Modern Türkiye’nin bir meselesi olarak Alevilik

05.10.2009 00:41

D. Mehmet Doğan

“Kızılbaş”ın aynı zamanda bir dergi adı olduğunu, Türkiye Yazarlar Birliği’ne gelen çok çeşitli mecmualar arasında görünce fark ettim.

Bu Osmanlı tarihine mahsus kelime, şu anda alevilerin en azından bir kısmının benimsediği bir isim olmalıdır. Öyle sanıyorum ki, “alevi”den çok “kızılbaş” bize mahsus bir kelimedir. Kızılbaşlık meselesi, İran ve Anadolu hükümranlık çatışması sırasında ortaya çıkmıştır. Dedeleri sünnî olan Erdebil tekkesi önderi İsmail, İran-Anadolu çekişmesinin zamanındaki örneğini, sünnî Osmanlıya karşı şiilik/kızılbaşlık üzerinden vermiştir. Askerleri ve taraftarları kızıl başlık giydiği için, onlara “kızılbaş” veya farsça ifadesiyle “sürhser” denilmiştir.

Şah İsmail’in Akkoyunlu hükümranlık alanına yerleştiğini, bu itibarla Anadolu’nun doğu ve güneydoğusunu kendisine ait saydığını hatırlamamız gerekiyor. Halbuki, Osmanlılar Anadolu coğrafyasını Selçuklu bütünlüğü içinde benimsemektedirler. Bu bütünlüğün ileri merhaleleri, Suriye, Kafkasya ve Irak’tır. Şah İsmail’in propagandacılarının Anadolu’da Türkmenleri etkilemesi, Anadolu’nun batısından, güneyinden çok sayıda Türkmen kabilesinin Erdebil’in yolunu tutmaları, konuyu Osmanlı için beka meselesi haline getirmiştir. Yavuz Selim’i babasını tahttan indirecek şekilde aceleye sevk eden meselenin bu çerçevede gittikçe önem kazanmasıdır.

Eğer meseleye kavmî açıdan bakılırsa, sünni-şiî çatışması Türkler arası bir mücadeledir. Hatta diyebiliriz ki, Şah İsmail’in ordusu kozmopolit sayılabilecek Osmanlı ordusuna göre çok daha fazla Türk-Türkmen unsur ihtiva etmektedir. Şiîliğe geçmediği için annesinin başını vurduran İsmail’e karşılık, Osmanlı ordusunun profesyonel askerleri, Yeniçeri ocağı, Hacıbektaş’a bağlılık ifade eden bir kurum olmaya devam etmiştir. Osmanlının bu çatışma süresince düşman olarak aleviliği seçtiğini söylemek gerçeği yansıtmaz. Osmanlının hedef seçtiği hasım bir devlete, İran’a taraftarlık gösterenlerdir.

Nitekim, meşhur Pir Sultan Abdal, bu sebeple idam edilmiştir. Onun şiirinde bu bağlılık şöyle ifade edilmektedir:

Hızır Paşa bizi berdar etmeden

Açılın kapılar Şah’a gidelim

Siyaset günleri gelip yetmeden

Açılın kapılar Şah’a gidelim.

İran-Türkiye çatışmasına rağmen Osmanlı coğrafyasında, bilhassa Balkanlarda alevilik/bektaşilik etkisini hiç bir zaman kaybetmemiştir. Bektaşilik, şehir aleviliği olarak Türkiye’nin ilk devrimler dönemine kadar, yani 2. Mahmud’un Yeniçeri ocağını kaldırmasına kadar sürmüştür.

Yeniçeriliğin kaldırılmasıyla onların bağlı bulunduğu bektaşî tekkelerinin de baskı altına alındığını, bu tekkelere sünnî şeyhler gönderildiğini biliyoruz. Fakat bu çok fazla da sürmemiş, 20. Yüzyılın başında bektaşilik eski yerini almış, tarikatlarla ilgili 1905’te yapılan düzenlemede “turuk-ı aliye” yani 12 büyük tarikat arasında sayılmış, hatta masonlukla da ilişkiler kurarak İttihatçı hareket içinde güçlü bir akım meydana getirmiştir.

Bektaşiliğin, aleviliğin, kızılbaşlığın asıl Cumhuriyet’ten sonra tasnif veya çözüm dışı bırakıldığını, hiçe sayıldığını söylemek mümkündür. Elbette bütün sünnî kurumlar ortadan kaldırıldığı gibi, aleviliğe ait kurumlar da resmen ortadan kaldırılmıştır. Buna rağmen, laik Türkiye’de resmiyet nezdinde bir sünnî renk bulmak mümkündür. Bu da dini kontrol maksadıyla da olsa ihdas edilen Diyanet İşleridir. Şehirli alevilik, bektaşilik Cumhuriyet’ten sonra tekkelerin kapatılmasıyla etkisini kaybetmiştir. Ancak taşrada ve köylerde kapalı yapılar halinde şehirleşme rüzgârı sarsmadan önce varlığını örtülü olarak sürdürmüştür.

Cumhuriyet alevileri kendi laikliğine daha uygun bulmuş, içkiye cevaz veren bir akım olarak nitelemiş, bir taraftan da, sünniliğin katılığına karşılık gevşek sandıkları aleviliğin İslâm’ın gerçek Türk yorumu olduğu, şamanlıktan, eski Türk dinlerinden unsurlar taşıdığı öne sürülmüştür. Bu tanımlamalar bir müddet aleviler tarafından da kabul görmüştür. Belki de alevî zihnini karışıklığa sürükleyen asıl gelişme, en geç şehirleşme ve modernleşme ile karşı karşıya kalan Kürt aleviler olmuştur.

Kürt alevilerinin durumu, aleviliğin islâmın serbest Türk yorumu olduğu iddialarını güçten düşürmüştür. Bu aleviliği yeni bir krize sürüklemiş olmalıdır. Bir taraftan İslâm tarihiyle bağları gevşeten, diğer taraftan Türk tarihinin dışına düşen alevilik, kendisine farklı kökler aramaya başlamıştır. Bu arayış, bazılarını güneş dil teorisine, Türk tarih tezine rahmet okutacak buluşlara sevketmiştir. Sözünü ettiğimiz dergide, bir “araştırmacı alevi”nin(!) düşünce serüveni şöyle özetleniyor: “Sık sık görüş değiştiren ancak eleştiri kabul etmeyen Erdoğan Çınar önce Mu’cuydu. Düşünce sistematiği şöyleydi: Uzay, Mu (Atlantis-Uygurlar), Sümerler, (Aşağı Mezopotamya’ya giden Uygurlar), Luviler (Asya içlerinden Anadolu’ya geldiler. Bir ara da Atlantis kolonisi Mısırcı oldu. Önce 10. Yüzyılda Orta Asya’dan getirdiği Türkmenleri inanışlarının bozulmamış kalıpları ile Anadolu’da karşılaştırırken, sonra alevileri Alamut üzerinden Türkmen yaparak Anadolu’ya getirdi. Tabiî gelenler mutlaka Luvi olmuştur. Güye Luvi ardılları paulikienler, bogomiller, katharlar ve aleviler...”

VAKİT

  • Yorumlar 3
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim