Mümtazer Türköne’den Afgani ve İslamcılık Safsataları

20.08.2012 00:40
Mümtazer Türköne’den Afgani ve İslamcılık Safsataları
Mümtazer Türköne, okurlarına, bayram mesajı olarak ‘İslamcılık’ın “kökü dışarıda bir ideoloji” olduğuna dair kelimenin tam anlamıyla bayramlık bir yazı yazmış.

HAKSÖZ HABER

Mümtazer Türköne, okurlarına, bayram mesajı olarak ‘İslamcılık’ın “kökü dışarıda bir ideoloji” olduğuna dair kelimenin tam anlamıyla bayramlık bir yazı yazmış. Yazıyı, Türköne’nin İslamcılıkla ilgili kitabını okumuşlarımız açısından “tam bir hayal kırıklığı” diye niteleyemeyeceğiz; çünkü kitabındaki milliyetçi tezlerini oryantalistik çabalarla tamamlar mahiyette olmuş. Yazıyı iktibas ederek sizlerle paylaşma amacımız, içeriğindeki sapla-samanı, eğriyle-yanlışı, cehaletle-fikir hokkabazlığını ayırmakta zorlanmamız. Yani tam anlamıyla deveye sorulan soru misali: “Neren eğri?” el-cevap: “Nerem doğru ki?”

Bugünkü mezhep çatışmalarının kökenlerini “İslamcılık”a bağlamaktan tutun; İslamcılığın köksüzlüğü-tarihsizliği, kökü dışarıda bir ideoloji olmaklığına; Afgani’nin Sudan’daki Mehdi ayaklanmasını İngilizlerin lehine bastırma çabaları içerisinde olan Batı ajanlığından, Panislamizmin (Müslümancası İttihad-ı İslam’dır) Almanların ürettiği bir siyaset oluşuna değin, ne ararsanız var.

Akıl ve kalp milliyetçiliğe teslim olunca ve nefis bu teslimiyetçi gelenekten tüm demokratlık vb. seküler şirin söylemlere rağmen öyle kolay sıyrılamayınca, üzerine tezler de yazsanız İslam ve ondan sadır olan görüşlerle aranızdaki mesafe bir türlü kapanmaz. İslam’ı ve onun yorumlarının tarihsel serüvenini -tıpkı oryantalistler gibi- salt bir araştırma objesi olarak gördüğünüzde, araştırmalarınızın kaynaklarının sahihliğini de maalesef umursamaz bir tutum takınmanız ve bu konuda olabildiğince müsrif olmanız da kaçınılmaz olur. Nikki Keddie ve Kedourie gibi oryantalistlerin görüşleri size şirin gelebilir; ama bunların özellikle 1960’lı yıllardan itibaren yükselen İslamcılığı tökezletmek amacıyla yazdırıldığı ve gayrı ilmiliklerinin de çoktan faş edildiğini bilmezseniz, zaten çürük bir temele bina ettiğiniz görüşleriniz, boy aynasında yazıda da kendisinin isabetle vurguladığı gibi, laf ebeliği ve gevezelikten öte bir anlam taşımaz.

Oysa sadece “Google”a “Sudanlı Mehdi ve Afgani” bile yazsanız, Sudan’daki Mehdi hareketini İngilizler lehine baltalamaya çalışanın Afgani değil, Sir Seyyid Ahmed Han olduğunu görür; aksine Sudan’daki Mehdi hareketine bizatihi destek olmak amacıyla Afgani’nin nasıl bir gayret içerisinde olduğunu öğrenirsiniz! Urvatu’l Vuska dergisinin çıkış amacının en temelinde de İngiliz emperyalizmine ve çağdaş işbirlikçi despotlara karşı mücadele olduğunu kavrarsınız!

Dahası, dönemin başta Afgani olmak üzere, tüm ıslah çabası içerisinde olan öncülerinin, İslam dünyasının içerisine düştüğü bataklıkların en başında mezhep fitnesini işaretlediklerini ve bunu tedavi etmenin çarelerini aradıklarını da öğrenirsiniz! Yani Türköne’nin bildiğini zannettiğinin ötesinde, İslam dünyasının içine düştüğü kadim hastalıklara ilk neşter vuranların bu İslamcılar olduğu gerçeğiyle kolaylıkla yüzleşebilirsiniz.

İslam dünyasının halen içinde bulunduğu ve gerek kendi iç zaaflarından, gerekse emperyalistlerin ustaca taktiklerinden kaynaklı mezhep fitnelerinin kökenini İslamcılığa bağlamaktaki maharet, doğrusu hayret verici. Üstelik insana şunları da düşündürtüyor: Zannedersiniz ki, İslam dünyası onyıllardır sadece “mezhep fitnesi” ile yoğrulmuş bir halde. Bu mezhep fitnesi olmasa, her coğrafyaya barış ve huzur bir çırpıda geliverecek. Sanki İslam coğrafyaları yıllardır Türköne’nin de kimliğinden ve genlerinden hala söküp atamadığı Batılı seküler ideolojiler ve Batı kökenli milliyetçilik hastalığına düçar olmadı. Sanki bugün ümmet coğrafyaları milliyetçiliğin ve Baasçılık’ın yarattığı fitnelerden kurtulma çabası göstermiyor.

Afgani’yi, hakkındaki Türkçeye de çevrilmiş zengin literatüre ve onun kimliğini tanımlarken sarfedilen iki tespitten biri olan (ilki Ümmetin Kur’an’la yeniden buluşması) “İngiliz emperyalizmine karşı mücadeledeki öncülüğü”ne rağmen, bir çırpıda İngiliz ajanı ilan eden Türköne doğrusu bizleri çok da şaşırtmıyor. Ama onu Namık Kemal’le karşılaştırıp vuruşturma çabasının ne menem gizli açık milliyetçi bir zihnin ürünü olduğunu tartışmak gerekiyor.

Türköne gibi zihin kökleri nereye dayandığı belli olanlar açısından İslamcılık zararlı ve kökü dışarıda; bunu anladık. Ama yetmiyor. Ola ki, Türkiyeli genç nesiller bu İslamcılık meselesine kafa yorarlarsa Türköne yerli(!) ve orijinal(!) bir adres gösteriyor: İstanbul! Yani “İslamcılık öyle matah bir şey olmadığı gibi, zararlıdır da ama illa ki bu çizgiye meyil duyacaksanız bilin ki bunu da üretenler biziz. Biz Türkler!” dercesine. Namık Kemal’den Ali Suavi’ye yaptırdığı yolculuk bu anlama geliyor. Ama zihinler bu yolculukla tam anlamıyla karışmış olmuyor. Dahasını ekliyor; yani “Bilin ki bu adamlar da Batılılardan etkilenip işte bu totaliter ideolojiyi ürettiler!” tespiti de işin tuzu biberi oluyor. Bu da yetmiyor, salataya bir malzeme daha katılıyor: İslamcılıkla-Panislamizmi (doğrusu İttihadı İslam’dır ve önce kimin kullandığı, ürettiği değil, kimlerin emperyalizmin karşısında ümmetin hayrına bir siyasete dönüştürdükleri önemlidir!) iç içe geçirerek, bunun da kökü dışarıda bir Alman kurgusu olduğu basitliğine okurlarını inandırmaya çalışıyor.

Türköne’nin “kökü içeride” olanlarla ilgili fikriyatı nedir bilemiyoruz. Yahya Kemal’ler mi, Ahmet Hamdi Tanpınar’lar mı, yoksa Türkiyeli “bu topraklarda doğup büyümüş” liberaller mi?! Yazısında bunu konu etmemiş. Ama Namık Kemal’in Tunuslu Hayrettin Paşa’yı aşağılamak için sarfettiği “Biz devletin nasıl ıslah edilip kurtarılacağını bir Araptan mı öğreneceğiz?” sözündeki bilinçaltı saiklerle dönemin İslamcılarına yaklaşım biçimini sarih biçimde ortaya koymuş. Hem de “bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün” sözünü hatırlatırcasına! Eğer araştırmalarının merkezine bir parça tevazuyu koymuş olsaydı, bu konulara yıllarını vermiş ve kendisinin de yakından tanıdığı Müslüman mütefekkirlerle yolu mutlaka kesişir ve böylesine “kökü dışarıda” ve oryantalistlerin bile şaşakalacağı tespitlere(!) imza atmazdı.  Bahsettiği kökü dışarıdaların Sebilürreşad-Sırat-ı Müstakim dergisi kadrosunun neredeyse tamamını oluşturduğunu da böylelikle atlamamış olurdu. Mehmet Akif’lerin, Babanzade’lerin, İzmirli İsmail Hakkı’ların ve daha onlarcasının Afgani ve yüzyıldaki en parlak öğrencisi Abduh’tan yaptıkları yüzlerce çeviriyi de saygısızca çöpe atmış olmazdı.

İşin gerçeği İslamcılık tartışmalarında bir noktanın altını kalınca çizmek gerekiyor. İslam tarihindeki ıslah çabalarını bilmeyenlerin, bu konularda hiçbir zahmete girişmemiş olanların ve ıslahın müminlerin kalp ve akıl ufkunda açtığı imani lahzaları hayatlarında hiç hissetmemiş, hissedememiş olanların İslamcılık tartışmalarından sınıfta kalmaları ve ilkokul çocuklarını aratmayan tarzda acemilik ve cahil cesaretine savrulmaları kaçınılmaz olmakta. Hayır, bu konulara emek sarfedenlerin illa ki Müslüman olmaları gerekir diye bir kaideden bahsetmiyoruz. Ama en azından Albert Hourani gibi bir laik hıristiyanın araştırmacı ahlakını kendilerinden bekliyoruz. Ne demişti Hourani? “Afgani’yi bazen bir siyasetçi, bazen bir gazeteci, bazen bir diplomat, bazense bir din alimi gibi görebilmeniz mümkündür ama onun biricik arzusu İslam toplumlarının ıslahı idi!”

Batılı muhafazakar ya da liberal, her nereden nemalanıyorlarsa, Türköne ve benzer geleneklerden beslenenlerin anlamaya akıl, nefis ve meşreplerinin yetmediği husus şu: Bugün Ortadoğu’da cereyan eden ve her neresinden bakarsanız bakın olumluluk içeren gelişmelerin arkasında işte bu İslamcı-ıslahçı çizgi ve onların düşünce ve hareket mirası vardır! Zaten bugün İslamcılık tartışmalarının toplumun her kesiminden insanı cezp etmesi ve Türköne’nin de bir şekilde buna müdahil olmak zorunda kalması da bundandır. Tartışma Türkiye eksenindeki bazı hassasiyetlerle başlamış gibi görünse de, eğer Ortadoğu’daki gelişmeler olmasaydı İslamcılık tartışmaları bu derece ilgi odağı olabilir miydi? Emperyalist Batı’nın askeri, siyasi ve kültürel sömürüsüne karşı İslam ümmetinin ilk ve en şümullu, en ciddi karşı koyuşunu oluşturan İslamcılık, İslami Uyanış, İslami Mücadele, İslami Hareket, İhya, Tecdid ya da Islah Hareketi, nasıl tanımlarsanız tanımlayın (tanımlar değil, muhteva ve nitelik önemlidir) sürecin son yüzelli ikiyüzyıllık soyacağı ve sacayakları incelendiğinde rahatlıkla görülür ki, bugün Ortadoğu’daki değişim, dönüşüm, inkılab süreçlerine şahitlik edenlerin tarihi, siyasi, fikri, manevi, ruhi kökleri buradadır. İslam ümmeti içerisinde aşılmaya çalışılan zaafların çözüm reçetelerinin de, bugüne değin biriktirilmiş kazanımların da çıkış noktası bu tarihsel kesittir! Ve İslam ümmetinin bu çağda tanıklık ettiği tüm gelişmeler bu kazanımların birikimine çok şey borçludur.

Afgani ve çağdaşlarının bu yüzyıla bıraktıkları en temel mirası, “iç hastalıklarımızdan kurtulmadan sömürüden kurtulamayız; o halde Kur’an’la iradelerimizi yeniden buluşturmalı, emperyalizme karşı mücadele vermeli, bunun için de aynı süreçte yerli despotlardan kurtulmalıyız” şeklinde özetlersek, bugün Ortadoğu’da yaşananlarla bu mesajlar arasında sıkı bir bağ olduğunu kavrarız. Tabii bakan bir aklımız, görebilen bir kalbimiz ve fıkhedebilen basiretimiz var ise!  

İşte araştırmacı-yazar, akademisyen, İslamcılık hakkında tez sahibi Türköne’nin söz konusu yazısı:

 

Kökü dışarıda bir ideoloji

Mümtaz’er Türköne

İslâm dünyası, bilhassa bizim yer aldığımız Ortadoğu coğrafyası hızla mezhep çatışması bataklığına sürükleniyor. Bu durum farazî bir tehdit değil. Siyasî tarafları mezhep aidiyetleri, siyasî gelişmeleri mezhep çatışmaları belirliyor.

Bir felaket tablosu kapımızda bekliyor. Bir Müslüman'ın inancını, aynı kitaba inanan ama farklı yorumlayan kardeşine karşı düşmanlık aracına dönüştürmesinden daha büyük bir felaket olabilir mi? Müslümanlar birbirini yiyecek, "İslâm korkusu"nu dış politika taktiğine dönüştürenler hem rahatlayacak hem de kan döken Müslümanları gösterip haklı olduklarını kanıtlamış olacaklar.

İşte bu yüzden İslâmcılık tartışması, basit bir entelektüel ilgi ve gevezelik konusu değil. Avcumuzda ateşin izleri hâlâ duruyor ve canımızı yakıyor. İster mezhep, ister etnik köken, ister ideoloji olsun birilerinin bir kenarından tutup hakikat kırıntılarından düşmanlıklar üretmesine müsaade edemeyiz. Mezhep düşmanlığı da, etnik münaferet de, ideolojik bağnazlık da inancımızdan değil dışarıdan ithal ediliyor. Problem tabii olarak var olan, veya tarihî gelenek içinde üretilen bu kimliklerde değil; bu aidiyetlerin bugün altında içtima edilen siyasî bayraklara dönüşmesinde. Öyleyse kardeşlik ve barış için, inancın ve mezhep kimliğinin bir siyasî duruşun sebebi olarak yer aldığı bütün kamplaşmalardan uzak durmalıyız. İslâmcılık, kökü dışarıda bir ideolojidir. İslâmcı ideolojiyi Müslüman aydınlar kendi iç dinamikleri ve gelenekleri içinde üretmediler. Ali Bulaç, İslâmcılık tabirinin Eşarî'ye ve Gazali'ye kadar uzanan eski bir tabir olduğunu kaydetmişti. Dün, bu tabirin (İslâmiyyûn) bu iki büyük imam tarafından tahfifi anlamda kullanıldığını açıklıyor. İslâmcılık, bu referans metinlerde yoldan çıkanlar için kullanılıyor ve "Müslümanımsı" gibi bir anlama geliyormuş.

İslâmiyet'i, modern-totaliter bir ideolojiye dönüştüren ilk aydınlar Namık Kemâl, Ali Suavi, Ziya Paşa gibi İstanbul'un havasında yetişmiş aydınlardı. İslâm şeriatının hayatın her alanında uygulanmasını ve İslâm Birliği'ni ilk defa formüle etmiş ve savunmuşlardı. Ancak bu ideolojiyi telif ettikleri yer, muhalefet için kaçtıkları Paris ve Londra'dır. Kimse onlara bu ideolojiyi telkin etmemiştir; ama bulundukları fikir ortamı onların zihin dünyasında böyle yankılanmıştır. Bugün İslâmcı ideolojinin kurucusu olarak Cemaleddin Afgani (1838-1897) ismi üzerinde bir mutabakat vardır. İdeolojinin kendisi kadar bu iddia da Batı'ya aittir. Cemaleddin Afgani üzerindeki vurgu Müslüman sömürgeleri olan İngiliz-Hollanda müsteşriklerine dayanır. Bu iddianın üretildiği dönem, Almanya'nın Sultan Abdülhamit'le yakınlaşarak İngiltere'ye karşı Hindistan başta olmak üzere sömürge yönetimi altındaki Müslüman halkların bir dış politika aktörüne dönüştüğü dönemdir. Brown ve Hurgronje gibi müsteşrikler, İslâmcılığın (Pan-İslamism) Almanya tarafından İngiltere'ye karşı icat edilen ve desteklenen bir ideoloji olduğunu öne sürmektedir. Bu teze eldiven gibi uyan isim ise, dönemin Batılı gizli servisleriyle çok iç içe bulunmuş, Sudan'daki Mehdi isyanını (1881-1899) bastırmak için İngiltere'den görev talep etmiş olan Cemaleddin Afgani'dir.

İslâmcılık, İslâm toplumlarının tarihî geleneğine, İslâm anlayışına ve barış içinde bir arada yaşama tecrübesine aykırı; hakikati temellük iddiası olan totaliter bir ideoloji olduğu için rekabet ve düşmanlık üreten bir ideolojidir. İslâm'ın, geniş bir yelpazede Batı'ya veya ülkedeki iktidara karşı muhalefet için araca dönüştürülmesinden ibarettir. Hiç iktidarda olduğu halde İslâmcı olduğunu iddia eden bir tecrübeye tesadüf ettiniz mi? Siyasî mücadele aracı olarak kullanıldığı zaman inanç, birleştiren, bütünleştiren ve barış getiren bir güç olmaktan çıkıp yakan, yıkan, düşmanlık üreten bir bağnazlığa dönüşür. Mezhepçilik bugün Müslüman halkların izzetini ve hayat hakkını yok eden ve onları rezil-rüsva eden bir fitne kaynağı olarak İslâmcılığın bugünkü hali değil mi? Ha başka insanlara düşmanlık, ha iktidara muhalefet aracı olsun, ikisinde de inanç basit bir siyasî araçtan ibaret değil mi?

Ali Bulaç başta olmak üzere bütün İslâmcıların ve farklı mezhep mensubu olanların da Ramazan Bayramı'nı tebrik ediyorum. Bu bayramın anlaşmazlıkları ve düşmanlıkları giderip barışa vesile olmasını Yüce Rabb'imden niyaz ediyorum. 

 ZAMAN 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
mümtaz şahıs
02 Eylül 2012 Pazar 17:22
o da gecer
valla gardaşlar yorum yazmaya gerek yok ağzınıza sağlık
lütfi çiftci yalova
23 Ağustos 2012 Perşembe 16:51
ZAMAN'DA TÜRKÖNE
Sözkonusu makaleyi yazdığı gazete ve çevresinide içine alacak şekilde düşündüğümüzde,bu çevreleri ifade edecek ve pekaala faydası dokunacak bir yazı.
Küresel kapitalizm ile beraber emperyal ideolojilerini liberalizm yararına idame ettiren bu çevre zaten okullarını ve nemalanmalarını,yine küresel kapitalizme hizmet eden lider ve önderlerden mihnet etmiyormu acaba diye sormak geliyor insanın aklına.
ACABA:Dünyanın bir çok ülkesinde özellikle ortadoğudaki intifadalara islamcı diyemeden önce islamcılığı kendilerince tanımlama gereği hisseden bu zevat,türkçülük misyonerliği yolunda bayaa yol almış okullar ve bol bol gelir getiren ticarethaneler ve ekinlerin önünde islamcılığı;yayılmak istedikleri coğrafyada engelmi görüyorlar.
Tabi ki bu zihniyetin islamcılığa bakışı dün de çok farklı değildi.ancak şu aralar gayrimüslimlere hoşgörüyle yaklaşıp müslümanlara şedit olarak yaklaşan bu tipolojinin islamcılığı bu gün böyle tanımlamaları NİCEDİR ACEP???
mehmet
21 Ağustos 2012 Salı 13:12
hariçden gazel okumak bu olsa gerek
yazıyı /hezayanları/ yazanı bilmesem sanırım ya şevki eyri yada sifil yazmışdır zahir der güler geçerdim.

Ama ne hikmetse islami çamia ile ilgisi olmayan ırkçı kökenli birinin yazdıkları karşısında ya sabır bile demeden hariçden gazel okumaya örnek bir yazı olarak hafızama kaytettim.

Son zamanlarda ammada islamçı oladan müslümanlara islamçılığı ögretme sevdalıları varmışda haberimiz yokmuş.

Hadi hayırlısı yoksa bizlerde ırkçılığın kökenlerinden başlayıp her konuya maydonozmu olsak açaba. Malum bize ait kavramlara bizden gayrılar sazan olunça biz ne yapaçağız.

Bence herke kendi işine baksın , çapını aşan konular sadece seviyesizliklerini ve çehaletlerini ortaya çıkarıyor. Yıllardır yobaz takımından afgani sataşmalarından gına gelmişdi şimdide kendi içlerinde her açıdan bitmiş kişilerin hezayanlarına katlanmak artık kabak tadı veriyor biline.

Yok illada ben cevap vereçem derdine düşenlere kolay gelsin.
Muradi
21 Ağustos 2012 Salı 03:35
Kökü Dışarda Olan
Türköne sapla samanı birbirine karıştırıyor.Ölçüsü bozuk olanın yargılarının doğru olması mümkün değildir.

İslama dayalı doğru dürüst hiçbir bilgisi (Kur'an'ı kastediyorum) olmayan birinin müslümanlar ve onların önder kabul ettiği kişiler hakkında sorumsuzca yazması cahil cesaretli olur sözünü akla getiriyor.

Kendi cahiliyye dünya görüşü olan milliyetçilik'in nerden kaynaklandığı konusunda okurlarını aydınlatsaydı belki doğruya ulaşabilirdi.
Bu ülkede ve dünyada milliyetçilikler adına hergün öldürülen insanların günahı bu cahiliyye davasını savunanların üzerindedir.

Anlaşılan o'dur ki;kendi şeytani davalarına büyük bir tekebbürle toz kondurmayanlar İslamı Kur'an'dan anlayarak yola çıkanların önünü bazen kalemle bazen de kılıçla kesmeye her zaman için devam edeceklerdir.
Ali Hanbeli
20 Ağustos 2012 Pazartesi 16:10
ibn Teymiyyeh
Peygamberimizden sonra EBu Bekr Siddik ve Ahmed bin Hanbelin ummetin yenilenmesinde buyuk rolleri vardir! bu buyuk sahsiyetlere seyhulislam ibn teymiyyeyi de ekleyebiliriz! cunku ibnteymiyyeh bidatlarla ve sirklerle bogulan ummeti uyandiran ve kafirlere karsi gerektiginde kilici kullanmasini hatirlatan bir sahsiyettir! dolaysiyle, tum musluman uyanis hareketleri seyhulislam ibnTeymiyyeden etkilenmistir! bunun koku icerdedir, koku disarda olanlarin ise ummete neler yaptiklarini ve nasil uyuttuklarini biliyoruz! onlar bidatcilardir, tarikatcilardir!
EBUZER
20 Ağustos 2012 Pazartesi 12:08
Kimi meşhur olmak için köşkün önünde soyunur,kimide saçmalar
İslami kavramları bilmeden olaya Fransız bir yaklaşım.İslamcılık diye bir tanım Müslümanlardan bir sınıfın kendisini tanımı ve tarifi olmayıp Mümtaz gibilerininde içinde olduğu dışarıdan kişilerin tanımlamasıdır.Ben İslamcıyım sözünü duyan yoktur,Zira bu tanım dışarıdakilerin ürettiği bir kavramdır.Zira Müslüman sucuyum bucuyum yerine Müslümanım tanımlamasını tercih eder.İşin Esasına gelince İslami düşünce ve yaşamı öncellemiş müslümana İslamcı diyor bu dışarıdaki zevat.Son ikiyüz senelik batı işgal ve zulmüne karşı İslam aleminin verdiği tepkidir İslamcılık.Bu İşgalden kutuluşun reçetesini sunar İslamcılık.Öze dönüştür İslamcılık.O'na batı ürünü demek İslamdan ve realiteden habersizliktir,yada kendini müslüman zannederek yıllardır ırkçılık bataklığından beslenmenin bir sonucu da olabilir.Türküneye bir tanımda ben verirsem ona yerli Oryantalis derim .Aslında İslamla alakası yok lakin bazıları onu müslüman zannediyor.....bir soruda soru sorayım bay Türküneye,bil bakalım ,Cuma namazı hangi gün kılınır... Baya maharetli aslında bu kadar muhteşem bilgi ile siyaset ve sosyal ortamlarda kazaya belaya uğramadan iyi kılıç sallıyor,demekki çetin bir taşa denk gelmemiş.Fazla karıştırmasın yesin çisin keyfine baksın,üzülüp takmasın,hırçınlık yapmasın herkes illaki milletvekili olacak değil ya.
hüseyin
20 Ağustos 2012 Pazartesi 03:47
öz gitti mi söz çoğalır
mevlanaya atfedilen bir söz vardır. "öz gitti mi söz çoğalır"
sanki bugün müslümanların kurtuluşuna matuf entellektüel çaba içinde olduklarını zannedenler için söylenmiş gibi.ilk özümüz: Hz. Muhammed(s.a)dı. ineni yaşardı sonra hikmetli ve öz söylerdi. o söyledi mi susulur ve tatbik edilirdi. çünkü söylediğinin mealini ve tefsirini isteyene onun ahlakı ve duruşu yeterliydi.sonra göçtü buralardan .korktuk ama sahabe hemen yetişti. onlarda öz söyledi.çünkü söyledikleri sözleri davranışları ile yalanlamak istemiyorlardı.bu yüzdendi ki onların sıradan denebilecek sözlerini bile okuduğumuzda gözlerimiz yaşarırdı.hemen kalbimizi ısıtırdı.bize ruh katardı fakat onlarda göçtü .yine korktuk hemen yetişti tabiin.
korkmayın dediler bize. Hz. Muhammed(s.a) getirdiği özü tabiinden çıkan nadide şahsiyetler devam ettirdiler.rahatlamıştık.çünkü Allah ne zaman özümüzü kaybetsek bizi bir grup insanla özümüze döndürüyordu..bazı zamanlar hep böyle devam edecek zannına kapıldığımız oluyordu.tebe-i tabiinler geliyordu.onlar gidiyordu. cüneydi bagdadiler,mevlanalar,faruddin erraziler,sühreverdiler,ibn teymiyeler,şatibiler,rabbaniler vs. geliyordu. söz çoğalmıyor değildi aslında ama bugünkü kadar hikmetsiz,kirli ve özünden kopuk değildi.
bir dönem fetreti yaşadık ama kısa sürdü çünkü bu sefer yakın zaman nadide şahsiyetlerimiz ses verdi ümmete. cemalettin afganiyi,muhammed ikbali ,hasan el benna yı,seyyid kutubu,imam humeyniyi,ali şeriatiyi,saidi nursiyi dinledi ümmet .huşu içindeydik yeniden dirilmiş ve silkinmiştik. ve onlarda gitti alışmıştık gelir diye bekledik birçok kişiler geldi öncekilerin sözlerine benzer sözler söylediler ama bu sözlerde birşey eksikti. bize huşu vermiyordu aksine kalbimizi yoruyordu.sonra bu gelenlere benzer birçok kişiler geldiler geldiler geldiler geldikçe hakikat namına birşeyler söylediler söylediler söylediler.hem bu adamlar çogaldı hemde beş para etmez özü olmayan bu sözleri.
not: biraz uzun oldu yorum kusura bakmayın
sait alioğlu
20 Ağustos 2012 Pazartesi 01:13
Üstü kalsın, istemez!
Haksözhaber'in, Mümtaz'er Türköne'nin yazısını, oradaki maksadı anlama, analiz ve krtik etme açısından ortaya koyduğu izahat, aslında meseleyi kavramamıza yardımcı oluyor.
Zaten, doksanlı yıllardan bu yana İslamcılığın sönümlendirilmesi konusunda gerek İsmail Kara'nın, onun yolunu sürdüren talebesinin ve benzerlerinin çabası okunduğunda, birçok yalan yanlış bilgi, karalama ve ters yüz etme gırla gittiği görülecektir.
Güya İslamcılık kökü dışarıda imiş! Peki, ya milliyetçiliğin, veyahutta muhafazakârlığın kökü batıya, modern seküler düşünceye dayanmıyor mu?
Bir kişinin Müslüman olacaksa ve de ne öyle kalacaksa, ki, en azından, çağını anlama, anlamlandırma ve adlandırma bağlamında İslam'ı önceleyen bir İslamcı olmak zorunluluğu vardır, ne milliyetçi , ne muhafazakâr ve ne de sair seküler bir ideolojiden yana olamaz!
Bunlar, İslam'ın o saf mesajını bulandırma konusunda, batılıların, batıcıların hep oyununa gelen Türkçü mülahazalarla hareket eden sağcı garbzedelerin hezeyanlarıdır!
Bu görüşünde ne sabahı, ne de felahı söz konusudur! Güneş balçıkla sıvanmaz, isteyen denesin!
Diğer Haberler
  • Modern Bir Sorun: Geç Evlilik19 Aralık 2014 Cuma 12:09
  • Bir 17 Aralık Okuması -II18 Aralık 2014 Perşembe 13:40
  • Cemaat Nasıl Bu Hale Geldi? “O Gün Gelene Kadar”17 Aralık 2014 Çarşamba 14:59
  • Kumpas Kurma Özgürlüğümüz Engellenemez!17 Aralık 2014 Çarşamba 14:13
  • Bir 17 Aralık Okuması16 Aralık 2014 Salı 15:04
  • Bir Kumpas Kurbanı Tahşiyeciler16 Aralık 2014 Salı 14:28
  • Cemaat, Basın, Özgürlük: İki Keskin Uç16 Aralık 2014 Salı 12:24
  • Ergenekon Yanlışı Paralel Yapı'da Tekerrür mü Ediyor?15 Aralık 2014 Pazartesi 16:55
  • Paralel Devletin Çekilmiş En Net Fotoğrafı…15 Aralık 2014 Pazartesi 09:36
  • Sizin Örfünüzde Harakiri Var mıydı?15 Aralık 2014 Pazartesi 07:52
  • DÜŞÜNCE PLATFORMU
    PANO
    İKTİBASLAR
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 76 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim