Müslüman Kadınlara Cerrahi Operasyon -2

20.08.2008 10:42

Fatma Gülbahar Mağat

Birkaç hafta önce yaşadığı bir kafa travmasının ardından başlayan baş ağrısı, durgunluk, küçük çaplı unutkanlıklar, hayattan zevk alamama, kıskançlık, kendini beğendirme dürtüsü, inatçılık, ben de yapabilirim azmi, kadının erkekten üstünlüğünü ispatlama çabası, ikinci sınıf insan olmadığını gösterme gayreti, anne veya eş olmaktansa iş kadını olma sevdası gibi şikâyetlerden muzdarip, bilincini yitirmiş vaziyette hastaneye getirilen kadın, subdural hematom (beyin içi kanama) teşhisiyle hemen ameliyata alınmıştı…

“İşte bir maymuncuk daha” diye mırıldandı masada yatan hastanın tomografisine bakarken. Kendi kendine mırıldanıyor gibi olsa da, amacı masa hemşiresine duyurmaktı düşüncesini. Göz ucuyla da onu izleyip tepkisini ölçmeye çalışıyordu.

“Ne demek bu şimdi” diye sordu uzmanı… “Acile getirildiğinde onu görmeliydin abla. Üzerinde daracık bir badi, dizlerine yakın kısa bir etek ve bir ton makyajlı yüzüyle, birde acayip biçimde türbanı vardı kafasında. Alışveriş için çıkmışlar ve birden fenalaşarak buraya getirilmiş…” “Tamam da, bunun ne alakası var maymunla” diye üsteledi uzman hanım doktor. O da asistanı gibi tahammül edemiyordu örtülülere.

“Hem inancım diye diretirler, hem de senin benim gibi giyinmekten kendilerini alamazlar. Şaşalı kıyafetler, o biçim süslenmeler, topuklu ayakkabıların en alaları, onların vazgeçilmezi. Tüm bunların üstüne türbanlarını da eksik etmezler. Öyle değil mi abla? Hem cezbedici giyineceksin, hem de ille de başımı örteceğim diye direteceksin. Bunu da inancım gereği diye üsteleyeceksin. Benim anamda başını kapatıyor, üstelik kız kardeşim biraz dar veya kısa giyse kıyameti koparıyor…

Bana göre hava hoş. Ben severim güzel kadınları. Ancak anam bile bu şekilde düşünüyorsa, o zaman bunları nereye koymak lazım. Ya laik bir kadın olacaksın, ya da gerçekten inancın bunu gerektiriyorsa adam gibi yapacaksın. Sımsıkı sarılacaksın savunduğun şeylere. Tabi bu onların haklılığını göstermez o ayrı konu, ama hiç olmazsa tutarlı olacaksın. Şimdi bunların yaptığı taklit değil de nedir? Aynen maymunlar gibi. Onlar da düşünmeden karşısındakinin aynını yapmıyorlar mı? Hatta maymunların bu özelliğinden faydalanmak bir avlama metoduymuş.” Son cümleyi de doktor hanım söyleyip noktayı koydu. Zira yapılması gereken bir ameliyat vardı.  “Bunu yaparken hem ülkemizi, hem de kendilerini rezil ediyorlar. Ne kadar çirkinleştiklerini (manen ve zahiren) görmüyorlar. Sahi, bunlar hiç aynaya bakmıyorlar mı?”

Aralarında konuşurken, masa hemşiresini süzmekten de geri durmuyorlardı. Tahammül edemediklerinden biri de oydu çünkü. O ise, dinlediklerinden dolayı duyduğu öfkesini, ancak dişlerini ve yumruklarını sıkarak bastırmaya çalışıyordu. Onları dinlerken Cihan Aktaş’ın Kılık Kıyafet ve İktidar adlı kitabından okuduğu, Alman kadın yazarın şu tespitleri tokat gibi vuruluyordu yüzüne.

“…Bazıları tamamen Avrupa tarzında giyiniyor, ama bunu becerdikleri söylenemez; çünkü olayı kavrayamıyorlar. Bazıları, Doğu ile Batı giyim tarzları arasında ortalama bir yol tutturup, ortaya tamamen berbat görüntüler koyuyorlar. Fakat bu kadınların hepsinde ortak yön, örtü kullanmamak (ya da onu zamana uydurmaya çalışmak). Bundan böyle yaşam yolunda örtüsüz gitmek, mutluluk ve mutsuzluğa açıkça göğüs germek istiyorlar. Ama yaşamı böyle düşünmedikleri için, ilk haşin esintide kabuklarına çekiliyorlar. Hemen örtülerine yeniden sarılmak istiyorlar. Ama örtü nereye gitmiş ki?..” diyordu yazar ve haklıydı da. Batı zihniyetinin cafcaflı, kokuşmuş yaşantısı, ne kadar da cazip geliyordu kadınlarımıza. Oysa bunların, yüzyıllar öncesinden planlanan tuzaklar olduğu akıllarına gelmiyordu hiçbirinin…

Kadının başının sol yanını traş edip, iğne ucuyla işaretledikten sonra hızla hazırlanıp ameliyata girdi asistan. Çok ince ve hassas hazırlıktan sonra, elindeki bisturiyle işaretlediği yerden kesmeye başladı kafa derisini. Deriyi yüzdükçe, kanayan damarları tutmak için hızlıca klemp yetiştiriyordu hemşire. Klempleme işleminin ardından, beyin içine dolan kanamayı boşaltmak için kafatasını açmak gerekiyordu. Elindeki testereyle dikkatlice keserken kemiği, “bunların kafalarının içinden neler geçiyor, ne istiyorlar, amaçları ne, nasıl bir dünya beklentileri var, bizim için ne düşünüyorlar” gibi soruları art arda sıralıyordu. Beyin ameliyatı o kadar hassas, o kadar ciddi bir ameliyattı ki, enfeksiyona karşı tüm gayretini ortaya koyuyordu. Sterilizasyon en üst seviyedeydi. Hemşire, din düşmanlıklarını, kendilerini aşağılayıcı tavırlarını, yüzüne bakarken bir bardak sütün içine düşmüş sineğe bakar gibi bakmalarını ve ameliyat sırasındaki agresif davranışlarını kendine olan güveni, işinin ehli oluşu ve hazır cevaplılığıyla ekarte edebiliyordu da, yine de sterilizasyon açısından bir hata yapmaktan hep ürküyordu. Elbette bunun tek nedeni, onların zihniyetiydi. Çünkü açık bulmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlardı.

Tüm dikkatini ameliyata ve asistana odaklamış, adeta çevresiyle tüm bağını koparmıştı. Asistanın hastayla ilgili soruları midesine kramplar girdiriyordu. “Hadi çene çalmayı bırak da aç şu kemiği. Biz de görelim bakalım beyinlerinin içinde neler gizliyorlar.” Dışarıda ameliyata girmek için kemiğin çıkmasını bekleyen uzman hanımın sesiyle, sinirleri daha bir gerildi. “Suç bunların değil bizim. Neden sanki ellerine fırsat verip dinimizi ayakları altına almalarına izin veriyoruz? Neden özümüzün dışına çıkmaya çalışıyoruz? Niçin şeytanın bizi kandırmasına göz yumuyoruz?” Ne güzel söylemişti R.W.Carlsen, “elbise karar vericidir, otoriteye ilişkindir. Elbise, yükseklerdeki bir şeye bağlılık içindir” diye.

Yaklaşık bir kavanoz kapağı büyüklüğündeki kafatası kemiğini uzattı. Hemşire, bu kemiği daha önceden hazırladığı antibiyotikli serumun içine narince bıraktı. Ardından kana buladığı ıslak gazlı bezine sarıp, masasının tehlikelerden uzak bir yerine yerleştirdi. Ona gözü gibi bakması gerekiyordu. Kemiğin başına bir iş gelmesi, hem kendisi, hem de hasta için hiç iyi olmazdı. Çıkarılan kemik yerinin kanamalarını durdurmak için bonevax (kemik mumu) uzattı doktora. Sessizlik hakimdi ortamda.

Asistan, uzmanının bir göz işaretiyle yerini ona bıraktı. “Bakalım duranın (beyin zarı) altında bizi ne bekliyor.” Okşarcasına hassas temaslarla durayı kaldırmaya çalışıyordu. Kemiğin çıkarılmasının akabinde, sıkışmış kanlar bırakıvermişti kendini boşluktan aşağıya. Bir elinde koteri (damar yakma cihazı), diğer elinde pedisi (ucunda ip bağlı, kanları silmek için minik pamuk) usulca yol alıyordu beyne doğru. “Beyin ödemli görünüyor. İnşallah temizledikten sonra kapatabiliriz. Sen yine de hazırlıklı ol...”

Hemşireyse şişmiş beyin tabakasını bambaşka yorumluyordu. Şurada yatan kadın tüm kadınları temsil ediyordu. Beynini en ücra köşelerine kadar saran, onu uyuşturan, düşünme, akletme, iman etme, şehevi duygularını ön plana çıkarma, fıtratına aykırı davranma, kadın gibi değil, erkekçesine düşünme ve dış dünyaların insanı olma dürtülerinin kabartıları ve kabına sığmaz hale getirmesiydi. Batılı zihniyetlerin, İslamı yok etmek için kullandıkları en önemli kozdu kadınlar. Birer meta aleti, vitrin süsü, erkeklerin iştahını kabartacak eğlencelik, analıklarını, kadınlıklarını unutacak, ruhuyla bedeninin karışımından oluşan, ekonomi sektörünün birinci dereceden finans kaynağıydı kadınlar.

Onlar etrafında dönüyordu dünya adeta. Kadının örtüsü ve giyimi üzerinden İslam’a saldırılar, analığı ve eşliği üzerinden özgürlük, okuma ve çalışma hakkı üzerinden laiklik pazarlıkları yapılıyordu ona sorulmadan. Kadınlarda, düşünmeden balıklama atlıyorlardı bu pusu kokulu fikirlere. Kadın erkek eşittir naralarına uyarak evlerinden koptular birer ikişer. “Kadını güzel yapan Tanrı, sevimli yapansa şeytandır” demiş Victor Hugo. Bense, “Kadını en güzel şekilde yaratan Allah, onu yoldan çıkaransa nefsi ve şeytandır” diyorum diyordu kendi kendine…

Nazikçe kaldırılan duranın altında öbeklenmiş kan pıhtıları usulca temizlendi. Yüreği yanan ananın ciğerinin parçaları gibiydi pıhtılar. Yılların biriktirmesi ve duyguların bastırılarak sıkıştırılmasıyla artık direncini yitirmişti. Beyne baskı yapıp sahibinin şuurunu kaybettirmişti. Kıskançlıklar, en güzeline sahip olma arzusu, beğenilme, takdir edilme, pohpohlanma dürtüsü, dünya nimetlerinin alâsını tatma, kadınlığını hissetme, gururunu okşatma çabaları bitirmişti beynini. Yorulmuş, bu yoğunluğu kaldıramayan beyin iflas etmişti sonunda. Kanıyordu, beynini kemiren düşüncelerden, şeytanın ve baskıcıların fitneli fikirlerinden temizlenmek ve arınmak adına kanıyordu ince ince. Serumlarla iyice yıkanan, kanayan damarları durdurulan beyin, artık kapatılabilirdi…

Hemşire dikkatlice sakladığı kemiği asistana uzattı. Asistan, kemik üzerine, delme motoruyla altı delik açtıktan sonra, çıkarttıkları alanın üzerine yerleştirip, tekrar yerine oturtabilmek için, deliklerin tam karşısına gelen noktaları da işaretleyerek, özel bir itina ile oraları da deldi. Karşılıklı delikleri iplerle tutturacaktı. “Abla ne gördün sen bunun beyninin içinde” diyerek kendince espri yaptı. “Oralardakini görmek için, hemşire hanımımızın gözlerinin içine bakmam yeter” diyerek hemşireye baktı. “Öyle değil mi hemşire hanım?.. Bana kızıyorsun değil mi?”

Ne kadar çok kızsa da, ona belli etmeyecek kadar tecrübe kazanmıştı. Üstü olduğu, fikirlerinin malumluğu ve kendisini aşağılamak için bahaneler aradığını bildiği için, sadece “pardon, sizi dinlemiyordum, bir şey mi demiştiniz?” diyerek cevap vermişti…

Onun kafası takılmıştı bir defa hemcinslerine… Kadını evinden çıkartıp evini yıkmışlar, ikna etmek için evini hapishane gibi göstermişlerdi. Evi yerine dükkân, market, fabrika, bar, hastane vs yerlere buyur edilmişlerdi. Evinden kaçan kadın korumasız kaldı. Onu sokaklara çağıranlar özgürleştirmek, korumak için değil, savunmasız bırakmak, metalaştırmak için çağırıyorlardı. Kadın, kendisi veya eşi için değil, onlar için allanıp pullanıyor, parasını, zamanını ve hayatını harcıyordu. Dışarıya çekilen her kadın, bağımlı birer müşteri idi onlar için. Bu yüzden alkışladılar, birinci ilan ettiler, madalyalar takıp aferin dediler. Kadın artık onlar için çalışıyor, onlar için harcıyordu.

Önce kendine, yaradılışına yabancılaştırdılar, ardından anneliği unutturdular. Çalışmak, kariyer yapmak, işkadını olmak isteyen kadın, istese de çok çocuk yapamazdı zaten. Çocuk ayak bağıydı artık. Neyse ki kreşler, çocuk yuvaları açmıştı onu özgürleştirmek isteyenler. Kendisi ve eşi işe giderken, çocukta kreşe götürülecekti. Ev, ev olma hüviyetini yitirmiş, bir otel odasından ibaret olmuştu aileler için…

“Makas” diye bağıran asistana uzatırken aleti, hemcinsleri hakkında düşündüklerinden ötürü kızıyordu kendisine. Çalışmak, okumak, sosyalleşmek yanlış bir şey miydi? Ana olacağım diye kendilerini her şeyden mahrum mu bırakmalıydılar?.. “Elbette hayır” diye yanıtladı kendi kendisini. İnancından ödün vermeden, başörtüsünü ve ahlaki tesettürü elden bırakmadan, fıtratına, kadınlığına aykırı davranmadan hepsini de yapabildiğince yapabilmeliydi.

Tarihin önemli dönüm noktalarında kendisini göstermişti kadınlar. Bu onların köleleştirilme zihniyetini değil, yaratan tarafından değerli kılınmasının tezahürüydü. Hz Hatice ticaretle uğraşıyordu ve zengin bir dul kadındı. Öyle bir kişilik ve örneklik sergiliyordu ki, İlk Müslüman olma şerefini kazanmıştı. Kadınlığı onu bundan alıkoymamıştı. Asiye, kendini ilah ilan eden, mülkün tek hakimi sayan Firavun’un sarayının nadide çiçeğiyken, elinin tersiyle bunları itip Hak olanı tercih etmişti. Bir erkeğin, Ali’nin veya Ahmet’in değil de, Asiye’nin bunu yapabilmesi önemliydi ve bu yüzden tarih onu hep hatırlamaktadır…

Açılan kafatası derisi de tekrar dikildikten sonra, geriye sadece pansuman yapmak kalmıştı. Batikonlu gazlı bezini uzatırken, kadınların, öncelikle beyinlerinde oluşturdukları düşüncelere değil, yüreklerinden gelen fitri seslere kulak vermeleri gerektiğine inanıyordu. O zaman kalplerde oluşan yaralar iyileşir, beyin ve ruhları huzur bulur, yaşadıkları hayatın değerini anlayabilirlerdi. Bu, aynı zamanda onlara, kendilerini tanıma ve özlerine dönme şansını tanıyacaktı. Kadınlar, fıtratlarına aykırı davranmadıkları ölçüde değerlerini arttırır ve Rablerinin sevgisini kazanabilirlerdi. Çünkü Allah, kadını her zaman değerli kılmış ve ona değer vermişti.

Peygamberin soyunu bir kadından devam ettirerek, (Resulüm!) Kuşkusuz biz sana Kevser'i verdik. Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir.(108/1-3), Hz. Meryem’i Hz. İsa ile müjdeleyerek, Hz. Hüseyin’in kıyamını Hz. Zeynep’in gür sesiyle dünyaya ilan ettirerek, “Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. 'Hem bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız banadır.”(46/15) ayetiyle anayı, yani kadını değerli sayarak, “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğunun hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman...”(81/8-9), kızlarını diri diri gömen zihniyeti, ayetinin şiddetiyle azarlayarak önemli kılmış ve korumuştur. Peygamberi de bunu, tescil ettirecek yaşantısıyla göstermiştir hepimize…

-“Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı en hayırlı olanlarınızdır (iyi davrananlarınızdır).”

“Mü'minlerin iman bakımından en kâmil/olgun olanı; ahlâkı güzel olan ve âilesine nâzik davranandır.”

“Bir mü'min erkek, bir mü'min kadına buğzetmesin. Çünkü onun bir huyunu beğenmezse başka bir huyunu beğenir.”

“Dünya bir meta’dır/geçimdir. Dünya metaının en hayırlısı sâliha bir kadındır.”

“Kadınlarınız konusunda Allah'tan korkun. Çünkü siz onları Allah'tan emanet olarak aldınız.”…-*

Pansumanı biten hasta, artık anestezi ekibinin kontrolünde uyandırılıyordu. Güzel bir ameliyat geçirmişti ve inşallah iyileşecekti. Personel onu ameliyathaneden çıkarmak için sedyeyle götürürken, hemşire arkasından bakıp, hala Müslüman kadınların neden bugün bu durumda olduklarını düşünüyordu. Allah ve resulü sınırı çizmiş, ölçüyü belirlemiş ve nasıl davranılması gerektiğini açıklamıştı. Onlar gözünde kadın ve erkek birbirinden ayrı veya üstün değil, ‘mü’min kadınlar ve mü’min erkekler’diler. Üstünlük ise ancak takva ileydi.

“İfrat ve tefrit” diye mırıldandı. Yüzyıllardır erkek egemenliği altında sıkışıp kalan, insan olup olmadığı dahi tartışılan, erkeğin kölesi olup doğurganlığının dışında hiçbir değeri olmayan, bir mal gibi satılan, tüm hayatı ve amacı sadece sahibi olan erkeği mutlu etmek olarak şartlandırılan kadınların, özgürleşmek, seslerini duyurabilmek ve insan olduklarını dünyaya ilan etmek amacıyla, iplerini koparıp kendilerini boşluğa salmalarıyla başlamıştı her şey. Önce ben varım bile diyemezken, sonrasında, doğurduğu bebeğini emzirme, evini temizleme ve yemek yapma gibi sorumlulukları olmadığı söylemlerini kuşandılar, birilerinin dolduruşlarıyla…

Hz. Peygambere hizmet konusunda şikayette bulunan Hz. Ali ve Hz. Fatıma’ya şu hükmü vermiştir. Fatıma iç hizmetleri, ev hizmetlerini görecek, Ali dış hizmetleri görecekti. İbn Habib iç hizmetleri, hamur yoğurmak, su çekmek, yemek pişirmek, evi temizlemek ve bütün ev işleri demektir der.**

Ayrıca değirmen taşından duyduğu rahatsızlıktan dolayı babasından hizmetçi isteyen Fatıma’ya Hz. Peygamber, “Size istediğinizden daha hayırlısını öğreteyim mi? Yataklarınıza yattığınız vakit Allah’a 33 defa tesbih edin, 33 defa hamdedin, 34 defa tekbir getirin. Bu sizin için hizmetçiden daha hayırlıdır” demiştir.***

Sözde kadın koruyucularının ve hamilerinin, menfaatlerini zirveye çıkartabilmek ve şeytanın ortaklığında, Müslümanları zelil etmek amacıyla kurdukları, içi çirkeflik dolu olan süslü vaatlerinin, gerçeklikle hiçbir ilişkisinin olmadığı bilinmeliydi artık.

İnsan olmak, özgürleşmek ve hakkını elde edebilmek; açılmaktan, kadınlığı, anneliği, eşliği, rabbinin vaatlerini ve yasaklarını, kardeşliği, sorumluluğu unutmaktan değil, iffeti ve namusuyla, saliha kadın oluşuyla, takvasıyla hep önde gidişiyle ve imanlı dik duruşuyla elde edilebilir ancak. Aslolan, zahiri yaraların tedavisi değil, yüreklerde, beyinlerde oluşan manevi harabiyetlerin tedavi edilebilmesidir.

“Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.”(11/113)

Selam ve dua ile.


Dipnot:

* Ahmed Kalkan (Makale-Erkeğin Yöneticiliği ve Dövme Yetkisi)

** Zâdu’l-Meâd (İbn Kayyim el-Cevziyye)

*** a.g.e.

Not: Son bölümde ise, varolan hastalıkların tedavisini ele almaya çalışacağız inşallah.

  • Yorumlar 6
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim