1. HABERLER

  2. İSLAM DÜŞÜNCESİ

  3. Muhammed Esed’e Göre Sünnet’in Ruhu ve Hikmetleri
Muhammed Esed’e Göre Sünnet’in Ruhu ve Hikmetleri

Muhammed Esed’e Göre Sünnet’in Ruhu ve Hikmetleri

Yeni Şafak’taki köşesinde Muhammed Esed’in Sünnet ile ilgili görüşlerini aktaran Hayrettin Karaman, bugünkü yazısında da konuya kaldığı yerden devam ediyor.

A+A-

Konuyla ilgili ilk yazısında Muhammed Esed’in “Sünnete Uymanın Hikmeti” bağlamında zikrettiği sebeplerin birincisine yer veren Hayrettin Karaman, bugünkü (16 Şubat 2018) yazısında da Esed’in kaleminden ikinci ve üçüncü sebebini içeren maddeleri paylaşmış.

Hayrettin Karaman’ın konuyla ilgili birinci yazısı >>>

Hayrettin Karaman’ın bugünkü Yeni Şafak’ta yayınlanan konuyla ilgili ikinci yazısı şöyle:

Sünnetin Ruhu (2)

Küçük büyük ayrımı yapmadan sünnete uyma gereğinin ikinci sebebi onun cemiyet ve ümmet yapısını oluşturmadaki rolü ile ilgilidir.

İnsanlar, içinde var olup yaşadıkları maddi ve manevi çevrenin tesiriyle farklı mizaçlar ve eğilimler edinirler. Bu farklılık da birbirini anlayıp uyum içinde yaşamaları önünde engeller oluşturur. Ümmetin sağlam bir yapı gibi olmasını isteyen İslâm, bu farklılık ve engelleri aşabilmek için ümmet fertleri arasında ortak olan düşünce ve davranışları getiriyor; işte bu ortak âdet, davranış ve tutumlar bütünü sünnettir.

İşte bu sebeple İslâm dini, cemiyet âilesinin fertlerini, muntazam bir yöntemle -içtimaî ve iktisadî durumları birbirine zıt bile olsa- âdet ve mizaçlarının benzer olması yoluna sevketmeyi esaslı noktalardan biri telâkki etmiştir. Zira sünnet, cemiyeti sağlam ve istikrarlı bir şekilde muhâfaza eder. Anlaşmazlık ve düşmanlıkların gelişmesini önler. Müslümanlara, yani kendilerini, Kur’ân-ı Kerîm ve dolayısıyla Resûlullah’ın (s.a.) emirlerine bağlı dinle kayıtlı sayanlara göre cemiyetin sabit bir şekli olmalıdır, cemiyet mutlak bir temele dayanmaktadır. Bu temelin çevresine şüphe yaklaşamadıkça, ondan doğan cemiyet nizamını değiştirme konusuna da ihtiyaç yoktur. İşte yalnız bu sebeple biz, Kur’ân-ı Kerîm, “Müslümanlar kurşunlanmış bina gibi olmaları gerekir” derken bunun pratik imkânını anlayabiliyoruz.

İnsan cemiyeti, kelâmî doktrin ıstırabından kurtulup Resûlullah’a uyma ve ilâhî şerîata tâbi olmanın sağlam temelleri üzerine kurulunca bütün imkânlarını, beşer için maddî ve manevî gerçek refah ve saâdeti temin çarelerine doğru seferber edebilecektir. Bu durumda fert için de, rûhî ve manevî faaliyetlerinde başarı imkânları doğacaktır.

Üçüncü Sebep

Sünnetle amel prensip ve nizamında, günlük hayatımızın her davranışı, Resûlullah’ın yaptıklarını yapma esasına dayanır. Böyle olunca, bir şeyi yapmak veya yapmamak istediğimizde devamlı olarak, Resûlullah’ın (s.a.), bu işimize benzer bir işini aramaya ve düşünmeye mecbur oluruz. Bu sebeple de, en büyük insanın şahsiyeti, bizzat günlük hayatımızın programına -büyük bir ölçüde- girmiş bulunur. O’nun manevî tesir ve nüfûzu, hayatımız boyunca âdet ve davranışlarımızın gerçek âmili haline gelir. Bu bizi, şuurlu veya şuursuz bir şekilde, her iş karşısında O’nun durum ve tutumunu inceleme ve aramaya sevk eder. Böyle olunca da O’na, yalnız ebedî bir vahyin sahibi olarak değil, aynı zamanda en mükemmel bir hayatın da rehberi olarak bakmayı öğreniriz.

Biz O’nun yolunu veya bu yolun esaslarından bazılarını kabul etmezsek bunun mânası, Allah’ın rahmetini kabul etmemek veya onun kıymetini bilmemekten başka bir şey değildir. Hattâ bu görüşe uymakla “İslâm'ın getirdiği nizamın, bütün halinde beşerî problemlerin son hal çâresi olmadığını, isâbet ve fayda bakımlarından onunkine eşit başka bir hal çâresinin de bulunabileceğini, bu iki çözümden birini, mukayese edip seçmenin bizim zekâmıza bırakıldığını” kast ve kabul etmiş oluruz.

Biz İslâm'ı, medeniyet ve düzen olarak da diğerlerinden üstün kabul ediyoruz. Çünkü İslâm, hayatı bütünüyle içine alıyor: Dünya ve âhirete, rûh ve cesede, ferd ve cemiyete aynı önemi veriyor. Yalnız insan tabîatındaki yükselme ve ilerleme imkânına değil, aynı zamanda yine onun tabîatında var olan kayıt ve sınırlara da önemle bakıyor. O bizi, imkânsızın peşine düşmeye değil, fakat bizde var olan kabiliyetlerden en güzel bir şekilde faydalanmaya; sözle iş, düşünce ile uygulama arasında fark ve zıtlığın bulunmadığı, gerçekleşmiş olandan daha yüksek bir seviyeye erme yollarına sevkediyor.

O, yollar arasında bir yol değil, tek yoldur. O’nun esaslarını getiren zat, rehberlerden bir rehber değil, gerçek ve tek rehberdir. Bütün yaptıklarına ve emrettiklerine uymak, İslâm'a uymanın ta kendisidir. Onu terk etmek ise İslâm'ın rûh ve hakikatini terk etmektir.

HABERE YORUM KAT