1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Mülteciler, Sistemin Kurbanı
Mülteciler, Sistemin Kurbanı

Mülteciler, Sistemin Kurbanı

Mülteciler, bugüne kadar çok defa zalimliklerle dolu trajedileri geride bıraktılar, ancak hiç bu kadar derin bir aşağılanmanın acısını yaşamadılar. Recep Korkut'un yorumu:

A+A-

MÜLTECİLER, SİSTEM KURBANI
Recep Korkut -
Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği

Yerle bir olmuş, insan olmanın değerinin, hayatın anlamının olmadığı, her gün yüzlerce kişinin tesadüfen öldüğü bir ülkede yaşarken annenizin son bir umutla evini barkını satıp sizi kurtulmak için Avrupa'da bir ülkeye gönderdiğini hayal edin.

Çocuk yaşta konteynırlarda, TIR kasalarında ölümün kıyısından geçerek umuda yolculuk ediyor ve kaçakçıların sizi getirdiği bir ülkeye varıyorsunuz. Geldiğiniz ülkede yeni bir hayat kuruyorsunuz, geride bıraktığınız anneniz ise perişan bir halde ve tüm umudunu size bağlamış, sizden gelecek güzel haberlerle mutlu oluyor. Her görüştüğünüzde gittiğiniz okulu, arkadaşlarınızı, kaldığınız evi, yeni başladığınız kursu ve çalıştığınız işi anlatıyorsunuz. Ama bir gün sistemin ceberut yüzü sizi buluyor. Belirsizlik süreci bitmiştir ve uzun süredir incelenmekte olan dosyanızın sonuçlandığını söylüyorlar. Ancak yıllar süren umut artık yerini derin ve acı bir hüsrana bırakıyor. Takım elbiseli yetkililer, ülkeyi terk etmenizi beklediklerini, zorla sınır dışı edilmemek için ise önünüzde 30 günlük bir zaman diliminin olduğunu söylüyorlar.

Geçtiğimiz hafta bir haber geçti: Avusturya'da sınır dışı edilmek üzere özel polis timinin peşinde olduğu 19 yaşındaki Samuel isimli Etiyopyalı gencin cesedi Tuna Nehri'nden çıkarıldı. Kovulma endişesine daha fazla dayanamayarak intihar eden Samuel, 5 yıldır Avusturya'daydı. Samuel'i sonunda kendini öldürmeyi tercih edecek kadar zor bir sürece sokan ise mülteci olarak Avusturya'da kalmasının 'tek yolu' olması. Ya da şimdiye kadar hep güzel haberler verdiği annesine kötü haberi verecek takatinin olmaması olabilir mi?

Samuel, sistem kurbanı mültecilerden sadece biri. Her yıl binlerce sığınmacı, statüsü tanınmadığı ya da yeterli gerekçeler sunamadığı için Avrupa'dan sınır dışı ediliyor. Tam da normal bir hayat kurmaya başlamışken hukuki bir silahın namlusundan çıkan mermi her şeyi mahvediyor. Bazen bu uygulama toplu sürgün, tehcir gibi de olabiliyor. Fransa'nın Roman sürgünü tam da bunun gibi. Bazen de tam insanlık-dışı ve utanç verici hal alabiliyor. Belçika'nın hamile bir kadını yalnız başına Libya çöllerine bırakması gibi. Sistem her daim bir formül üretiyor, kurbanlarının yakasından elini hiç çekmiyor.

Mülteciler, bugüne kadar çok defa zalimliklerle dolu trajedileri geride bıraktılar, ancak hiç bu kadar derin bir aşağılanmanın acısını yaşamadılar. Ancak yine de siyasetçilerin açıklamalarından etkilenen "çoğunluğun" tramvay durağındaki itici bakışlarının yakasını bırakmadığı mülteciler her şeye razılar. Dünyadaki en kötü ve en çirkin 2 gözün üzerlerinde olması, ülkelerindeki felaketin yanında ne ki?

Avrupalılar kısa süre öncesine kadar mülteciliği bir özgürlük ve cesaret olayı olarak görürdü. Bugün ise havayolu şirketleriyle işbirliği halinde kolayca bertaraf edilmesi gereken bir "yığın"... Gittikçe de kaygı verici bir mecraya yol alınıyor. Artık öfkenin de karıştığı düşmanlık, böyle bir çılgınlığa dair bildik geçici tepkinin de ötesine geçiyor. Dikkatleri kötü ekonomik vaziyetten başka yöne saptırmak niyetinde olanlar için hazır hedef konumundaki mülteciler, Avrupa'da tam anlamıyla modern kölelik hayatı yaşamasına rağmen nedense tüm olumsuzlukların da faturasını ödemek zorunda bırakılıyor. Giderek eşitsiz, önyargılı ve endişeli hale bürünen Avrupa, bu yüzyılın başında felaket getiren rotada ilerlediğinin farkında değil.

Bugün mülteciliğin acı verici hikâyesinde, ikiyüzlülük ve samimiyetsizlik trajedisi çirkin bir biçimde somutlaşıyor. Herkesin ağzına pelesenk olmuş özgürlük kavramı mültecileri her gün şiddet ve istismarla karşı karşıya bırakmaktan geri durmazken zenginlerin ise bir dediğini iki etmeyerek baştan sona eşitsiz bir tabiata bürünüyor. Zenginler dilediğince seyahat özgürlüğünün tadını çıkarırken mültecilerin altındaki topraklar dahi çekiliyor. Hastalıklı bir benliği seçerek çeşitlilikten doğan zenginliği bırakıp bir de nefrete seyirci kaldıkça kaçınılmaz sona daha hızlı yaklaşmıyor muyuz? Nereden gelindiği değil, gelecekte birlikte nereye gidileceği değerinin bilinmesi gerek.

ZAMAN

HABERE YORUM KAT