Müslümanlar ve Medya Ahlakı

06.03.2016 17:58
Müslümanlar ve Medya Ahlakı
Müslümanlar, hayatlarının her alanında olduğu gibi medyanın araçlarını da Müslümanca kullanma sorumluluğunu taşımaktadırlar.

Mücahit Gökduman’ın Yorumu:

20.yüzyılın ikinci yarısından itibaren bilim ve teknolojide baş döndürücü bir hızla yaşanan gelişmeler, enformasyon/iletişim alanında da kendini fazlasıyla gösterdi. Görsel medyanın yaygın ve yetkin olmadığı ilk modern dönemlerde kitap, gazete ve dergi gibi yazılı basın kitlesel haberleşmeyi ve bilgilenmeyi sağlıyordu. Yakın denilebilecek bir zamanda tedavüle giren televizyon ve internet ile görsel medya; gazete ve dergiden iletişim/haberleşme görevini büyük ölçüde devralmış oldu. Televizyon ve internet teknolojisi yaygınlık ve hız açısından yazılı basını zamanla geri bıraktı. Artık dünyanın bir yerinde yaşanan bir olay, birkaç dakika içinde tüm dünyaya yayılabiliyordu. Üretilen/keşfedilen bir bilgi ya da kültür, ortaya çıktığı havzanın dışında da takipçi ve temsilciler bulabiliyordu. Görsel medyanın, yazılı basın gibi bilgilenme/haberleşme yanında felsefe, ideoloji, kültür ve sanatın da bir taşıyıcısı hatta propaganda unsuru olduğu da su götürmez bir gerçekti. Zaten bu hızlı sirkülasyon, küreselleşme denilen realitenin ortaya çıkışında önemli bir rol üstlendi.

Müslümanlar, hayatlarının her alanını Allah'ın rızasına uygun bir şekilde tanzim etmekle mükelleftirler. Siyasetten ekonomiye, aile hayatından arkadaşlık ilişkilerine, meslek ahlakından kültür sanat faaliyetlerine dek etkinlikte bulunulan her saha, vahye ve onun tanığı Rasulullah'ın(s) örnekliğine göre düzenlenmelidir. İnanç sahipleri, ortaya çıkan her yeni olaya/duruma/ilişki biçimine ayak uydurmak ya da onu sorgulamadan reddetmekle değil, onu İslam'a göre tahlil etmek ve gerekli pozisyonu almakla sorumludurlar. Modern dönemin kadim zamanlardaki birçok olguyu ve değeri değiştirip dönüştürdüğü bilinmektedir. Bu değişim modernliğin ortaya çıktığı Avrupa ile sınırlı kalmamış, İslam/Doğu coğrafyasını da ciddi bir şekilde etkilemiştir. Müslümanların bu dönemde ortaya çıkan ilişki tarzlarını, bilgilenme biçimlerini, değer yargılarını Kur'an'a göre bir teste tabi tutmaları gerekmektedir.

Medya konusu/kavramı kitleselleşmeye başladığı zamanlardan bu yana doğal olarak Müslümanların da gündeminde oldu. Müslümanlar bu araçları bir biçimde kullandılar, bu süreçlerin bir şekilde içinde yer aldılar. Ancak bu alanın fıkhının üretilip üretilmediği, medyanın vahiyden kaynaklanan bir bilinçle kullanılıp kullanılmadığı sorusu orta yerde durmaktadır. Televizyon, internete nazaran daha eski olduğundan bu aracın analizi ve eleştirisi yeterli olmamakla beraber bir ölçüde yapılmıştır. Ancak internetin ve gittikçe yaygınlaşan ve biraz daha değişik bir tarzı ihtiva eden "sosyal medya"nın fıkhı üretilmeye muhtaçtır. Bu yazımızda "internet/sosyal medya" ağırlıklı olmak üzere, medya konusundaki bazı tespitlerimizi ve önerilerimizi ifade edeceğiz. Elbette bu alanın fıkhını üretecek yetkinlikte olduğumuz gibi bir iddiamız yok ancak her Müslümanın bu alanda düşünmesi ve belli başlı noktaları bilerek hareket etmesi gerektiği kanaatindeyiz.

Bilgilenme ve Yazma Ahlakı

Vakıalar/düşünceler/kişiler hakkında doğru bir tasavvurun ve eylem biçiminin oluşabilmesi için öncelikle doğru ve sağlıklı bir bilgilenme ameliyesi şarttır. Özellikle internetin herkesin ulaşabileceği bir şekilde ortaya çıkmasıyla beraber bilgilenmenin kolaylaştığı doğrudur ancak bu bazı tehlikeleri de beraberinde getirmiştir. Açıkça söylemek gerekirse internet bir bilgi hazinesini değil; bir bilgi yığınını hatta çöplüğünü andırmaktadır. İnternette yer alan bilgilerin doğruluk/düzenlilik/tutarlılık kaygısı pek azdır. Kitap, dergi ve gazetede belli bir derecede bulunan ciddiyet ve sorumluluk bilinci, sanal ekranlarda kaybolmaya yüz tutmuştur. Yazılı alanlarda aranan belli bir ölçüdeki yetkinlik şartı, yazılanları istişare etme, tashih-redaksiyon-son okuma gibi denetleme süreçlerinin aksine internete herkes istediği şekilde veri aktarabilmekte, bunun herhangi bir denetleme mekanizması bulunmamaktadır.

Facebook ve Twitter gibi sosyal medyanın yaygın kullanılan araçlarında da bilgilenme ameliyesi ciddi bir yozlaşma içindedir. 140 karaktere sığdırılmaya çalışılan güdük ifadeler, herhangi bir ciddiyet ve doğruluk kaygısı olmadan serdedilen sözler, manipülasyon ve kara propaganda içeren paylaşımlar zihin kirliliği oluşturmaktadır. Sosyal medyada herkesin bir profile/sayfaya sahip olması ve bu sayede görüşlerini diğer insanlarla "özgürce" paylaşma imkanı bulması, ahlaki açıdan bazı sapmaları beraberinde getirirken "yazma ve aktarma" ameliyesinin ciddiyetini, tabir yerindeyse "ağırlığını" ortadan kaldırmaktadır. Bu durum herkesin analizci, uzman, yazar, hatta şair(!) olmasının önünü açmış görünmektedir.

Hem yazılı hem de görsel medyadaki haberleşme/bilgilenme süreçlerinde Müslümanların dikkat etmesi gereken temel hususlardan biri, bilgiyi aktaranların kimliğidir. Rabbimiz Hucurat suresinde "Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onu etraflıca araştırın." şeklinde buyurmaktadır. Gazete, dergi ve televizyondan biraz farklı olarak internetteki ahlakilik ve doğruluk kaygısının ne denli az ve denetlenemez olduğu hatırlandığında bu ayetin önemi daha da anlaşılmaktadır. Özellikle son dönemde yaşanan ve sürmekte olan Ortadoğu'daki olaylarda ve "Gezi Parkı" sürecinde doğru bilgilenmenin ne denli önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Müslümanlar kendi aleyhlerine dahi olsa internette/sosyal medyada söyledikleri sözlerde, verdikleri bilgilerde dürüst olmak zorundadırlar. Elbette bu, "her doğruyu her yerde söyleme" gibi bir basiretsizliğe kapı aramamalıdır.

Gerçek İnsanlar, Sanal İlişkiler

Medyanın insanların hayatında bu denli kuşatıcı bir şekilde yer alması şüphesiz bireysel ilişkileri de etkilemiştir. Birbirini görmeden ve duymadan, hatta karşı tarafın gerçek kimliğini bilmeden/kendi kimliğini gizleyerek icra edilen bu ilişki biçimi, üzerinde durulmayı hak eden noktaları ihtiva etmektedir. Halk arasında "chat yapmak, WhatsApp'tan konuşmak, Facebook'tan yazışmak" gibi isimlendirmelerle ifade edilen ilişki biçimleri yaygınlık kazanmıştır. Yüz yüze görüşmek, konuşmak; ilk insandan bugüne gelen kadim bir değer, beşeriyetin ortak geleneğidir. Bu ilişki biçimi ister istemez bir ciddiyeti ve belli oranda samimiyeti içerir, gerekl kılar. Aynı zamanda iletişimin sağlığı/verimliliği açısından da diğer ilişki biçimlerine göre üstünlüğe sahiptir. Ancak sanal ilişkilerde bu ciddiyet, sorumluluk bilinci ve samimiyet kaybolmakta ya da yozlaşmaktadır. Sanal ortamda karşılıklı söylenen sözlerin, kullanılan ifadelerin bağlayıcılığı ve ağırlığı ilginç bir şekilde azalmaktadır.

Meseleyi "kız-erkek" ilişkileri bağlamında da ele almak gerekmektedir. Birbirine namahrem olan hanım ve erkeklerin nasıl bir ilişki/iletişim biçimine sahip olması gerektiği Kur'an'da ve Rasulullah'ın (s) uygulamalarında açıkça ortaya konmuştur. Bu durumdaki hanım ve erkeklerin iletişiminin "sınırlı ve gerektiğinde" şeklinde olması gerektiği düşünüldüğünde, sanal ortamlarda yaşanan birtakım hadiselerin ne şekilde izah edileceği akla takılmaktadır. Normal şartlarda, yüz yüze olunduğunda yüz kızartıcı bir mahiyette olan sözler; internette herkese açık bir şekilde, ya da "özel sohbet" formunda rahatça serdedilebilmektedir. İletişimin sanal olması, ahlakın da sanal olmasına yol açmış gibidir.

Sosyal medyada herkesin bir profile/sayfaya sahip olması, kişinin bu alanı "özgür" bir şekilde doldurması keyfiyetini getirmiştir. Özel fotoğraf ve videoların bu alanda paylaşılması, yapılan her faaliyetin, gidilen her mekanın çeşitli sözler eşliğinde kamuoyuna deklare edilmesi, mütedeyyin kesimlerce eleştiriye tabi tutulan magazin programlarının mantığını hatırlatmaktadır. Burada insan nefsini ve gururunu okşayan "beğenilme, takdir edilme, ilgi görme" duygularının öne çıktığı açıktır. Elbette ki bu tarz duygular fıtridir ve belli bir yere kadar normal kabul edilebilir. Ancak söylenen sözlerin, icra edilen eylemlerin istikameti "beğenilme" olduğunda, bu duyguları tatmin etmek amaç haline geldiğinde sorun başlamış demektir.

Müslümanlar için "ahlaklı ve takvalı" olma sorumluluğu "gerçek-sanal" ayrımını kabul etmez. Hayatı bölmeden yaşayan İslami kimlik sahipleri için, internette/sosyal medyada da güzel ahlakın timsalleri olmak, diğer insanlara bu yönde öncülük etmek bir ödevdir.

"Zaman Tüneli"nde Akıp Giden Zaman

İnternete ve son dönemde ortaya çıkan sosyal medyaya getirilen önemli eleştirilerden biri de kişinin vaktini ciddi manada (ç)almasıdır. "İnternet bağımlılığın" bir rahatsızlık olarak kabul edilip tedavi edilmeye başlanması bu eleştirileri doğrulayan bir göstergedir. İnternet çok çeşitli meşgaleleri içinde barındıran büyük bir dünya haline gelmiştir. Bu "dünya"da herkes kendisine göre bir uğraş alanı bulabilmekte ve vaktini bu alanda harcayabilmektedir. İnternetin insanların hayatını kolaylaştırdığı ve hızlandırdığından bahsedilir ancak bu hız ve kolaylık insanları bu alana hapsetmekte, asli uğraşların ve görevlerin ifasından kısılan vakit, bu sanal alana aktarılmaktadır. Örneğin kitap okumanın normal şartlarda internette ortalama bir işi halletmekten daha vakit alıcı ve yorucu olması beklenir. Ancak günümüzde kitap raflara terk edilir ya da pek az okunurken, "hayatı kolaylaştırması gereken internet", insani faaliyetlerin bir amacı olarak merkezi bir konuma oturmuştur.

Müslümanlar, internette yapılacak faaliyetlerin (bu gerekirse tebliğ, davet, görüşlerini savunma olsun) belli bir değeri aşmayacağını, somut sonuçlar anlamında sınırlı kalacağını bilmelidirler. Hayat sokaklarda yaşanmaktadır; öncelikli sorumluluklar evlerde, okullarda, iş yerlerinde, derneklerde, meydanlarda gerektiğinde cephelerde İslami kimlik sahiplerini beklemektedir. Bu alanlarda yapılacak faaliyetlerin duyurusu, geniş kitlelere ulaştırılması gibi amaçlar için internet kullanılabilir, diğer türlü salt ekranlarda olacak bir "mücadelenin" kıymet-i harbiyesi pek azdır.

Televizyonun Anlattığı

Medyanın kuvvetli araçlarından olan televizyon da internet gibi kullanım açısından birtakım tahlilleri, tespitleri ve önerileri gerekli kılmaktadır. Özel televizyon kanallarının artması ve uydu sistemlerinin yaygınlaşması ile küresel bir mahiyet kazanan televizyon, olumlu özellikleri bulunmakla beraber, birçok kötü özelliği muhtevidir. Örnekler üzerinden gitmek gerekirse dizilerin manevi alanda oluşturduğu tahribat, üzerinde dikkatle durulmayı hak etmektedir. Türkiye ve dünyadaki dizilerin çok büyük bir kısmı seküler-laik hayat felsefesine göre yapılmaktadır. Dizilerde sergilenen ilişki biçimleri, yaşam tarzları, söylenen sözler, oluşturulan kavramlar, kurgulanan kimlikler inşa ve ıslah etmekten ziyade ifsad edici bir karakter taşımaktadır. Müstehcenliğin, zinanın, içkinin, kız-erkek ilişkilerinde laubaliliğin, yalan-iftira-gıybet-alay etme gibi günahları sıradanlaştırma çabasının, kapitalist tüketim kültürü gibi birçok ifsad unsurunun taşıyıcılığını yapan dizilere karşı radikal bir tavır alınması gerektiği kanaatindeyiz. Televizyon ekranlarından evlere akan bir diğer unsur yarışma programlarıdır. Haksız kazancın alelade meşrulaştırılmaya çalışıldığı bu programlar, insandaki kazanma ve sahip olma hırsını kamçılamaktadır. Diğer yandan düzenli olarak maç ve dizi izlemenin, magazin ve evlilik programlarını takip etmenin Müslümanlar açısından ne ifade edeceği yeniden düşünülmelidir. Elbette ki televizyon, İslami kimlik sahipleri açısından gelişmelerden haberdar olma, tartışma programlarından istifade etme ya da görüşlerini geniş kitlelere aktarma gibi bazı olumlu imkanları da içinde barındırmaktadır. Ancak kötülüğün tabiatında "hızla yaygınlaşma" olduğu düşünüldüğünde televizyon ihtiyatlı bir tavrı fazlasıyla hak etmektedir. Televizyonun çocuk ve gençler üzerindeki olumsuz etkisi hatırlandığında bazı Müslüman ailelerin "eve televizyon almama" uygulamasının pek de radikal bir tutum sayılmayacağı kanaatindeyiz.

Sonuç Yerine

Müslümanlar, hayatlarının her alanında olduğu gibi medyanın araçlarını da Müslümanca kullanma sorumluluğunu taşımaktadırlar. İslami kimlik sahiplerinin her mekan ve zamanda taşımaları gereken vasıflardan olan "ciddilik, ahlakilik, dürüstlük" gibi özellikler; sosyal medyadan televizyona, gazeteden dergiye kadar medyanın her alanında geçerli olmalıdır. Bizce; kitap okuma, yüz yüze konuşma, bir araya gelerek bir işi/eylemi gerçekleştirme gibi ameliyeler, insanlığın kadim değerlerinden/meşgalelerinden olup sanal alanda gerçekleştirilen haberleşme/bilgilenme ve konuşma/iş yapma türlerine göre samimiyet, ciddiyet, doğruluk ve verimlilik açısından bir üstünlüğe sahiptir. "Modern olan her şey kötü, kadim olan her şey iyidir." tarzı kategorik bir yaklaşımı savunmuyoruz. Ya da modern olan iletişim/haberleşme biçimlerinin değersiz olduğunu, Müslümanların bu alana önem vermemesi gerektiğini söylemiyoruz. Ancak bu alanlarda yaşanan yozlaşma, seviyesizlik ve laubaliliğin dikkat çekici olduğunu, üzerinde kafa yorulması gerektiğini ve üretilecek medya fıkhı ya da geleneğinin Müslümanların ilgi alanına sistemli bir şekilde ve acilen girmesi gerektiğini düşünüyoruz. Hayat boşluk kabul etmemektedir ve İslamlaştıramadığımız her alan, şeytani güçler ve insan nefsinin hevası/hevesi tarafından hızlıca doldurulacaktır.

Bu yazı Özgür Üniversiteli dergisinin Ekim-Kasım 2013 sayısında yayımlanmıştır. 

  • Yorumlar 2
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim