Murad Hofmann’ın ardından

15.10.2010 00:01

Mustafa Özcan

Murad Hofmann derin araştırmalar ve tecrübeler sonucu 1980’de tam bir kanaatle İslâm’ı seçti. Kelime-i şahadeti, aslında çalkantılı iç yolculuğunun hüsnü hatime ile sona ermesidir.

 Seyri enfüsisinin ve şahsi menkıbesinin nihai devresidir. Kendisinin de ifade ettiği gibi, tebliğle değil, temsille Müslüman olmuştur. Yani İslâmiyet’in bir davetçi ve tebliğci zümresi yoktur. Tabiri caizse Hıristiyanlar gibi misyoner ordusu bulunmuyor. Lâkin İslâm’ın fıtri bir cazibesi var ve gözü açık olanlar bu cazibeye karşı duramıyor ve koyamıyorlar. Kelebeklerin pervaneye ve ışığa koşmaları gibi ışığa koşuyorlar. İslâmiyet’e girmesi Garaudy çapında bir hadise olmasına rağmen, sessiz sedasız bir biçimde gerçekleşmiştir. Bu da Murad Hofmann’ın sırrıdır. Sebebi, diplomasiyle bütünleşmiş sessiz kişiliğinde aranmalıdır. Mahviyeti mesleğine ve İslâm’ı seçiş şekline de sinmiştir. 1931 yılında Almanya’da Katolik bir aile içinde doğan Murad Hofmann, bir müddet NATO bünyesinde çalışmış ve hariciyeye intisap etmiştir. Müslüman olduktan sonra ailesi tarafından bile dışlanmış ve annesi bir mektubunda ondan tercih ettiği Arapların yanında kalmasını istemiştir. O kendisini şöyle teselli etmiştir:

Dostum de ki: Seni tek başına ve yapayalnız görüyorum!

Ben de ona dedim ki: Yalnız başına olan insanlar ben ise kendi dünyamdayım ve yolum da budur.

Belki böyle diyenlere Mesih ile Ahmed’in (ikisine de selatu selam olsun) kardeşliğini hatırlatmış ve bir kitabını da bu Peygamberlik kardeşliğine hasretmiştir: Mesih’i kaybetmeden Hazreti Muhammed’i kazandım.

¥

Öyle ki; anadan ve atadan Müslüman olanlardan bile pek ve katıksız bir şekilde Kur’an hadimi ve bendesidir Kur’an hakkında müstakil bir kitabı olduğu gibi her daim Kur’an hıfzının gerekliliğini savunmuş ve Kur’an’ın kutsiyetine ve rehberliğine sahip çıkmıştır. Halbuki, Ahmet Akgündüz Beylerin de temas ettiği gibi, Prof. Ömer Aksoy gibi nice hidayeten değil de asaleten, yani anadan atadan Müslüman olanlar bile bu titizliği gösteremiyorlar. İslâm öyle bir dindir ki; eğitim ödev, ilim ise ibadettir. İslâm’ı modernizm sınırlandıramaz. İslâm ne zamanla, ne mekânla sınırlanır. O aşkından gelen bir aşkın; kutsiden gelen kutsi bir mehazdır. Kur’an, Allah’ın yeryüzüne indirilmiş sağlam kulpu ve ipidir. Müslümanlığı seçmesinin arkasında da derin sırlar yatmaktadır. Onun Müslümanlığı seçmesi, Garaudy’nin serüvenine benzer. Garaudy, İkinci Dünya Savaşı günlerinde İspanya’da esir kamplarındadır ve onu esir edenler Mağripli askerlerden infaz etmelerini isterler, onlar ise ‘Biz silahsız bir insanı öldüremeyiz’ diyerekten emri yerine getirmezler. Garaudy burada bir asalet görün ve İslâm’la ilgili kalbine bir muhabbet yerleşir. Bu muhabbet bir nokta iken giderek bütün benliğini sarar ve kaplar, bir söğüde dönüşür ve kendisini ele geçirir, kıskıvrak yakalar. Yusuf İslâm da Hazreti Yunus gibi en halis duasını boğulmak üzereyken yapar. Bu, muztarın yani çaresizin en halisane duasıdır. ‘Allah’ım bu vartadan kurtulursam neredeysen seni arayacağım’ der. Hazreti İbrahim gibi, Selman-ı Farisi gibi yollara düşer. Medine’sini arar. Sonunda İslâm’ın kıyılarında yeniden doğar.

¥

Murad Hofmann da gençliğinde korkunç bir kaza geçirir. Yüzde bir kurtulma ümidi ve şansı vardır. Öldürmeyen Allah öldürmez ve doktoru ‘Seni gelecek için yaşatan bir sır var’ der. Bu sır daha sonra İslâm olarak tecelli eder. Müslümanların mürüvveti ve civanmertliği onu gün be gün İslâm’a taşır. Onu derinden sarsar. Maddi alemin dışında bir de manevi alem olduğunu keşfeder. Müslümanların en ağır şartlarda oruç tutmaları ve nefislerini gemlemeleri, ona idrak üstü ve takat üstü gelir. Metanetlerine hayran kalır. En kritik anlarında bile hislerine hakimdirler. 1961-62 yılında yani Fransa’nın Cezayir’den çekilmesi arefesinde ve ülkenin en kanlı döneminde bu ülkeye ataşe olarak atanır. İlk eşi hamiledir ve korkunç olaylardan dolayı düşük yapmak üzeredir. Hastaneye kaldırılırken baygınlık halindedir ve kan kaybetmekte, kan tedariki endişesiyle kan grubunu sayıklamaktadır. Buna kulak misafiri olan Cezayirli taksi şoförü hemen kan grubunun tuttuğunu söyleyerek kan bağışlamak istediğini bildirir. Bu olaydan 25 yıl sonra Müslümanlığı kalben ve kalıban, yani sözde ve özde seçmiş biri olarak 1987 yılında Cezayir’e büyükelçi olarak döner.

Hofmann 1990’a kadar bu ülkede kalır ve ardından Fas’a tayini çıkar ve 1994 yılına kadar da burada elçilik görevini deruhte eder. Ardından bir müddet Türkiye’de kalır. Bir Türk bayanla evlidir. Ardından hukuk öğrenimi gördüğü (Harvard) ülkeye; ABD’ye yerleşir. İslâm ile alakalı olarak çok sayıda eser kaleme alır. Şarkın dünyanın liderliğini yakalamasının uzak bir ihtimal olmadığını söyler. Müslümanları buna özendirir. Nur doğudan gelir. Müslümanlar özür dileyici olamazlar, zira bu kompleks ürünüdür. Ona göre, mevcut Hıristiyanlık ve tarihi Mesih aslında St. Paul’un ürünüdür. Hıristiyanlık Mesih’in eseri olmadığı gibi, tarihi Mesih de St. Paul’un eseridir. Hakiki Mesih ise İslâm’ın sınırları içinde yaşamaktadır. O da bunun için İslâm’ı seçmiştir.

YENİ AKİT

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim