filistin Dayanışma ve Dostluk Derneği, Bakanlar Kurulu kararı ile kapatıldı. Tevhidi uyanış sürecinin taşıyıcısı bir çok cemaate/kuruluşa dış bağlantısı olduğu veya silah bulundurduğu gibi atılı suçlarla operasyon yapıldı. Sudan bahanelerle gözaltına alınan İslami cemaatlerin önde gelenlerinden birçoğuna ağır işkenceler yapılarak İslami çevreye korku salınmaya çalışıldı. Türk Silahlı Kuvvetleri'nde subay ve astsubaylardan eşi veya annesi başörtülü olanlar, namaz kılanlar, düşünsel açıdan İslam'la ilgili kitaplar okuyanlar, YAŞ kararlarıyla "irticacı" olarak değerlendirildi ve ordudan atıldı. Başörtülü tüm öğretmen ve memurların işine son verildi. Askeri lise imtihanlarında başörtülü olan veya dini inançlarına bağlı yakın akrabası olan adaylar elendi. Çocukların Kur'an eğitimi alması 14 yaşına kadar yasaklandı. Adeta tek adamlık veya milli şeflik döneminin "din karşıtı laiklik" anlayışına geri dönüldü.

Yasakların Karşı Olduğu Hangi İslam?

28 Şubat'ın kudretli paşalarından Çevik Bir, laik bir öfkeyle "İslam'ın ılımlısı radikali olmaz" deyip "milli dindarlık" anlayışının savunucusu olan bazı tarikat ve cemaatlere yönelik baskın, tutuklama ve aşağılama operasyonlarına arka çıkmıştı. Ayrıca bu süreçte gelenekçi ve devletçi eğilimler taşıyan tarikat ve dini cemaatler, daha ziyade Müslümanları küçük düşürmek için gündeme getirildiler. En yaygın gelenekçi ve devletçi dini cemaat, Fethullah Gülen ekibiydi. Gülen cemaatinin Türki ülkelerde kurduğu Türk kolejleri, Türkiye'nin 28 Şubat sürecinde adeta en önemli dış politika açılımı olmuştu (Bulaç, 2008:15,196). Ancak Fethullah Gülen cemaati gibi milliyetçi-mukaddesatçı cemaat ve tarikatların, "İslamizasyon" veya "Ilımlı İslam" politikaları veyahut 2004'ten itibaren uygulamaya koyulan ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi doğrultusunda değerlendirilmesi, Türk Devleti'nin stratejistyenleri arasında tartışma konusudur. Kemalist doktrine şekilsel aidiyetini sıkı sıkıya devam ettiren kesim, Türk devletini, Osmanlı ve Müslüman tarihinden tamamen kopartan bir ulusçuluk anlayışı ile tanımlamaktadır. Kemalist doktrini şartlara uyumlu hale getirmek isteyen diğer ulusçu kanat ise –eğer bugünkü ulusal değerlere yardımcı olacaksa– Türk Devleti'ni, dini özellikler taşıyan Osmanlı Devleti'nin devamı olarak görmekten çekinmemektedir. Devlet elitleri arasındaki bu tartışmada milliyetçi-dindar kesime kontrollü şekilde müsamaha gösterilmesi, aynı zamanda muhalif ve özgün İslami kimliği yaşatmak ve geliştirmek isteyen tevhidi uyanış sürecine karşı da bir emniyet tedbiri olarak kullanılmıştır ve kullanılmak istenmektedir.

Bugünün Türkiye'sinde düşünce ve ifade özgürlüğü açısından üç tür "İslam"dan bahsetmek mümkündür:

  1. Modernist İslam:

Bu akım ulusal sistemle de küresel kapitalist sistemle de uzlaşmayı seçen, İslami değer ve kavramların içini boşaltarak İslam'

ı folklorik bir ritüeller ve vicdan muhasebesi düzeyine indirgeyen yaklaşımdır. Gerek küresel kapitalizmin imparatoru ABD'nin gerekse batılılaşmanın model ülkesi haline getirilen Türkiye Cumhuriyeti'nin arzuladığı ve bir alt kimlik olarak rehabilitasyon veya motivasyon aracı olarak kullanılmak istenen İslam algısı budur. Bu eğilim sistem tarafından öne çıkartılmaktadır, dolayısıyla düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda herhangi bir sorunla karşılaşmamaktadır.

  1. Gelenekçi İslam:

Din algısında taklitçi eğilimi ifade etmektedir. Kemalizme ve emperyalizme karşı olduğu halde, gerek İslam'ın özgün vahyi ölçülerine uzaklığından gerekse Cumhuriyet rejimi tarafından sindirilmişliğinden ötürü karşıtına sığınarak var kalmaya çalışmıştır. Örneğin Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan itibaren en önemli çatışma ulusal kimlik ile İslami kimlik arasında olduğu halde, gelenekçi çizgi ilk dönemlerdeki direniş ve muhalefet tutumunu terketmiş ve genellikle dayatılan kimlik ile savunulan kimliği uzlaştırmaya yönelmiştir. Bu nedenle, ne İslami özgünlüğü yansıtabilmekte ne de rejim tarafından güven içinde karşılanabilmektedir. Bu eğilim İslami özgünlüğe meylettiğinde veya nicel gücünü artırdığında sistemin baskısıyla karşılaşır. Ama çoğu kez de muhalif ve özgün İslam anlayışına karşı önleyici bir potansiyel olarak kollanır ve milli din anlayışının yaşatılması için kullanılmaya çalışılır. Sistemin pek de hoşlanmadığı ve İslami aidiyet duygusu yüksek olan bu potansiyel, rejim tarafından konjonktürel şartlara göre bazen serbest bırakılır, bazen de yargı ve operasyon silahı ile sindirilmeye veya hizaya getirilmeye çalışılır.

  1. Tevhidi İslam:

İslam'ı, ana kaynağı olan Kur'an-ı Kerim temelinde tanımlayan,1400 yıllık İslami kültür geleneğini Kur'an'ın evrensel ilkeleri ve kavramlarıyla değerlendiren, sorgulayıcı, vahyi ölçülere göre bir adalet toplumu kurmaya çalışan, vahiy ve adalet ilkelerine yabancılaşan her türlü zulme ve sömürüye muhalif tavır geliştiren bir dünya görüşüdür. Tevhidi İslam anlayışı müstekbirlere (ezenlere) karşı müstezafların (ezilenlerin) yanındadır. Türkiye Müslümanları, Kur'an'ın evrensel ilkelerini yaşamlaştırmayı hayatın amacı olarak gören "Tevhidi İslam" anlayışı ile irtibatlarını 1970'li yılların ortalarından itibaren güçlendirmeye başlamışlardır.

Hem gelenekçi-mezhepçi hem de sağcı, devletçi ve milliyetçi anlayışlardan ayrışıp özgünleşmeyi ifade ettiği için modernist ve gelenekçi dindar çevreler Tevhidi İslam'a tepkiyle yaklaşırlar. Diğer yandan, Tevhidi İslam Müslümanları ulusal sistemin kontrolünden çıkartmaya çalıştığı için en çok resmi ideoloji tarafından öfkeyle karşılanır. Gerek gelenekçi ve modernist dini yaklaşımlar, gerek ulusal sistem, gerekse Kemalist ideolojiye eklemlenen sağ, sol, liberal ve sosyalist akımlar bu çizginin gündemde kendine yer bulmasını istememektedir. Örneğin tevhidi uyanış süreci içinde yer alan bir çok aktivist ve yazar, TCK 312. ve 301. maddelerle irtibatlı olarak "bölücülük", "kışkırtıcılık", "TSK'ya ve Türk Devleti'ne hakaret" suçlamasıyla yargılandıkları halde, aynı atılı suçlarla yargılanan liberal ve sol muhalif aydınların onda biri kadar gündeme getirilmemişlerdir.

Rejim, yok sayma ve inkâr etme tutumuyla tevhidi uyanış sürecinin taşıdığı söyleme ambargo uygularken, kontrol altında tuttuğu dindar kitlelerin bu süreçten etkilenmesini engellemeyi hedeflemektedir. Gelenekçi ve modernist yaklaşıma sahip kanaat önderleri ise, dindar kitleler üzerindeki inisiyatiflerini kaybetmemek için tevhidi İslam anlayışına karşı defans geliştirmektedirler. Kemalist sol ve liberal kesim ise, haz etmeseler bile özgün İslam'a değil, rejim tarafından kullanılan Müslümanlığa razıdırlar.

Tevhidi bilinçlenme süreci, tarihi süreç içinde dağılmış İslam toplumunu (ümmeti) çağdaş koşullarda yeniden adalet ve vahiy toplumu haline getirmek konusunda gerçekleştirdiği fikri ve sosyal tanıklıkları ve açılımları açısından yenidir. Ancak bu süreç gerek küresel ve yerel egemen sistem tarafından yargı yoluyla ve fiili müdahalelerle, gerekse "dine karşı din" formatı içinde "ılımlı İslam" politikalarıyla engellenmeye çalışılmaktadır. Sürecin sosyal ve siyasal etkinlikler ve muhalif tavırlar çerçevesinde yaşadığı entelektüel ve sosyal oluşum safhasını yeteri kadar idrak edemeyen bazı "acilci" yaklaşımlar ise, emperyalist işgal politikalarına karşı haklı direniş hareketlerinin gösterdiği zorunlu ve bölgesel tepkilerinden kopuk ve hayalci bir tutumla küresel bir silahlı eylem stratejisi oluşturmaya çalışmaktadırlar.

Kur'an'a göre toplumsal değişimin yasalarına (sünnetullah) aykırı olan bu acilci tutum, muhalefet anlayışında haklı, ama yönteminde ve önceliklerinde aykırı bir durum içindedir. Bununla birlikte, bu tür etkinlikler içinde bulunan, örneğin İkiz Kuleler'e uçakla saldıranların psikolojisini incelemeyi insanlık adına çözüm olarak görenlerin (Roy, 2003), asıl bu insanları hayatlarını feda edecek duruma getiren modern tiranların, tağutların, kapitalist hegemonyanın insani değerleri çözülmüş zalim psikolojilerini insanlık adına irdelemeleri gerekmektedir. Kapitalist küreselleşme sürecine isyanın bir ifadesi olan bu "cihadcı" yaklaşımların taşıyıcıları Türkiye'de de tutuklanıyorlar; gerektiğinde CIA uçaklarıyla ABD'ye, hatta İsrail'e teslim edilebiliyorlar. Bu tür yaklaşımlar içinde olan tutsakların da, en az F Tipi tabutluklarında bulunan tutsakların hakları kadar insan hakları vardır. Ama ABD emperyalizminin elindeki Guantanamo tutsaklarının durumu nasıl sorgulanamıyorsa, sistematik işkenceye maruz kalan bu tür tutsakların hakları da adeta sorgulanamıyor.

Türkiye'deki kapitalist taşeron darbe düzenine muhalif olan entelektüeller, sosyal çevreler ve kurumlar arasında temel ve sahici özgürlüklerden yana bir diyalog ve dayanışma ortamının kurulamaması, düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki barikatların aşılması konusunda önemli bir dezavantajı ve basiretsizliği oluşturmaktadır. Bu konuda, Türkiye'yi tamamen ABD emperyalizminin fiili güdümüne sokacak olan 1 Mart 2003 tezkeresine karşı içinde İslamcı kesimden Özgür-Der ve Mazlumder'in de bulunduğu, daha ziyade sosyalist güçlerin ağırlıkla yer aldığı "Irak'ta Savaşa Hayır Koordinasyonu" ile muhalif İslamcı kesimlerin oluşturduğu "Savaşa ve İşgale Hayır Platformu"nun ortak eylemlilikleri Türkiyeli muhalif güçlerin yaşadığı olumlu bir örnekti. Tüm düşünce, ifade ve inanç yasaklarının amacı, özgür, adil ve insanın doğasıyla barışık anlam arayışlarının, alternatif toplum inşasının ve kapitalist kalıpları aşacak dengeli bir tüketim-üretim modeli arayışının önünü kesebilmektir. İnsan olma onur ve erdemine sahip olan muhaliflerin ise en önemli cevabı, ortak kötüye karşı diyalog ve dayanışma imkanlarını çoğaltmak olmalıdır.

Kaynakça

Akyol, Taha, Ama Hangi Atatürk, Doğan Kitap Yayıncılık, 2008.

Başgil, Ali Fuad, Din ve Lâiklik, Yağmur Yayınları, 4. baskı, 1979.

Bulaç, Ali, Din-Kent ve Cemaat, Ufuk Yayınları, 2008.

Dilipak, Abdurrahman, "Din Adına Siyaset 1908-1960: İslâmî Hareketin Siyasi Temelleri" , Din Adına Siyaset, Fırtına Yayınevi, 2006 içinde.

Göç, Macide, "Çok Partili Sisteme Geçerken İslâmcı Dergiler", Haksöz Dergisi, Sayı: 26, 27, 28, Mayıs, Haziran, Temmuz 1993.

Göç, Macide, "Türkiye'nin Demokratikleşme Sürecinde Müslümanların Türkçüleştirilmesi", Haksöz Dergisi, Sayı: 33, Aralık 1993.

Gün, Fahrettin, Din-Siyaset ve Laiklik (1948-1954), Beyan Yayınları, 2001.

Jaskhke, Gotthard, Yeni Türkiye'de İslâmlık, Çeviren: Hayrullah Örs, Bilgi Yayınevi, 1972.

Kaya, Rıdvan, Kesintisiz Darbe Düzeni ve İslami Direniş Sorumluluğu, Ekin Yayınları, 1998.

Kısakürek, Necip Fazıl, Rapor 1-3, Büyük Doğu Yayınları, 1993.

Mardin, Şerif, Din ve İdeoloji, İletişim Yayınları, 1991.

Özakıncı, Cengiz, İrtica 1945-1999, Otopsi Yayınevi, 1991,

Roy, Olivier, Küreselleşen İslam, Çeviren: Haldun Bayrı, Metis Yayınları, 2003.

Şahitlik Albümü, Özgür-Der, 2000.

Tunaya, Tarık Z., İslâmcılık Cereyanı, Baha Matbaası, 1962.

Türkmen, Hamza, Türkiye'de İslamcılığın Kökleri, Ekin Yayınları, 2008.

Türkmen, Hamza, Türkiye'de İslamcılık ve Özeleştiri, Ekin Yayınları, 2008.

YAZIYA YORUM KAT

4 Yorum