Müslüman coğrafyalarındaki sancılara, 'İslam Birliği'nden başka çare var

12.05.2011 12:59

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

’Arab Baharı’ ümidini daha bir canlandıran ve heyecanlandıran büyük sosyal çalkantılar, arab diyarlarındaki etkisini sürdürüyor.

Ancak, bu gelişmelerin belirli bir programının olmadığı ortada. En programlı olanların ise direnen arab rejimlerinin yönetici kadroları olduğu görülüyor.

Böylece de bu ’bahar’a beslenen ümidler, beklentiler, içerde korkunç iç savaş ve yıkımlara; dışarda ise zaferler uman, bekleyenler için de buruk acılara dönüşmeyi sürdürüyor.

Bu da müslüman toplumların adına uluslararası planda söz söylemek durumunda bulunan irade merkezlerinin pek çok olmasından kaynaklanıyor. Çünkü her irade merkezi, her güç odağı, her ülkenin başkentindeki hükûmet otoritesi en doğruyu kendisinin düşündüğünü sanıyor. Ve bunda da sadece farklı düşünüş tarzı değil, her güç odağının menfaat hesabları ve uluslararası güç merkezlerinin etkileme çabaları da etkili oluyor.

*

Müslümanların global mes’elelerinin konuşulduğu, ’dünyayı etkileyebilmeleri ve dünyadaki etkileme çabalarından çok derin etkilenmemeleri için tek bir karar merkezine, tek bir Hükûmet otoritesine sahib olmaları gerektiği’ üzerinde neredeyse görüş birliği sağlanmak üzere olduğu bir toplantıda, -iyi bir insan olduğunu öğrendiğim- bir İlahiyat prof.’u, ’Yahu, ben yıllardır İslam konusunda araştırmalar yapan birisi olarak, müslümanların tek bir devletinin olacağına dair tek bir kayda rastlamadım.’ deyivermişti.

Onun bu sözleri, şeklî ve düz mantıkla bakılırsa, ilk planda doğru gibiydi.

Ama sahiden de öyle miydi?

Nitekim, kendisine, “Üstad, bir bakıma haklı sayılabilirsiniz. Çünkü bazıları da müslümanlardan bir devlet olmalarının istendiğine dair, Kur’an’da bir hüküm yok!’ diyor. Siz hiç değilse, birçok devletin olabileceğini kabul ediyorsunuz.” denilmişti.

Evet, belki, Kur’an’da açık bir âyet yoktu.

Ama Kur’an akıl sahiblerine hitab ediyordu ve akıl sahibleri de inandıkları o Kitab’da öngörülen dünya nizamı için, aklî gereklerden istifa etmekle mükellef idiler. Ve toplum hayatını tanzim için oluşturulan bir sosyal üst yapı kurumu / organizasyonu mânasında anlaşılması gereken devlet veya hükûmet mekanizması olmasa; o zaman, başta ’hududullah’ olmak üzere Kur’an’da yerine getirilmesi gerekli birçok emirler nasıl yerine getirilirdi?

*

Şimdi, ’devlet-hükûmet olmak, İslamî bir gereklilik değil.’ diyenlerin sesleri biraz kısıldı. Ama yığınla devletlerin olmasını bir tabiî durum olarak gösterme gayretleri hâlâ da devam ediyor. Ve bunun, İslam’a aykırı nesinin olduğu, mâsumâne sualler şeklinde sunuluyor.

Konu çok basit değil. Çünkü halkının ekseriyetini müslümanların teşkil ettiği devletlerin sayısı bugün 50’yi buluyor. Ve bunlar bir türlü bir araya gelip ortak bir irade koyamıyorlar. Çünkü bunların her birisinin, hem kendi halklarının maslahatı hem de hükûmet otoritesini elinde tutan güç merkezi açısından, dünya mes’elelerine yaklaşımları her an başkalaşabiliyor.

 

Hâlbuki henüz sadece 100 sene öncelerde, belli başlı iki devleti vardı, müslümanların. İran ve Osmanlı. Biraz da Orta Asya’da Afganistan ve Türkistan gibi yörelerde, bağımsız olarak hükmetmeye çalışan hükûmetler var idiyse de onlar etkili değillerdi. Diğer bütün müslüman coğrafyaları ise emperyalistlerin, sömürgecilerin elindeydi.

Endonezya Hollanda’nın; Malezya ve (bugün Bangladeş, Pakistan, Hindistan, Keşmir’i içine alan) Hind alt-kıt’ası, Afrika’da Sudan ve kısmen Mısır İngiliz emperyalizminin elindeydi. Afrika’da Fas İspanya’nın, Cezayir Fransa’nın elindeydi.

Kafkasya, Kırım, Kazan ve Orta Asya Rusya’nın işgalindeydi.

Emperyalist güçlerce baskı altına alınmak istenseler bile, sadece İran ve Osmanlı müstakil durumdaydılar. Bu ülkelerdeki rejimler, her ne kadar İslam açısından sağlıklı rejimler olmasalar bile, yine de ıslah edilmeleri ihtimali vardı. (Nitekim, merhûm İmam Khomeynî de bir kitabında, ’Osmanlı’nın tarih sahnesinden bertaraf edilmiş olmasını, müslümanların elinde olan o büyük gücün, ıslah edilip müslümanlar için faydalı hale getirilmesi ihtimali varken, tarihe gömülmesini’ esefle karşılıyordu; birçok şiî müslümanın beklemediği şekilde.)

 

Evet, Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı, tarih sahnesinden silindi ve savaşın galibi olan emperyalist güçlerce, Osmanlı ülkelerinde yığınla devletler-devletçikler oluşturuldu.

Ve o zamandan beri müslümanların iki yakası bir araya gelemedi. Yığınla devletçikler, her birisi kendisini en doğru karar vermek noktasında gördüğü için, diğerlerinin kendisinin reyine tâbi olmasını bekliyor, zımnen ve her birisi diğeri aleyhine tuzaklar kurup duruyor.

İşte, bugünkü duruma böyle gelindi... Sadece arab ülkelerinin sayısı, 25’i aşıyor. O kadar ayrı karar, güç ve menfaat merkezi. Tabiatiyle de birbirleriyle kolayca zıdlaşabiliyorlar.

 

Yoksa müslümanlar tek bir irade altında toplanabilselerdi… Elbette ki, bu gibi parça-bölük görünümler ve bu parçaların her birinin kendisini temel alması ve emperyalist güçlerin de bundan faydalanması ve onları birbirine karşı kullanması, kışkırtması ve onların her birinin bir diğeriyle zıdlaşan menfaatlerinin ve hâkimiyet arzularının ortaya çıkardığı, müdahaleye her an açık durum ortaya çıkmazdı.

Bunları söylerken, geçmiş asırlarda olduğu gibi, Osmanlı veya benzeri bir saltanat ailesinin hâkimiyetinin hayal edildiği sanılmamalıdır.

Burada tabiatiyle, karşımıza çıkan sual, kimin, hangi güç odağının ve nasıl hükmedeceğidir.

 

Bir defa, bu konuda müslümanlar, herhalde metezorî usûllerle, tarihî dayatmalarla, ’Ben bayrağı erken kaldırdım, sen benim bayrağımın altına gir.’ gibi oldu-bittilerle veya tarihteki birtakım meşruiyyet tartışmalarını bugüne temel yapmaya kalkışarak değil; müslüman halklar ve onların temsilcileri, hür iradeleriyle, bu kabul noktasına gelebilmelidirler.

Böyle bir durumda, bugünkü sosyal yapılanmaların toptan redd ve ilgası da gerekmeyebilir. Müslüman halklar, hattâ bugünkü coğrafi ve idarî bölünmüşlüklerini koruyarak, bu bölünmüş parçaların her birinin hür iradeleriyle, eyalet valilikleri halinde, bir federasyon potasında birleşebilirler ve hattâ, ilk planda, uluslararası hukuk açısından mevcud kimliklerini korumak isterlerse, bir konfederasyon halinde; yani, uluslararası hüviyetlerini koruyarak, ama, diplomasi, savunma ve mâli konularda tek bir irade altında, gönüllü olarak bir araya gelmek yolunu zorlamalıdırlar. Bazı parçaları zor kullanarak birliğe dâhil etmek değil, birlikte hareket edilmesi yoludur...

Bunun gerekliliği önce beyinlerde, kalblerde hissedilmelidir. Ve dünyada yaşananların her birisi de bu gerekliliği zorlayıcı mahiyettedir..

Bugünkü dünyada, müslümanların bu gerçeği görmeleri, düne göre daha kolay olsa gerek. Yeter ki, müslümanların birlikte hareket etmesi gerekliliğine, hiçbir ırkın, kavmin, etnisitenin, kabilenin, saltanatın, İslam içindeki hiçbir aqıdevî cereyanın diğerine öncelenmesi gibi şartları öne sürmeksizin yaklaşılsın konuya. Ve hiçbir etnik veya mezhebî özel isim bayraklaştırılmasın.

Ama bugün görmekteyiz ki, bu ihtimal şimdilik, nicelerimizin zihinlerinde bile şekillenmekte zorlanıyor ve bu açıdan epeyce uzakta gözüküyor.

Ama unutmayalım ki, tüm zorluklara rağmen, olmayacak bir hedef değil, bu.

Düşünelim ki, henüz Hicret’in 5. yılında meydana gelen Hendek Gazvesi sırasında, Müslümanlar Medine’yi bile ancak etrafına hendek kazmak sûretiyle savunmaya çalışıyorlardı. Ama, o tarihten 20 sene sonralarda müslümanlar, sadece Arabistan yarımadasına değil, Anadolu’nun doğu yarısına, Kafkasya’ya, Buhara ve (bugünkü Pakistan’ın asıl gövdesini teşkil eden) Pencab Vâdisi’ne ulaşıyorlardı.

*

Ve bu konuda kendi dışımızdaki dünyadan da bir örneği de zikredelim: Theodor Herzl, kurulmasını istediği hayal ettiği bir yahudi devleti, ’Judenstaaat’ için 1897’de İsviçre-Basel’de ilk siyonist kongreyi topladığında, 50 sene sonralarda o hayallerinin gerçekleşebileceğine herhalde hiç ihtimal vermiyordu.

Bugün de Müslümanların varlıklarını koruyabilmeleri için, uluslararası camiada/toplumda, bir tek irade olarak zuhûr etmeleri ve bunun için de bir yerden başlamaları gerekiyor.

Aksi halde, darmadağınık halimiz ileride daha büyük facialara, daha büyük esaretlere de dönüşebilir.

Hayal ve hedeflerimizi gerçekleştirmek için, mantıken ve kalbî değerlerimiz açısından olabilecek ve olması gereken bir yere doğru başka nasıl ilerleyebiliriz?

*

’Bir testiyi bir pınara koysalar; kırk yıl anda dursa, kendi dolası değil.’

  • Yorumlar 9
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim