1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Mubarek yargılanırken.. Mısır’ın son 60 yılına kısaca bakmakta fayda var
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Mubarek yargılanırken.. Mısır’ın son 60 yılına kısaca bakmakta fayda var

A+A-

secakirgil@yahoo.com

Adâlet adına yapılan uygulamalarda, ‘hakk’ mefhumunun mahiyetinin ne olduğunu belirlemek zordur. Çünkü, her inanç sistemine, her ideolojiye, her dünya görüşüne göre, adâlet farklı bir renge bürünür.. Bu yüzden, herkesin adâlet anlayışı bir ayrı tablo çıkarmaktadır ortaya.. Birinin siyah dediğini, diğeri beyaz görüyorsa, orada bir hâkimin, kendisine üst otorite tarafından verilen kanunlara göre ‘Bu ihtilafı veya bu aykırılığı hallet!’ diye havale ettiği durumlarda elindeki kanunlara göre hüküm vermesinden nasıl bir adâlet beklenebilir?

27 Mayıs 1960 Darbesi sonrasında Adnan Menderes ve iki Bakanı (Fatin Rüşdî ve Hasan Polatkan) idâm olunurken; büyük kitleler, korku ve sindirilmişlik içinde gözyaşlarını kimseye göstermemeye çalışarak gizli gizli ağlıyor ve CHP’liler ise, ülkenin hemen her tarafında, davul-zurna ile eğleniyorlar ve ‘adâlet yerini bulmuş olması’nı (!?) kutluyorlardı.. (Siz bakmayınız şimdilerde, ‘biz bütün darbelere karşıyız..’ ve hattâ, ‘bütün darbelerin asıl mağduru biziz..’ demelerine..)

Bugün de, ‘at. ilke ve inkilaplarını hukukun kaynağı kabul eden’  bir anayasa ile idare olunan ülkemizde, mahkemelerde verilen hükümlerin, müslüman halkımızın kalbindeki kesin doğru, hak ve adâlet anlayışına göre yeri ve mahiyeti nedir?

Bu bütün dünya için de böyledir..

Adâlet adına verilen ve bir tarafı sevindiren, karşı tarafı ağlatan hükümlerin her iki tarafının da aynı adâlet duygu ve düşüncesi etrafında birleştiklerini iddia etmek kolay mıdır?

Sözgelimi,  İkinci Dünya Savaşı’nın son demlerinde, Almanya’nın kesinlikle teslim oluşundan 3 ay sonra, artık teslim olmak için çareler arayan Japonya’ya, sıradan bir teslim imkanı bile tanımadan ve kendi korkunç tahrib gücünü ve karşıkonulamazlığını dünyaya göstermek için,  Amerikan emperyalizmi, japon şehirlerinden -üstelik hiç bir askerî üss veya birlik bulunmayan- Hiroşima ve Nagazaki’ye 66 yıl önce bugünlerde 6 ve 9 Ağustos 1945’de attığı iki atom bombasıyla, üçyüz binden fazla insanın bir anda kavururken, bu durumu kendi adâlet anlayışına hiç de aykırı görmüyordu ve hâlen de görmüyor..

Ama, Batı dünyasının seçkin düşünürlerinden André Malroux ise, ‘atom bombası kullanan bir zihniyet, insanî bir medeniyete aid olamaz, insanîlik iddiasında bulunamaz’ diyordu.

*

Bugünlerde yargılanmaya başlanması münasebetiyle Mısır diyarının 30 yıllık ve ‘kazı bağırtmadan yolma’ taktiğinin sessiz diktatörü Husnî Mubarek’ten sözetmek istiyorum.

O bir Hava Mareşali idi.. (Mısır ordusunda general ve mareşal gibi rütbeler galiba çok gelişigüzel veriliyor olmalı ki, geçenlerde yayınlanan bir araştırmada, Mısır ordusunda binlerce general olduğu yazılıyordu.. Yani, Mubarek’in mareşal olmasına da şaşmamalı..)

Mubarek, aynı zamanda, 5 Ekim 1981’de teğmen Khâlid İslambulî’nin bir tören sırasında öldürtüğü Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın da Cumhurbaşkanı Yardımcısı idi..

Enver Sedat da, Nâsır’ın (Cemal Abdunnâsır’ın)  Yardımcısı ve 1952’de Kral Faruk’u deviren Hür Subaylar Hareketi’nin, devriminin içinde yer almış bir subaydı..

Bu geçmişi zikretmenin sebebi, Nâsır-Sedat- Mubarek üçlüsünün, son 60 yılın birlikte sorumluları olduklarını hatırlamak içindir. Yani, diktatör ve fir’avun, sadece Mubarek yalnız değildi.. Ve,  konunun anlaşılması için, Mısır’ın son 60 yılına da bakmak gerekir..

*

1952 Devrimi’nin lideri olan General Necîb’in en yakınındaki ikinci adam, Alb. Nâsır idi.. Nâsır, başlangıçta, İkhvan’ul Muslimiyn (Müslüman Kardeşler) Teşkilatı ile irtibatı olan bir subay olarak gösterilmişti.. Ama, kazın ayağının nasıl olduğu kısa süre sonra anlaşılacak ve Mısır’lı büyük İslam hukukçusu Abdulqadîr Udeh 1954 yılında idâm olunacaktı.. Udeh’i idâma mahkûm eden askerî mahkemenin başkanlığını yapan kişi ise, Enver Sedat idi.. (Ama, Enver Sedat’ın eşi Cihan, hatırâtında, Enver’in ‘yoksulluklar içinde yetişmiş ve son derece dindar (!?) birisi olduğunu’ iddia etmektedir..)

(Kral Faruk ise, ülkeden çıkarılmasından sonra, ömrünü Monaco’da kumar ve eğlence partilerinde, sefahat içinde tamamlamış ve 1965 yılında, bir eğlence faslında geçirdiği bir kalb krizi sonunda ölmüştü.. Ama, hâlen de hayatta ve İstanbul’da olan ünlü bir hocaefendi, Veladet Kandili gecelerinde, Faruk’un, Kahire’deki Âbidin Sarayı ve çevresini ışıklandırtmasını, onun ne kadar duygulu bir müslüman olduğunun delili olarak zikrederdi.. Bu sığ anlayışı da belirtelim.. Böyle bir-iki gösteri ile, kananlar olunca, kandıranlar niye olmasın?) 

Nâsır, General Necîb’i önce ‘Mareşal’ ilan ettirmiş, bir sene kadar sonra da kenara koymuştu.  Necîb, en çok da bu ayak oyununa gelişiyle meşhurdur.

Hele, 1956’da, Suveyş Kanalı üzerindeki İngiliz- Fransız hâkimiyetine son vermek üzere, kanalı millîleştirdiği zaman, İngiltere, Fransa ve -henüz 8 yıllık bir devlet olan- siyonist İsrail rejimi, Mısır’a saldırmışlar ve Mısır oldukça güç durumda kalmıştı.. Ama, B. Amerika ve Sovyet Rusya, her ikisi de aynı anda, Mısır’a saldıran bu ülkelere bir ültimatom verip, derhal çekilmemeleri halinde, savaşa girip, onları Mısır’dan çıkaracakları tehdidinde bulununca..  Savaşta yenilmiş olan Nâsır, diplomasi ile, masadan zafer kazanmış olarak çıkmıştı..

Bu da Nâsır’ı, dünyada daha bir güçlü hale getirmiş ve hele Arab dünyasında bir ‘arab dâhisi’ olarak, bir kurtarıcısı gibi, bir ‘ata-arab’ gibi anılan bir kimse durumuna getirmişti.. Nâsır, artık Mısır’ın tek hâkimi idi..

Ve o da, eski Mısır’ı, Mısır’ın görkemli geçmişini, fir’avunların dönemini ihya etmeye karar vermişti.. Aynı zamanda müthiş bir arabçılık / pan-arabizm cereyanı da arab diyarlarının altını üstüne getiriyordu..  Nâsır’ın iktidara geldiği ilk yıllarda ingiltere Başbakanı olan Antony Eden’ın, Nâsır’la bir görüşmesini aktaran ve Nâsır döneminde hem ünlü ‘El’Ehram’ gazetesinin başyazarı ve hem de Enformasyon Bakanı olmasıyla Nâsır’a en yakın kişi durumunda bilinen Hasaneyn Heykel, Eden’dan ‘Benim Cambridge Üniversitesi’nde arab tarihi üzerine ürettiğim pan-arabizm ütopyasına bu kadar can’u gönülden bağlanan ve onu hayata geçirmek için çırpınan bir arab liderinin bu kadar çabuk çıkacağını ummazdım..’ dediğini anlatır, hatırâtında..

Nâsır’ın, 1956’daki Suveyş Savaşı sonrasında, kendisini o sıkıntılı durumdan kurtaran, o dönemin iki super gücü konumundaki Amerika ve Sovyet Rusya arasında zor bir tercih yapmak durumunda kalınca, Kruşçev Sovyet Rusyası tarafını seçmesi, Eisenhover Amerikası’nda derin bir hayal kırıklığı meydana getirirken,  Sovyetler Birliği ise, bütün arab diyarlarında oldukça etkin bir konuma geliyordu..

*

Nâsır da, başlangıçta İkhvan’ul Muslimiyn tarafından bile sahibleniliyordu; ama, belki de, bir ‘agnostik’ olarak gitti..

Bu arada, Nâsır, sadece İkhvan’ul Muslimîyn’le değil, bütün müslümanlarla ve İslamî cemaatlerle de müthiş bir savaşa girmişti.. Çünkü, kendisinin eski Mısır’ı, Fir’avun Mısırı’nı ihya etmek emeli karşısında, en büyük engel olarak müslümanlar vardı.. Nitekim, ünlü İslam bilgini, ‘Fî Zılâl’il Qur’an’ (Kur’an’ın Gölgesinde) isimli eseri başta olmak üzere, onlarca eserin müellifi olan Prof. Seyyid Qutb’u 29 Ağustos 1966’da idâm ettirmişti..

Ama, Nâsır, Haziran-1967 ‘deki 6 Gün Savaşı’nda ağır şekilde yenilince, hayalleri de büyük çapta suya düştü.. Onun, zafer haberlerini bekleyen halkı karşısına çıkıp, yenilgiyi ekranlarda ağlıyarak bildirmesi ve sorumluluğu kabullenip istifa etmek istediğini açıklaması, durumunu kurtarmaya yetmişti.. Çünkü, çaresiz kalan kitleler, ‘Ey Nâsır, yeter ki sen başımızdan ayrılma, bizi terketme.. Biz gerekirse Kahire’yi bile terkeder, Asyut’a çekilir, yine direniriz.’  diyorlar, ve Nâsır canını kurtarmanın ötesinde bir de kendisini halkına yine bir ni’met olarak sunuyordu..

Yenilginin sorumlusu olarak ise, Nâsır’ın başyardımcısı ve Mısır Ordusunun Başkomutanı olan Genelkurmay Başkanı  Mareşal Amr olarak gösterilmişti.. Çünkü, o savaşta ölmüş (veya intihar etmiş)  ve cenazesi, Yukarı Mısır’da, doğum yeri olan Asyut’un köylerinden birinde, suçlu birisi olarak defnedilmişti..

Nâsır, o yenilgiden sonra canını kurtardıysa da, halkın içinde görülmedi.. Çünkü, halkına gösterdiği yüksek hedeflerin, basit bir propaganda yalanından ibaret olduğu anlaşılmıştı..

Ve o savaştan 3 sene sonra, bir kalb krizi sonunda öldü..

*

Hasaneyn Heykel’in, hâtırâtında anlattığı bir tablo ilginçtir: 

Bir gün, Kahire’nin ünlü otellerinden birinin terasından aşağıda Nil’i seyretmektedirler, uzun uzun..

Sessizliği Nâsır bozar:

-Heykel, Allah’a inanıyor musun?

Heykel’in cevabı kurnazcadır:

-‘Efendim, bu hususta aynen sizin gibi düşünüyorum..’

Buradan, ‘evet, inanıyorum’ mânâsı da çıkarılabilir; ‘hayır..’ mânâsı da.. 

Ne var ki, muhaverenin, bu konuşmanın daha sonraki bölümü gösteriyor ki, Nâsır şübheler  içindedir.. Çünkü, Heykel’e der ki:

-Ama, ölümden sonrası n’olacak?

Heykel ona da aynı cevabı verir:

-Bu hususta da aynen sizin gibi düşünüyorum, efendim!..

Yani, anlaşılıyor ki, Nâsır, şübheler içindedir ve ‘tanrı’ inancı ve kavramı konusunda en azından bir ‘agnostik’ (bilinemezci) konumundadır. Ve, Heykel de aynı tereddüdler içindedir..

Ama, daha da ilginç olan husus şudur ki, Heykel, Nâsır’ın ın kalb krizi geçirdiği ve durumunun oldukça ağır haberini alır almaz, hastaneye yetişmek üzere yola çıkarken, bir taraftan da Mısır radyo-tv.  kurumuna emir vererek, normal yayın akışını derhal kestirip Kur’an okumaya başlamalarını emreder.. Yani, inanç konusunda nasıl bir çizgide olduğu ortada olan bu gibi kişiler iktidarlarını sürdürmek için, kendilerine İslamî bir görüntü vermeye çalışıyorlardı..

Heykel hastaneye geldiğinde, Nâsır’ın öldüğünü anlar.. Yıl, 1970’dir..

Nâsır’ın yerini hemen Enver Sedat alır..

*

Sedat’ın kahramanlık üzerine bina ettiği teslimiyet ve ihanet..

Sedat, Nâsır’ın izlerini zâhiren büyük çapta siler.. Ama, aynı fikirlere bağlıdır.. (İsmet İnönü’nün, M. Kemal’in ölümünden sonra, onun gölgesinde kalmamak için, onu geri plana atması ve amma fikirlerini, ilkelerini sürdürmesi gibi..)

Sedat, kısa süre sonra, Sovyetler’i ülkeden koğar ve Amerika’lıları çağırır..

Ve Sedat, kısa süre sonra, Ekim-1973 başında, Ramazan günlerinde, hiç beklenmiyen bir anda, gün ortasında İsrail ordusuna saldırır ve İsrail korkunç bir yenilgiye uğrar.. Suveyş Kanalının doğu sahillerinde oluşturulmuş bulunan ve kolay kolay aşılamıyacağı iddia olunan ünlü Bar Lew Savunma Hattı birkaç saat içinde aşılır.. Ve siyonist israil güçleri perişan vaziyette, dağılmış vaziyette, ağır kayıplar vererek geri çekilir, Sina Yarımadası bütünüyle geri alınır.. Bu, İsrail rejiminin Mısır karşısındaki ilk ve tek yenilgisidir..

O zamana kadar hep yenilmiş olmanın acılarını, hınçlarını taşıyan Mısır askerleri daha bir coşmuştur.. İsrail rejimi, Amerika’ya, atom bombası kullanmaktan başka çarelerinin kalmadığını bildirir.. O zamanki Amerikan Başkanı Richard Nixon durumu Sedat’a bildirir ve o da, ‘ateş-kes’i kabul eder ve durumu da halkına, ‘Biz bu zamana kadar İsrail’le savaşıyorduk, savaşa devam edersek, Amerika’yla savaşacağız demektir ve biz Amerika’yla savaşmıyacağız..’ şeklinde tevil ederek anlatır..

Ve sonra..

Sedat, kazandığı zaferin verdiği karizmatik güç ile, İsrail’le barış görüşmelerine oturur.. Camp David Andlaşması’nı imzalar.. Kendisine Nobel Barış Ödülü de verilir, tabiatiyle..

Ama, Filistin dâvasına ihanet teşkil eden bu andlaşma üzerine, arab rejimleri, arab halklarının hışmından korktuklarından, Mısır’la, diplomatik ilişkilerini keserler..

Sedat ise, ‘hepiniz, 15 seneyi geçmez, benim yolumdan geleceksiniz..’ der..

Ve tam da, o Ramazan Günleri Savaşı’nın zafer kutlamalarının yapıldığı bir büyük askerî tören sırasında, 5 Ekim 1981 günü, teğmen Khâlid İslambulî, Enver Sedat’ı öldürür..

*

Sedat’ın öldürülmesiyle gelen ve Mısır’ı 30 yıl uyuşturan bir iktidar..

Ve o suikasd sırasında, Husnî Mubarek de, Enver Sedat’ın yanındadır.. Ama, o öldürülmez..

Ve Mubarek, hemen Sedat’ın yerine Devlet Başkanı olur..

Mubarek, ölüm korkusunu bizzat yaşamıştır.. Bunun için de, müslüman halkın hışımlandırılmaması gibi bir siyaseti kendisine prensip edinir..

Ve, 30 yıl sürer hükûmeti..

80 milyonu aşan nüfusuyla, ve yetişmiş insan gücüyle, arab rejimleri arasında en gelişmiş durumda olan Mısır’da, 30 yıllık Mubarek Dönemi, tam bir uyuşukluk dönemi tablosu vermiştir..

Hattâ, o kadar ki, siyonist İsrail rejiminin Filistin’in mazlum halkına karşı giriştiği en hunharca, canavarca cinayetlerin herbirisine karşı, Camp David Andlaşması hatırına Mısır Hükûmeti’nce, Mubarek döneminde 30 yıl boyunca hep göz yumulmakla kalınmadı; o dev nüfusa sahib Mısır halkından da hemen hemen hiçbir etkin ve yaygın ciddî sosyal tepki yükselmedi.. Üzerlerine ölü toprağı serpilmişti, âdetâ..

Bu durum, dünya müslümanlarını şaşkına çeviriyordu..

Ve daha geçen sene bu zamanlarda, Mubarek, yeniden bir dönem için daha aday olup olmamayı veya oğlu Cemaal’i yerine seçtirmeyi düşünüyordu ku..

Tunus’da başlayan bir halk ayaklanmasının Zeynel Abidin bin Ali’nin  diktatörlüğünü yere çarpmasından sonra..  O sosyal ayaklanma ve qıyâmın alevleri beklenmiyen şekilde Mısır’a da sıçradı..

Ve nihayet, o toplum, gerile-gerile, patladı ve aylarca süren dev gösterilerden ve yüzlerce kurban verildikten sonra, sonra, 11 Şubat 2011 günü, Mubarek rejimi devrildi..

Ama, devrilen sadece Mubarek rejimi değil, bütünüyle, Nâsır- Sedat -Mubarek dönemini içine alan 60 yıllık bir dönemdir..

*

Şimdi Mubarek’e diktatör ve firavun nitelemesi yapılıyor. Aslında yanlış değil, ama, Nâsır ve Sedat ayrı tutularak, sadece Mubarek’e söylenince, yetersiz kalıyor..

Çünkü, Nâsır, Sedat ve Mubarek, bunlar son 59 sene boyunca, birbirinin devamı ve birbirini tamamlayan üç yöneticidir..

*

Ama, bu üç yöneticiden en mıymıntısı, en korkağı ve bütün toplumu da kendisi gibi uyutan, uyuşturanı, Mubarek idi..

Mısır’ın son 30 yıllık dönemini, yaşanmamış bile kabul edebilirsiniz..

Merhûm Khâlid İslambulî’nin eylem arkadaşlarından İstihbarat Binbaşısı Abbud ez’Zumur, Mubarek’in devrilmesinden sonra, 30 yıllık zindan hayatından tahliye edilince, ‘Eğer Mubarek’in geleceğini bilseydik, Sedat’ın öldürmezdik..’  demişti.. 

Bu beyan, belki taaccüble karşılanabilir; ama, Mubarek’in, Mısır halkı ve İslam Milleti’nin hayatından çaldığı 30 yıl, gerçekten de esef edilecek bir zaman dilimidir..

*

Bu kafes uygulamasına, adâlet değil, basit bir tepkicilik denilemez mi?

Mubarek’i, geçtiğimiz günlerde, bir kafesin içinde yargılamaya başladılar..

Bir darbeci kadronun gelip, devirdiği bir kadroyu yargılaması değildi, bu..

Hele de arab diyarında, bir halkın devirdiği bir yönetici kişi ve kadrosu, ilk kez yargılanıyor..

Darısı diğer bütün zulüm düzenlerine ve  bütün zâlim yöneticilere..

Ancaaak, ortada tuhaf ve çarpık bir durum var.. 

Mubarek, Khalid İslambulî ve arkadaşlarını yargılarken, onları bir kafes içinde mahkemeye getirmişti.. Kafesin içinde, âdeta, bir saldırgan, bir canavar varmış gibi.. 

Bu, Mubarek’e, ‘Senin yaptığını sana da yapacağız..’ demektir.. 

Ama, doğru mu bu?

Sanıkların mahkeme salonunda bağlı olması, kelepçeli olması bile bilinen usûllere aykırıdır..

Eğer, onu yargılayanlar, ondan âdil bir konumda olmaya dikkat etmiyeceklerse, o zaman, bu mücadelenin semeresi ne olur?

Zulme zulümle değil, adâletle karşılık vermek gerekmez mi?

Mısır'da muhalefet liderlerinden Eymen Nûr, Husnî Mubarek'in demir kafeste yargılanmasını, "30 yıldır bekledikleri, adalete giden yolun başlangıcı" olarak niteliyordu.. Nûr,  2005 seçimlerinde Mubarek’in karşısına rakib olarak çıktıktan sonra hapse atılmıştı..

Gerçi, Eymen Nûr, kafes uygulamasının, Kur'an-ı Kerim'deki, 'Ey akıl sahibleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki bu hükme uyarak korunursunuz'  âyetiyle izah ediyor, ama, bu izah ne kadar tatmin edici?

Adâlet, illâ da hasmın, saldırganın, haksızlık yaptığına inanılanın yaptıklarını tekrarlamak değildir.. Belki, eline güç geçince, hasmına adâletle davranılabileceğini gösterip, suçluya insanlık dersi vermek de adâletin hedeflerinden birisi değil midir?

Gerçi, adâlet duygusunun içinde intikama yer yoktur denilir, ama,  insan, robot değildir. Suç işleyenlere karşılığının verildiğini görmek, sadece saldırıya uğrayanda değil, toplumda da bir rahatlık meydana getirir.. Ve, zulmedene, cinayetler işleyene ceza verilmesinden, hatta o zulümlere mâruz kalanlardan niceleri bile rahatsız olabilirler; ama, hiç ceza verilmemesi halinde, toplumun hemen her kesiminde bir rahatsızlık olur; ‘yapanın yanında kâr kalıyor..’ diye bir umutsuzluk toplumu daha bir çürütür..

*

‘Geçişi olmayan gün’deki yargılamaya hazır olabilmek..

İmam Mûsâ Kâzım’a nisbet olunan bir mektub vardır, Harun Reşid’e yazılmış..

Diyordu ki: ‘Haarûn; benim ömrüm zindanda, nice gözyaşları ve mahrumiyetler içinde geçerken, senin ömrün zevk’u safâ, neş’e ve surûr içinde geçmekte..

Amma, ikimiz de öyle bir güne ulaşacağız ki, o günün geçmesi olmayacaktır ve o gün, zâlimin mazluma zulmettiği günden daha katı olacaktır..’

*

Evet, geçişi olmayan ve yanılma payı bulunmayan o günde, Hesab Günü’nde yapılacak yargılamadan yüz akı ile çıkmak, asıl mes’ele.. 

YAZIYA YORUM KAT

4 Yorum