Modernliğin ortaçağı

30.10.2009 16:52

Etyen Mahçupyan

Bir ihbar mektubu sayesinde nihayet orijinal belgesine de kavuştuğumuz ‘irticayla mücadele eylem planı’nın birtakım yan ürünleri de bu vesile ile kamuoyu ile paylaşılmış oldu. Olayın organizasyonel arka planı ve yaşanma biçimi bize şunu söylüyor: Türkiye’de ordu kendisini Cumhuriyet rejiminin sahibi ve koruyucusu olarak görürken, aslında ülke için neyin iyi ve doğru olduğunu da kurumsal olarak bildiğini varsayıyor. Öte yandan sürekli ‘hukuka bağlıyız’ dense de hukukun bağlarına yakalanmamak için elinden geleni yapıyor, sistemler kuruyor, stratejiler geliştiriyor, manipülasyon yapıyor ve gerekirse bilerek bilgi gizliyor. Kısacası ‘bizler’ için neyin iyi ve doğru olduğunu bilen, bunu sürekli teyakkuz halinde hayata geçiren, ama bunun ‘bizler’ tarafından öğrenilmesini istemeyen bir orduyla karşı karşıyayız. Aslında normal olarak ordunun toplumun ‘bağrından’ çıkmış bir kurum olarak ‘bize ait’ hissedilmesi ‘bizim’ parçamız olarak görülmesi gerekir ve nitekim birçok kişi de böyle görüyor. Ancak sorun şu ki, ordu aynı görüşte değil... Yani ‘bizler’ kendimizi ordu ile aynı safta görsek de, ordunun kurumsal bakışı ‘bizi’ onun karşısında konumlandırıyor. Aksi halde bir ordu teşkilatının yaptıklarını gizlemek üzere bu kadar uğraşması, yaptıklarının kamuoyuna mal olmasından rahatsız olması söz konusu olmazdı.

Bu durumun iyi niyetli açıklaması, ordunun yaptıklarının ‘bizler’ tarafından tam olarak değerlendirilemeyeceği olabilir. Yeterince akıllı ve sağduyulu olmadığımız için ordunun bizim için iyi niyetle yürüttüğü gizli çalışmaları da yanlış anlayıp çarpıtma ihtimalimizden söz edilebilir. Ancak bu durumda böylesine kifayetsiz bir toplumun bağrından çıkan ve doğal olarak topluma benzeyen insanların nasıl olup da böylesine üst düzey bir akla kavuştuklarını sorgulamak durumunda kalıyoruz. Tabii zaten kifayetsiz olduğumuza göre bu sorunun da yanıtını bilemeyeceğimizi söyleyip rahatlayabiliriz. Ama inanmamız beklenen şöyle bir şey: Türkiye’de üst düzey insan yetiştiren ancak bu yeteneğini toplumla paylaşmayan bir kurum bulunmakta. Bir dönemlerin Avrupa’sındaki Kilise teşkilatını çağrıştıran bu modelin geçerli olabilmesi için ise, aynen Kilise’nin sahip olduğu türden bir ‘ilahi’ bilgiyi tekeli altına almış olması gerekir. Diğer bir deyişle ordunun elinde öyle bir ‘insan geliştirme’ sistemi olmalıdır ki, ‘bizler’ bu sisteme hiçbir biçimde nüfuz edemeyelim, ama orduya intisap eden kişiler bu öğreti sayesinde ‘bizler’ için iyi ve doğru olanı bilebilsinler.

Tabii madem maksat ‘bizlerin’ de iyi ve doğru olması, ordu bu becerisini niçin tüm topluma yaymıyor diyebilirsiniz... Aslında bu noktada haksızlık yapmayalım, çünkü ordu tam da bunu yapmaya çalışıyor. Kilise’nin dinsel inancının karşılığı olarak Türkiye’de de kemalizm kullanılıyor ve asker de ‘bizleri’ sürekli olarak kemalizme davet ediyor. Nitekim ordunun sakladığı bilgiler ideolojik değil. Hatta bunları her fırsatta ‘bizlere’ söylüyor, iyi ve doğru konusunda ‘bizleri’ aydınlatıyorlar. Saklanan veya çarpıtılan bilgiler iyiye ve doğruya ulaşmak için hukuk ve sorumluluk dışı davranışların yapılması gereğinden kaynaklanıyor. Eğer kendi rızamızla iyi ve doğru davransaydık, örneğin AKP’yi iktidar yapmasaydık, ordu da bizi düzeltmek için uğraşmayacak ve hukukun içinde kalabilecekti. Ama maalesef bizler bir türlü adam olmuyoruz... Dolayısıyla orduyu hukukun dışına iten asıl ‘bizleriz’! Bu durumda işin doğrusu nedamet getirip, ordunun hareket alanının hukuk dışında kalmasını, topluma yalan söylenmesini doğal ve hatta ‘doğru’ karşılamamız gerekirdi. Eğer kemalist olabilseydik ‘bizden’ beklenen buydu. Aynen iyi Hıristiyanlar gibi, Kilise’nin yaptıklarında hikmet bulur, sorunun ‘bizde’ olduğunu, günahkâr olduğumuzu söylerdik.

Ne var ki galiba Türkiye kendi modern ortaçağını geride bıraktı... İçeriği pek de derin olmayan bir ideolojinin dinselleştirilmesi ve dogmalaştırılması sayesinde otoriter bir rejimi kabullenmek için fazla ‘büyüdük’. Öyle ki ‘bizleri’ böyle bir ideolojinin dogmalaştırılması yoluyla yönetilebilir kılmak isteyen kurumsal yapıyı ve onun ardındaki zihniyeti iyice ‘çocuksu’ bir olgu olarak algılıyoruz. Eğer bugün ordunun elinde silah olmasa, bu silah sık sık ‘bize’ çevrilmese yani ‘bizleri’ tehdit etmeseydi, ortaya çıkan belge skandalını ve delil karartma çabalarını belki haşarı ama henüz olgunlaşmamış çocuğumuzun yaptığı bir uygunsuz hareket olarak görebilirdik. Ne var ki yaşananlar bazı ordu mensuplarının bu silahı ‘bize’ karşı kullanmaya hevesli olduklarını ve bunu kemalizm adına yaptıklarını ortaya koyuyor.

Şimdi sağduyulu ordu mensuplarının oturup düşünmelerinde yarar var... Eğer son kertede kemalizm ‘bize’ karşıysa, bizlerin kemalizme bağlı olmasını nasıl beklersiniz? Ve eğer ‘bizleri’ düzeltme uğruna kemalizmi kullanarak zorla kendi otoritenizi hâkim kılmak isterseniz, söz konusu ideolojinin ‘bize’ ait kalması nasıl mümkün olabilir?

Galiba mesele bu... Ordu topluma ait olmakta zorlanan, giderek kendi kurumsal ideolojisi haline dönüşen kemalizmi kendi eylemlerinin meşruiyet temeli olarak öne sürüyor. Ama aynı nedenlerle o eylemlerin toplumsal meşruiyeti yok. Bu nedenle hem hukuk içinde kalıp hem de kemalist ordu olmak mümkün olmuyor. Geçmişte kemalizmi seçmek belki mümkündü, ama artık değil. Çünkü her medeniyet evresinin bir ortaçağı var ve Türkiye’deki modernliğin ortaçağı bitmek üzere.

***


Orijinal belgenin
ortaya çıkması Genelkurmay’ı da hareketlendirdi. İlk açıklamada ihbar mektubunun farklı yayın organlarında farklı biçimde ele alınmasını ‘dikkat çekici’ bulmuşlardı. Yani yandaşlarımızın ve karşıtlarımızın farkındayız mesajı... İkinci açıklamada ise belgenin basına sızdırılmasının ‘ne amaçla ve kimler tarafından yapıldığının düşünülmesi gereken bir nokta’ olduğunu vurguladılar. Haklılar... Bunun düşünülmesi lazım. Çünkü bu eylemin amaçsız olmadığı açık. Aynı şekilde söz konusu belgeyi hazırlayanların, gizleyenlerin, delilleri yok edenlerin de kimlikleri ve amaçları merak konusu. Bu açıdan Genelkurmay’ın açıklaması düşünmeyi teşvik edici olmuş.

Ancak ikinci açıklamanın en ilginç noktası, belgedeki imzanın sahibi Dursun Çiçek’in belgenin basına sızmasıyla birlikte yaşadığı atamalar. Önce ‘Terörle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi Akademik Kurulu’nda görev yapmış... Bu işlerin terörle mücadele ile bir ilgisi mi varmış, Çiçek bu alanda uzman mıymış bilemiyoruz. Ama ‘mükemmeliyet’ sözcüğüne gülümsememek elde değil.

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim