1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Müslüman, Güçlünün Değil, Haklının Tarafındadır!
Müslüman, Güçlünün Değil, Haklının Tarafındadır!

Müslüman, Güçlünün Değil, Haklının Tarafındadır!

Her cinayeti işleyen yarım asırlık bir zulüm mekanizmasına karşı kendilerini korumaya çalışan kitlelerin mücadelesini terör olarak görmek facianın bir diğer yüzüdür.

A+A-

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL; Suriye’de meydana gelen katliamları ve Alevilik-Sünnilik kavramlarını analiz ediyor:

'Alevî ve Sunnî' Kelimelerinin Mânâsı Düşünüldüğünde...

(Gerçi, son yazıda Mısır'daki gelişmelere değinildikten sonra, 'Suriye konusuna bir sonraki yazıda değinelim, inşaallah..' denilmişti.. Yolculuk sırasında da bazı dostlarla Suriye Buhranı üzerine uzun sohbetler oldu.. Bu sohbetler sırasında, T.C. rejimi son 100 yıllık tarihindeki Batı çekim alanı içindeki durumu yeni keşfediliyormuş gibi, bilinen kalıplarla suçlanıyor ve bu yapılırken,  Suriye'deki yarım asırlık Baas diktatörlüğü ve 42 yıllık (baba) Hâfız ve (oğul) Beşşar Esed liderliğindeki kanlı tahakkümünün yanında yer alınması dolaylı olarak veya açıkça mazûr görülmeye çalışılıyordu..

Suriye'deki rejim muhalifi odaklarının Türkiye'de eğitildiğine dair, resmen Suriye makamlarınca bile açık bir iddiada bulunulamazken, bazı dostların T.C. rejimini, sırf bazı internet sitelerindeki iddialara dayanarak, terörist bir devlet olarak niteleyip, Suriye'deki 50 yıla yaklaşan bir diktatörlüğü mâzur göstermeye çalışmaları ve 'Esed rejimi, reform yapacaktı ama, fırsat verilmedi..'  vs. gibi bilinen komik iddialara dayanmaları ve diktatörlüklere karşı çıkanların yöntemlerinin haklı olup olmadığından önce, diktatörlüğün yönetim hakkının asla bulunmadığını düşünmeyişleri de bir ayrı konu.. Bu arkadaşların, Suriye'den gelen ve hemen bütün şehirlerin harabeye döndüğünü gösteren görüntülere ve 1,5 sene içinde 15 binden fazla insanın katledildiği haberlerine uydurma ve abartma diye yaklaşmaları da bir ayrı facia.. Diktatörlüğünü sürdürmek için her cinayeti işleyen yarım asırlık bir zulüm ve cinayet mekanizmasına karşı kendilerini korumaya çalışan kitlelerin mücadelesini de terör olarak görmek de facianın bir diğer yüzü idi..

Daha da acı olan şu ki, bütün bunlar inqılabçı İslam anlayışı adına sergileniyordu.. Çünkü, İran'ın Suriye Buhranı konusundaki siyaseti tartışmasız doğru kabul olunuyordu.. 75 milyonluk o ülkede, Suriye Buhranı üzerine, takib olunan resmî siyasete karşı hemen hiçbir aykırı ses yükseltilemezken, bazı arkadaşlarımızın devamlı, 'Bahreyn'e niçin sahib çıkılmadı, Suûdî rejimi sanki Suriye rejiminden daha mı iyi ki, onlarla dostluk sürüyor?'  gibi bahanelere sarılmaları da acı.. Halbuki,  Suûd rejiminde de, keşke yerli halk, kendi başındaki o zulüm düzenine karşı, Suriye'deki muhalifler gibi bir direniş başlatabilse.. Keşke,  Tunus, Mısır, Libya, Yemen ve Bahreyn'deki gibi bir direniş orada da başlatılabilse.. Ama, içerde bir direniş başlatılmadan, dışardan kim, nasıl bir tavır takınabilirdi; bu düşünülmüyor..

Bu konuya bu kadarca işaret ettikten sonra,  son birkaç günlük yolculuk sırasında, kamuoyunda daha bir öncelik kazanan bir konuya öncelik vermek gerekti..)

*

'Ay Ali'dir, gün(eş) Muhammed...'

Önce kendi hayatımdan birkaç sahne yansıtayım..

Çocukluğumdan beri, alevîlerin bizden farklı olduklarını bildiğim halde, onları hep müslüman olarak bildim; ama, benim dahil olduğum taife tarafından suçlanan, dışlanan, aşağılanan ve farklı bir müslüman.. Yakından tanımasak da, çevre illerde alevî yerleşim birimleri olduğunu işitiyorduk.

Ortamekteb sıralarındayken, başkalarının kolayca yapamadığı bir işi yapmak -çelik tel bıçakla çamur kiremit kalıbını traş etmek- üzere, Tokat-Turhal'a getirilirdim, yaz aylarında.. Yöre halkından işçiler en ağır işlerde 375 kuruşa çalıştırılırken, ben 750 kuruşa çalıştırılıyordum..

Çalıştığım fabrikada çevredeki alevî köylerinden gelmiş olan onlarca işçi olurdu.. Alevîlerle ilk yakın temasım bu şekilde başlamıştı.. Birlikte çalışıyor, birlikte yemek yiyor, yemeklerimizi paylaşıyorduk.. Alevîler,  'dede' dedikleri bir zâta ve onun ailesine çok bağlıydılar..  Bu deyimle ve bu tarz bir bağlılık ve saygıyla ilk olarak karşılaşıyordum.. 'Dede'lerin, Hz. Peygamber (S) soyundan geldiklerine ve mutlak saygınlıklarına, tartışılmazlıklarına ve doğuştan farklı ve bazı üstünlük değerleriyle geldiklerine inanılıyordu.. 'Dede' denilen kişiler ve aile efradı genel olarak İstanbul ve emsali büyük şehirlerde otururlar ve senede birkaç kez gelip, bağlılarından alacaklarını alıp giderlerdi.. Peygamber soyu'ndan geldiğine inanılanlara dilenmek yakışıksız ve de yasak olduğundan, 'dede' ve ailesine verilene, 'dede hakkı' denilirdi..

Bunu anlamakta  o yaşta bile zorlanan benim gibiler, 'dede' denilenler kişiler hakkında söylenen kutsayıcı sözlere dudak bükerek bakıp eleştirilerini dile getirirken, muhatablarımız, 'dede' ve sülalesi hakkında tek menfi söz söylemezler ve çarpılacaklarını söylerlerdi.. Çocuk mantığımızla, 'Bizi de çarpsınlar haydi.. Niye çarpmıyorlar?' dediğimizde, 'Siz söyleyebilirsiniz,  ama, biz söylersek içimizde bir deprem olur.. Siz ise, daha baştan çarpılmışsınız, zâten yıkılmışsınız, yıkılacak bir şeyiniz kalmamış ki..' derler ve biz de güler geçerdik, bu sözlere..

Yazının Devamı İçin Tıklayınız...

 

HABERE YORUM KAT