1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Modern Mehdilere Deccallar mı Yardım Ediyor?
Modern Mehdilere Deccallar mı Yardım Ediyor?

Modern Mehdilere Deccallar mı Yardım Ediyor?

Mehdilik diye bir kavram var ve çok net olmadığı için istismara da müsait. Bu sebeple bugünlerde bir mehdi enflasyonuna, hatta rezaletine şahit oluyoruz.

A+A-

Faruk Beşer'in 4 ve 6 Ocak tarihlerinde Yeni Şafak'ta yazdığı yazılar:

Faruk BEŞER

Modern mehdilere deccallar mı yardım ediyor?

Mehdilik diye bir kavram var ve çok net olmadığı için istismara da müsait. Bu sebeple bugünlerde bir mehdi enflasyonuna, hatta rezaletine şahit oluyoruz. Bu konunun dini, psikolojik ve sosyolojik yönleri, hatta uluslararası boyutu üzerinde durulmalı ve sözü olanlar konuşmalı diye düşünüyorum. Mehdi konusundaki kanaatimizi ileride yazacağız, ama şimdilik iki hatıramı anlatmak istiyorum.

1979'un sonu idi. Doktora çalışmalarım için kısa bir süreliğine şimdiki adıyla Mekke Ümmü'l-Kura Üniversitesi'nde idim. Birkaç ay önce rahmetli olan kardeşim Prof. Dr. Salim Öğüt ile birlikte kalıyorduk. Sabah namaz için Harem'e gitti ve gelmedi. Öğleye doğru öğrendik ki, Harem-i Şerif Mehdi ve askerleri tarafından işgal edilip kapılar kapatılmış, Salim Hoca da içeride kalmış. Çöllerde özel yetiştirilen 300 kadar Mehdi askeri cenaze diye içeriye günlerce tabutla silah taşımışlar ve Kâbe'nin alt katlarında saklamışlar. O sabah silahları kuşanıp Mehdi'yi Makam-ı İbrahim'le Mültezem arasından merasimle çıkarmışlar. Çünkü bir rivayette Mehdi'nin oradan çıkacağı söyleniyor. Sonra da mikrofonla halka ilan edip Mehdi'nin aralarında olduğunu, artık gayri meşru krallığın yıkılacağını, gerçek şeriatın kurulacağını duyurmuşlar. Mehdi'ye katılacak olanlara silah vereceklerini söylemişler. Cemaatten bazıları katılmış. Ardından Mehdi uzunca bir konuşma yapmış. Bu konuşmayı biz bilahare kayıttan dinledik.

İşin garibi, krallığı gayrimeşru ilan eden Mehdi ve askerleri planlarını paradoksal olarak devletin Kur'an-ı Kerim'deki bir ayete yani şeriata uyacağı ve içeriden ateş edilmedikçe dışarıdan onların ateş etmeyecekleri hesabı üzerine kurmuşlar. Kuşluğa kadar her iki taraf ne yapacağını bilemeden beklemiş. Bu arada kontrol zorluğu sebebiyle pencerelerden çıkanlara göz yumulmuş. Salim kardeşimiz de öğleye doğru çıkıp geldi.

Tabii ki hesap tutmadı, atışmalar başladı. Kısa süre sonra olay uçakların bile katıldığı tam bir savaşa dönüştü.

Mekke'de hayat durdu. Okullar ve daireler tatil edildi. İlk gün Harem'e gidemedik. Sonraki günler olayı yakından görmek için gidip Ebu Kubeys'ten manzarayı seyrettik. Çatışmalar on altı gün devam etti. Terör olaylarına alışık olmayan Suud emniyeti ve askeri ilk günler başarılı olamadı, çok zayiat verdi. Eğitimli Mehdi askerleri minarelerin şerefelerine konuşlanmış, attıklarını düşürüyorlardı. Safa-Merve arasında onlarca ceset gördük, sıcakta iki saat içinde şişip kolları bacakları geriliyordu. Cankurtaranlar aralıksız ceset ve yaralı taşıyordu. Sonra Mehdi askerleri alt kata çekildiler ve nihayet korkunç yöntemlerle etkisiz hale getirildiler. On altı gün sonra Harem-i Şerif açıldığında bina ve sütunlarda kurşun değmemiş yer yoktu. Her taraf delik deşikti.

Bu arada fakültede yüksek lisans ve doktora öğrencileri ile biz de hadis kitaplarını indirip Mehdi'nin kim olduğunu, özelliklerini okumaya çalıştık. Sahih olmayan rivayetleri de sayarsanız, doğrusu Mehdinin vasıflarını büyük ölçüde tutturmuşlardı. Çünkü adı Muhammed bin Abdullah el-Kahtanî idi. Yani adı Hz. Peygamber'in adına, babasının adı da babasının adına uygundu. Benim gördüğüm mehdilerde, anlatılanlara onun kadar uygun olanı yoktu.

Sonra Mehdi askerlerinin bir kısmı alt tünellerden kaçtı ama kahir ekseriyeti Mehdi ile birlikte öldürüldü. Televizyon ölü Mehdi'yi gösterince Filistinli ve Suriyeli bazı gençlerin oturup hüngür hüngür ağladıklarını gördük. Çünkü herkes bir kurtuluşa susamıştı ve özellikleri büyük ölçüde anlatılanlara uygun düşen bu insanın son kurtarıcı olduğuna inanıyorlardı. Doğrusunu söylemek gerekirse bizim de zaman zaman, acaba, dediğimiz olmadı değil, ama ölünce ağlayacak kadar da kendimizi kaptırmamıştık.

İkinci Mehdi için pazara kadar sabırlı olmanız gerekir.

Gördüğüm ikinci mehdi ve modern deccallar

Birinci mehdiden bir yıl sonra, sene 1980. Henüz 12 Eylül gelmemiş. Bir grup arkadaş Fatih Camii'nde merhum Sadrettin Yüksel'den ders okuyoruz. Rahmetli Bayram Ali Hoca da var. Günlerden pazar ve ders arkadaşlarımızdan şimdiki Bayrampaşa Müftüsü İzzet Hoca bana, istersen önce Mahmut Efendi'nin Mesih Ali Paşa Camii'ndeki pazar sohbetine katılıp, derse sonra gidelim dedi. Mahmut Efendi sevdiğim bir insandı, tamam dedim ve önce onun sohbetine gittik.

Hatta o derste Mahmut Efendi ile ilgili de bir hatıramı anlatayım: Sohbetin sonunda sorular sorulur, o da onlara cevap verirdi. Humeynî Devrimi yeniydi ve henüz tam anlaşılmamıştı. Kim ne diyeceğini bilemiyordu. Devletin de devrime karşı tavrı gelişip birilerini İrancı diye yaftalama refleksi oluşmamıştı. Birisi bir soru sordu: Efendim dedi, Humeynî İran'da bir devrim yaptı, şeriatı ilan etti. Herkes farklı şeyler söylüyor. Bizim tavrımız ne olmalı? Mahmut Efendi soruya kısa ama bana göre müthiş bir cevap verdi: 'Biz Humeynî'nin Şiiliğini beğenmiyoruz ama bunun dışında her yaptığını beğeniyoruz' dedi.

Az sonra camiin kapısına uzun boylu, cübbeli sarıklı, heybetli bir adam dikildi. İki elini birden kaldırdı ve yüksek sesle önce, 'Esselamü aleyküm!' diye bağırdı. Sonra 'Ben Mehdiyim! Ben Mehdiyim! Ben Mehdiyim!' diye üç kez haykırdı. Ben ciddi bir olayla karşı karşıya olduğumuzu ve orta yerdeki kürsüden Mahmut Efendi'nin buna bir karşılık vereceğini düşündüm. O hiç oralı olmadı, duymamış gibi devam etti. Bu arada sol taraftan yine cübbeli sarıklı bir Oflu, alaylı bir eda ile: 'Hay çeddune rahmet! Piz da seni pekleyduk, nerdeydun ya!' demesiyle ortam gevşedi. Mehdi de hiç ses çıkarmadan geldiği gibi gitti.

Ve bir başkası: Yine 1980'lerin başları. Şehzadebaşı Camii'nde bir yiğit, üniversite gençlerine sohbetler yapıyor. Şeriatı anlatıyor, yeri geldiğinde Atatürk'e ağır eleştiriler getiriyor, masonları ve masonluğu yerin dibine geçiriyor… Derken bu genç içeri alındı. Rivayet o ki, o zamanlar ideolojik suçlardan ötürü hapse tıkılanlara beynin fonksiyonlarını alt üst eden, insanı megalomani yapan ilaçlar veriliyordu. Hatta bir zamanlar bir televizyoncu bana ilacın ismini bile söylemişti, şimdi unuttum. Çıktıklarında da kimi Mesih, kimi Mehdi, kimi Peygamber oluyordu. Sonra bu yiğit hapisten çıktı. Bir tanıyanı bana, Çemberlitaş'ta konferans vereceğini söyledi, gidelim dedi, gittik. Konferansı süresince saydım, tam yedi kez, anlattığı o kurtarıcının geldiğini söyledi. Sonuncusunda ise, geldi ve aranızda bulunuyor dedi. Bu işte patolojik bir durumun olduğunu o zaman anladım. Daha sonra herkesin bildiği gibi bu yiğit Atatürk hayranı oldu ve 'ben de masonum hem de en yiğit masonum' diye ilan etti. Sonra öğrencileri arasında müta nikâhları ile beraber yaşama dönemi başladı, bilahare onlara da gerek kalmadı, haremler kuruldu ve gerçekten vadedilen cennete ve hurilere kavuşulmuş oldu. Bu arada öz anne babalara iftiralar yapıldı nice aileler yıkıldı.

Bana Almanya'dan da bir mehdi sürekli yazıyor; asıl mehdi benim, diğerlerine inanmayın, işte delillerim… diyor.

Durumda bir terslik olduğunu siz de fark ediyorsunuzdur. Her taraf mutasyona uğramış Mehdilerle doldu. Akif'in dediği gibi; 'Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela!'.

Aslında bu tür kurtarıcılara sığınma, milletlerin hep zor anlarına tesadüf eder. Bunaldıkları, ezildikleri, horlandıkları ve bir çıkış yolu aradıkları zamanlarına… Oysa Türkiye için şimdilik böyle bir şeyden söz edilemez. O halde bu mehdilere deccalların yardım ettiği bizce kesin. Mehdinin ve Deccalın ne olduğunu öğrenirsek buna siz de inanacaksınız. Ama onu yine sonraya bırakmak zorundayız.

YENİ ŞAFAK 

HABERE YORUM KAT

2 Yorum