1. YAZARLAR

  2. Markar Esayan

  3. Müslümanlar ve siyaset
Markar Esayan

Markar Esayan

Yazarın Tüm Yazıları >

Müslümanlar ve siyaset

A+A-

Geçen pazar günü “Müslümanlar ne yapacak” başlıklı bir yazı yazdım. Doğrusu bu sorunun sadece Türkiye değil, tüm dünya için bu yüzyılın en kritik sorularından birisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü Müslümanlar dünyanın en kalabalık dinî gruplarından birisi olarak homojen coğrafyalarda yaşadıkları gibi, Mısır, Malezya, Endonezya, Hindistan gibi diğer dinler ve etnik gruplarla birarada da yaşıyorlar. Bunun hemen yanında da, işte Norveçli ırkçı Breiviklerin yaşadığı Avrupa içinde ve ABD’de İslam artık reddedilemeyecek karşılaşma alanlarının içinde.

Bu soruyu sorar, düşünür ve yazarken, toplum mühendisliğini veya buyurganlığı asla içermeyen bir niyetle yapıyorum. Çünkü, şanslı bir deneyim olarak, Müslümanların “Sakin güç olarak geri dönüşü” ile Türkiye’deki değişimin dinamosu olduklarını yakından müşahede ediyorum. Doğrusu, Beyaz Türk mahallesinde doğmuş birisine ait tüm önyargı bagajına sahip olarak, Müslümanların bu geri dönüşünün bendeki önyargıları söktüğünü söylemek boynumun borcu. 28 Şubat’ta Erbakan’ı hal eden Demirel’i takdir etmiş birisinden, bin yıllık birarada yaşama kültürümüzün nerede, ne sebeplerle kazalara uğradığı üzerine düşünmeye bu süreçte vardım. Bu değişimin bendeki payı ise, AK Parti’nin tabanına yaslanarak ilk günlerinden itibaren ortaya koyduğu demokratik performans karşısında yiğidin hakkını yiğide verme ilkem oldu.

Bu satırların Müslümanların hoşuna gittiğini biliyorum. Gitmeli de, buna hakları var. Lakin bu satırları hoşa gitmesi için yazmıyorum. En nihayetinde, bu ülkede her zaman çoğunluk olan gizli güç Müslümanlardı. Bugün yapılan doğru işler için Müslümanları ne kadar takdir ediyorsam, “neden daha evvel değil” sorusunu ve bu sorunun yanında, bugün yapılan yanlışları veya eksik kalan doğruları irdelemeyi de faydalı addediyorum. Yani Müslüman mahallesinde salyangoz satmıyorum. Ben ve atalarım bin yıldır Müslüman mahallesinin komşuları, hatta mukimleriyiz. Bunun yanında, değiştirme gücü olanların en büyük sorumluluğa da sahip oldukları gerçeği terazinin diğer kefesinde sallanıyor.

Müslüman derken büyük bir genelleme yaptığımın farkındayım. Tabii ki, Türkiye’de yaşanan Müslümanlığın türlü tezahürleri, kendi aralarında naif ama keskin ton farkları var. Bu ton farklılıklarını notlamak benim amacım değil. Ama kendimi bazılarına yakın, bazılarına uzak hissetmem tutarlı bir durum. Tüm bu nüanslara rağmen, AK Parti tabanı ile demokrasiye verilen desteğin, en azından oy sandığına yüzde elli gibi bir oranla yansıdığını, bu tabanın son on yıldaki değişime destek verdiğini varsayabiliriz. Vesayete karşı olmak, özgürleşmek, sivilleşmek, yeni anayasa ve diğer konularda –şerhler değişmekle birlikte– ciddi bir konsensüs var.

Geçen yazıma yorum gönderen bir okuyucum çok güzel bir tesbitte bulunmuş. Ben de aynı şeyi yazacağım için aynen alıyorum buraya.


“Müslümanlar en başından beri bir yerlere talip olmayı düşünerek yola koyulmadılar. Sadece kendilerinden zulmü savmak için ellerinden geleni yapma gayreti içinde oldular. Bu yavaş yavaş onları sistemi eleştirme ve alternatif bulma konusunda uzmanlaştırdı. Sistemin etrafından ne kadar dolanabileceklerini de öğrenmiş oldular. Bu bir zaman sonra ‘demek ki bu işler böyle yürüyor’ noktasına savurdu onları. İlkesel duruşlarını kaybetmelerinin temelinde aslında çıktıkları nokta’nın yamukluğu yatmıyor. Geldikleri yere düşe kalka, deneye yanıla gelmeleri yatıyor. İlkesiz bir sistem içinde ilkeli yollarla ilerlemenin çok büyük bir faydası olmadığını gördüler ve pragmatik yaklaşıyorlar.”

Yaşanan son YAŞ’tan örnek verelim o halde. Sayın Gül ve Erdoğan, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının emekliliğini istediği ilk periyotta dik durdular. Sonra ne olduysa, istisnai temdit yoluna, üstelik yasal sınırlar aşılarak başvuruldu ve Balyoz sanıkları emekli edilmedi. Hatta YAŞ’ta temsil bile edildiler. Sonra ne oldu? Yedisi general, 16 muvazzaf subay için mahkeme yakalama kararı verdi. EDOK Komutanlığı görevine getirilen Nusret Taşdeler, yani Sayın Erdoğan’ın çalışma arkadaşı ve GK Adlî Müşaviri Tümg. Hıfzı Çubuklu da bunların arasındaydı. Dün de emekli Org. Hasan Iğsız tutuklandı. Tabii haliyle sorduk: Hukuk kuralları kişiye göre mi değişiyor diye.

Seçimlerden önce, “Başörtülü aday yoksa, oy da yok” diye yükselen çığlığı Başbakan’ın nasıl kükreyerek “kınadığını”, tıpkı YAŞ yamulmasına bugün Fehmi Koru’nun sahip çıktığı gibi, majör İslami kalemlerin nasıl “Şimdi sırası mı” diye bu temel hak iddiasını “ihanet ve tuzak” ilan ettiklerini hatırlayınız. O kadınlar, kendi mahallelerinde adeta linç edildiler. Yine Erdoğan’ın milliyetçi oyların peşine düşerek Kılıçdaroğlu’nun Aleviliğini, MHP’lilerin kasetlerini nasıl sömürdüğünü de hatırlamalıyız. Ermeni, Rum ve Yahudi olmayı ise “Affedersiniz” düzeyinde algıladığını da...

Şimdi, eğer bana cevap olarak, bu ülkenin kaypak ve tehlikeli zemininde siyaset yapmanın zorluklarından ve taktiklerden, pragmatizmin gereklerinden bahsedilecekse, o zaman siyasette Müslümanlığın erdemlerinin, İslam idealizminin kullanılmasının bir kenara bırakılması gerektiğini savunurum. Evet, bu da bir tür sekülerleşmedir; o zaman da milliyetçi, laikçi ulusalcılardan bir fark kalmaz. Yargıyı, değerleri işinize geldiği gibi eğer büker, bu kirli oyunu daha iyi oynar, “iktidarı” devralırsınız. Bir zaman sonra da araçsallaştırdığınız, “geçici” taktikler ve pragmatik usuller, “kalıcı ahlak” haline gelir.

Ama Müslümanlar bunu mu istiyor derseniz, ben buna şiddetli bir ümitle hayır derim. Bu çelişkili durumun nedeni ise eksik olan “bir şey”. O “şeyi” sonraki yazıda anlatmaya çalışacağım.


markaresayan@hotmail.com

TARAF

YAZIYA YORUM KAT