1. HABERLER

  2. ETKİNLİK

  3. Modern Kavramlara Müslümanca Bakmak!
Modern Kavramlara Müslümanca Bakmak!

Modern Kavramlara Müslümanca Bakmak!

Özgür-Der Sakarya Şubesi tarafından “Modern Kavramlara Müslümanca Bakmak” üst başlığı ile gerçekleştirilen seminerlerin üçüncüsü dernek merkezinde gerçekleştirildi.

A+A-

Dünden Bugüne Kapitalizm ve Liberalizm” konulu semineri İktisatçı-Araştırmacı M. Kemal AYDIN sundu. İlgiyle takip edilen seminerin özeti aşağıya çıkartılmıştır.

I. Kapitalizmi Anlamak…

Öncelikle şunu ifade etmek gerekiyor. ‘Ekonomi’ üzerinden okunduğunda, ‘tarih’i daha anlamlı bir zemine oturtmak mümkün oluyor. Bir taraftan üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduranlar, diğer tarafta mülksüzler… Tarih, Marx’ın ifade ettiği gibi, bu iki ‘sınıf’ arasındaki mücadelenin tarihinden başka bir şey değildir.

Kaldı ki iktisadi sistemler, bu mücadelenin en iyi biçimde nasıl yumuşatılabileceğine dair arayışların birer tezahürü olarak ortaya çıkmıştır. Halen ikame etmeyi beceremediğimiz dikkate alınır ise, ‘kapitalizm’, ‘sorun’a en kalıcı cevabı vermiştir. Bunun, mülk sahipleri tarafından verildiği için mülksüzlerin onaylamadığı bir cevap olması, gerçeği değiştirmiyor.

Mülksüzler makul bir seçenek ortaya koyana kadar ‘kapitalizm’, her birimizin hayatını etkileyen bir gerçeklik olarak var olmaya devam edecektir. Bugün bize düşen ‘kapitalizm’i hem anlamaya çalışmak hem de ona yönelik ‘tarihsel itirazlar’ın ışığında eleştirel bakışı muhafaza etmektir.

Evet, nedir bu kapitalizm? Kapitalizm, ‘birikim süreci’ni en önemli amaç olarak toplumun önüne koyan bir sistemdir. Birikim sürecine atfettiği önem, kapitalizmi önceki iktisadi sistemlerden farklılaştırmaktadır. Nitekim eski sistemler, toplumun temel ihtiyaçlarını giderecek mal ve hizmetlerin üretilmesini öngörmektedir.

Bu bağlamda, üretimi teşvik edici bir unsur olarak, belli kazançların elde edilmesi elbette söz konusu olmaktadır. Fakat ‘temel amaç’, birilerinin kazanç elde etmesini mümkün kılmak değil, ‘toplumun ihtiyaçlarını gidermek’tir. Kapitalizm ise ‘sermayenin sonsuz birikimi’ni iktisadî faaliyetlerin temel amacı haline getirmiştir. Mevcut ihtiyaçların karşılanması, yaratılan ihtiyaçların topluma dayatılması ve tekrar karşılanması sadece bir tek amaca hizmet etmektedir: sermayenin sonu gelmez birikimi…

Aslında ‘ekonomik-politik bir sistem’ olarak ‘kapitalizm’ kusursuz değildir; bünyesinde ‘kriz’ üretme kabiliyeti yüksek virüsler taşımaktadır. Bununla birlikte, ‘sistem’i, ‘şimdi çöktü-çökecek’ derken ayağa kaldıran ‘sihirli’ bir şey var. Yaşadığı her krizden sonra, ‘kapitalizm’ bir şekilde ayağa kalkıyor ve yeni bir denge kurarak yürümeye devam ediyor.

Nasıl oluyor da kapitalizm her defasında kendini yeniden üretiyor? Belki de şöyle sormalıyız: Bir ekonomik-politik sistem olarak kapitalizmi vazgeçilmez kılan nedir? İnsanın ‘doğa’sına seslenmeyi, daha açık bir ifade ile ‘özgürleşme’ ve ‘sahip olma’ duygularına hitap etmeyi, diğer bütün sistemlerden daha iyi beceriyor olması, sanırım ‘kapitalizmi vazgeçilmez kılan’ en önemli hususiyettir. Kapitalizm insana sürekli şunu telkin ediyor: Bugün ‘zincirlerinden başka kaybedeceğin hiçbir şey kalmamış’ olabilir, fakat yarın kazanacağın bir şeyler mutlaka var.

Bunun dışında ikinci bir hususiyeti var ki, kapitalizmi sürekli canlı ve hareketli tutmaktadır. O da galiba şu: Kapitalizm, ‘değişen koşullara uyarlanma’da eşi benzeri olmayan bir ‘esneklik’ göstermektedir. Sistemi var eden ya da ayakta tutan şey, ihtiva ettiği bu ‘esneklik’tir.

Kriz, daha açık bir ifade ile ‘ekonomik durgunluk ve istikrarsızlık’, sermayedar / kapitalist sınıfın içinde bulunduğu duruma göre farklı biçimlerde tezahür etmektedir.

Kapitalist sınıf ‘çok kuvvetli olduğu’, yani yüksek kârlar elde ettiği zaman, ‘çalışanlar sınıfı’nın [‘proletarya’nın] tüketim hacmi daralmakta ve ekonomi ‘talep yetersizliği’nden ötürü ‘tam istihdam’ düzeyinden uzaklaşmaktadır. Devasa bir ‘birikim fazlası’nın ortaya çıkmaktadır. ‘Sistem’in ‘kriz’e verdiği cevap, ‘birikim fazlasının değerlendirilebileceği yeni yatırım alanları’ bulmaktan ibarettir. Krizin bu biçimi ‘piyasacı’ yaklaşımın itibar kaybetmesine sebep olmaktadır.

1910’lu yıllarda başlayıp İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar uzanan ‘kriz’, bu anlamda güzel bir örnektir. ‘1929 Buhranı’ olarak bilinen bu ‘uzun soluklu dengesizlik hali’, bilindiği gibi, ‘liberal kapitalist sistem’in bilhassa ‘merkez’ini felç etmiştir.

Aslında 1929’da olan şudur: Kendi ‘enerjisi’ ile ‘sağ’a doğru hareket eden ‘sarkaç’, kaçınılmaz olarak, ‘piyasacı kutup’a toslamıştır. Hasar büyüktür. ‘Liberal kapitalist sistem’e dâhil ekonomiler küçülmüş, insanlar işsiz kalmıştır. Devletin ‘görünür el’i, ‘sol’a doğru hareketlensin diye ‘sarkaç’ı ittirir. Yani devlet piyasaya müdahale eder. Ne var ki, ‘sarkaç’ uzunca bir müddet kımıldatılamaz. Genişletici para ve maliye politikaları… Derken, direnci kırılan ‘sarkaç’ belli bir ivme ile ‘planlamacı kutup’a doğru salınır. Çökmekte olan ‘liberal kapitalist sistem’, böylelikle ‘kriz’i aşmış ve ‘kendini yeniden üretmiştir’. ‘Kapitalizmin yeniden üretim’ işlemi, ‘tehlikeli ve muhalif sınıflar’a birtakım ‘taviz’ler verilerek [ücretler yükseltilmiş, çalışma koşulları iyileştirilmiş vb.] sağlanmış olmakla birlikte, esasen başarılı bir biçimde gerçekleştirilmiştir.

Bu arada şu notu düşelim: Yeni yapı ne kadar ‘liberal’dir? Tartışılır. 1950’li, 60’lı ve 70’li yılların ‘kapitalizmin altın dönemi’ ya da ‘sosyal-demokrat mutabakat dönemi’ olarak isimlendirildiği unutulmamalıdır.

Gelelim ‘kriz’in ikinci biçimine… Kapitalist sınıf ‘çok zayıf kaldığı’, yani ortalama kâr hadleri düştüğü zaman, ‘reel yatırımlar’ önemsizleşmekte ve yine bir ‘birikim fazlası’ ortaya çıkmaktadır. Bu tür bir kriz, kapitalist sınıfı, başka bölgelerde [‘sistem’in dışında ya da ‘çevre’sinde] ‘daha yeşil otlaklar aramaya’ sevk etmektedir.

Şöyle de söylenebilir: ‘Reel sektör’, daha spesifik bir ifade ile ‘imalat sanayi’, uygun / özendirici kâr hadleri sağlamada yetersiz kaldığı için oluşan ‘birikim fazlası’ bu defa ‘finansal sektör’e yönelmektedir. Bu ‘arayış’ın ya da ‘yönelim’in sorunsuz bir biçimde somutluk kazanabilmesi için de, ‘piyasacı’ yaklaşım yeniden öne çıkarılmaktadır.

‘Petrol Şoku’ ile başlayıp 1970’li yılların ikinci yarısını kasıp kavuran ‘kriz’i, bu teorik kurguya örnek olarak gösterebiliriz. Bir öncekinden farklı olarak bu ‘kriz’, 1940’ların ortalarından itibaren belli bir ivme ile ‘sol’a doğru hareket eden ‘sarkaç’, nihayetinde gelip ‘planlamacı kutup’a çarptığı için yaşanmıştır. Bu defa, krizin müsebbibi olarak, devletin iktisadi alana yaptığı müdahaleler gösterilir. Bir taraftan ‘durgunluk’ ve dolayısıyla ‘işsizlik’ cenderesine girilmiştir, diğer taraftan da ‘fiyatlar genel düzeyi yükselmektedir’ [iktisatçılar bu durumu ‘stagflasyon’ olarak isimlendiriyor].

Sıkı para ve maliye politikaları, piyasaları ‘kuralsızlaştırma’, ‘esnekleştirme’… Uzun lafın kısası, ulusal ekonomiler ‘piyasa mekanizması’nın ‘mikroplardan arındırıcı’ yeteneğine teslim edilmiştir. Bu ‘politik tercih’le birlikte, öyle sanıyorum ki, 2000’li yılların son çeyreğinde başlayan ve halen devam etmekte olan ‘kriz’in tohumları atılmıştır.

II. Türkiye Kapitalizmi’ne Dair

Bu coğrafyanın tarihi, ‘kapitalizm’in krizlerle dolu tarihi içinden okunabilir. Şöyle de söyleyebiliriz: Türkiye’nin ekonomi politikalarında görülen ‘kırılmalar’, yön ve içerik değiştirmeler, ‘liberal kapitalist sistem’in yaşadığı konjonktür değişimlerinin bire-bir yansıması biçimindedir.

Her şeyden önce belirtmeliyiz ki, 1923, Tanzimat’la başlayan ‘batılaşma’ / ‘modernleşme’ arayışlarında önemli bir dönüm noktasıdır. Bu itibarla, 1923 öncesini dikkate almayan ekonomi-politik değerlendirmeler eksik kalmaktadır. Osmanlı, hem ‘sistem’in yaşadığı ‘dönüşüm’ü kavrayamadığı hem de artık ‘doğal sınırları’na ulaştığı için çökmüştür. Bürokrasi, ‘sanayileşme’nin ehemmiyetini ‘çok geç’, daha açık bir ifade ile ‘liberal kapitalist sistem’ bir savaşın eşiğindeyken fark etmiştir.

Cumhuriyet’i kuran kadrolar, geç de olsa fark edilmiş bir ‘sanayi’ bilinci ile hareket etmiştir. İzmir İktisat Kongresi’ne hâkim olan ‘ruh’ gösteriyor ki, başlangıçta ‘liberal bir ekonomi’ öngörülmüştür. Lakin iç ve dış konjonktür müsait olmadığı için bu mümkün olmamıştır. 1930’ların başından itibaren, ‘devletçi ekonomi’ modeli benimsenmiştir. Bu dönemde bir taraftan ‘ekonominin üretici temelleri’ atılırken diğer taraftan da ‘milli bir burjuvazi’ yaratmanın koşulları oluşturulmaya çalışılmıştır.

İkinci Savaş sonrasında yeniden yapılandırılan ‘sistem’in tavsiyeleri doğrultusunda yine bir ‘liberal arayış’ söz konusu olmuştur. Şunu da mutlaka hatırlatmalıyız: 1950’li yıllarda izlenen ekonomi politikalarının çerçevesi, 1946-50 döneminde CHP tarafından çizilmiştir. Bir başka ifade ile ‘kırılma’, 1950 yılında yaşanan iktidar değişikliğinin bir tezahürü değildir. Bilakis DP, CHP tarafından 1948 yılında tanımlanmış olan ‘yeni devletçilik’ ilkesine uygun ekonomi politikaları takip etmiştir. 1960 Darbesi’ne kadar uzanan bu dönemin karakteristik özelliği, ‘özel ticari sermaye birikimi’nin güç kazanmasına imkân tanıyan koşulları oluşturmuş olmasıdır.

1960’ların başından itibaren 24 Ocak Kararları’nın alındığı 1980 yılına kadar uzanan dönem, ‘planlı ekonomi’ adı altında yeniden bir ‘devletçilik’ arayışına tanıklık etmiştir. Dönem boyunca 1950’li yıllardan müdevver iki temel sorunla, biri ‘dış açık’ diğeri ‘enflasyon’, mücadele edilmiştir. Başarılı sonuçlar alındığı söylenemez. Nitekim Türkiye’nin ekonomi-politik sistemi, ’70’li yılların ikinci yarısında, dış konjonktürün de etkisi ile en ağır bunalımını yaşamıştır. Sonuç itibariyle ‘sermaye birikim modeli’ni değiştiren 24 Ocak Kararları alınmıştır. Ardından yeni sermaye birikim modelinin pürüzsüz işleyebilmesinin imkânlarını sağlayacak olan 12 Eylül Darbesi gerçekleştirilmiştir.

1980’li yıllar boyunca, ‘ithalatı yurtiçi üretimle ikame etme’yi amaçlayan politik yaklaşım terk edilmiş ve Türkiye Ekonomisini ‘ihracatın öncülüğünde’ liberal kapitalist sisteme eklemleme gayretleri ön plana çıkmıştır. İki temel sorundan biri olan ‘dış açık’, ihracat düzeyi ithalat düzeyine yükseltilerek çözülecektir. Bir önceki dönemde, ‘bu sorun’, ithalat düzeyi ihracat düzeyine düşürülerek aşılmaya çalışılmıştır. Fakat sonuç başarılı değildir.

Yeni anlayış temelinde 1987 yılına kadar imalat sanayinde ‘kapasite kullanım oranı’ yükseltilerek ihracat performansı artırılmıştır. Fakat söz konusu oranın sınırına gelindiği andan itibaren birikim süreci kesintiye uğramış ve dengesizlik emareleri ortaya çıkmıştır. Bu durumda, yine ‘sistem’in tavsiyeleri doğrultusunda ‘finansal sermaye’nin önündeki engeller kaldırılarak yeni bir ‘büyüme yolu’ inşa edilmiştir. Büyüme sürecinde oluşan ‘cari işlemler açığı’, artık ‘kısa vadeli ve spekülatif amaçlı’ sermaye girişleri ile kapatılmaktadır. Daha açık bir ifade ile 1990’lı yılların başından itibaren, ‘sıcak para’ girişine dayalı bir büyüme modeli benimsenmiştir. Ardından 1994 ve 2001 yıllarında peş-peşe ağır finansal krizler yaşanmıştır. Bu krizler IMF tarafından verilen ‘likidite desteği’ sayesinde aşılmıştır.

2001 Krizi’nin ardından ekonomiye bakışın önemli ölçüde değiştiğini söyleyebiliriz. Bilhassa bütçe dengesi ve enflasyon konularında başarılı sonuçlar alınmıştır. Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakereleri başladığı için, 2005 yılından itibaren ‘doğrudan yatırım’ formunda sermaye girişleri artmıştır. Bu sayede ‘cari işlemler açığı’, ‘sıcak para’ya göre daha sağlıklı bir kaynak olan ‘doğrudan yatırım’ menşeli fon girişleri ile kapatılmaya başlamıştır.

Yanlış anlaşılmasın. Cari açık bir sorun olarak var olmaya devam etmektedir. Fakat 1990’lı yıllardan farklı olarak, daha sağlıklı yani kriz yaratma potansiyeli daha düşük bir ‘kaynak’tan finanse edilmektedir. Bu arada enflasyon ciddi bir sorun olmaktan çıkmıştır. Onun yerine ‘işsizlik’ sosyo-ekonomik yapıyı tehdit eden bir sorun olarak ağırlığını koymuştur.

Son olarak şunun bir kez daha altını çizmeliyiz. Türkiye’nin ekonomi-politik sistemini, ‘liberal kapitalist sistem’in yaşadığı ‘dönüşümler’den bağımsız olarak değerlendirmek doğru değildir. Dışsal bir dinamik olarak ‘sistem’, Türkiye’nin ekonomi politikalarını şekillendirmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, bundan sonra da şekillendirmeye devam edecektir.

Özgür-Der Sakarya Şubesinin modern kavramlarla ilgili son semineri 21 Ocak 2012 Cumartesi günü Murat AYDOĞDU’nun sunacağı  “Demokrasi İnsan Hakları ve Çoğulculuk bir Adalet Arayışı mıdır ?” başlığı ile yine dernek merkezinde gerçekleştirilecek.   

HABERE YORUM KAT