Mitchell Turu: Nasıl bir başlangıç?

05.02.2009 04:31

Samir Salha

ABD'nin yeni Ortadoğu özel temsilcisi George Mitchell, kendisine eşlik eden danışman ordusu ile birlikte "daha faal ve daha kararlı" sloganıyla başladığı Mısır, İsrail, Batı Şeria, Ürdün ve Suudi Arabistan'ı kapsayan bölge turunu tamamlayıp gezinin ikinci ayağı olan Avrupa ülkelerine doğru yola çıktı.

Mitchell her ne kadar bu gezinin Türkiye'yi de kapsayıp kapsamadığı hususundaki sorulara açık bir cevap vermekten kaçınmış ve Ankara'ya uğramadan gezinin ikinci bölümüne başlamışsa da; Türkiye'nin bölgesel ağırlığı dikkate alındığında söz konusu durumun siyasi rota değişikliğinden çok bir teknik ve zamanlama meselesi olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Bu bakımdan bazı medya kuruluşlarında yer alan Mitchell'in gezisi kapsamında Türkiye'nin yer almamasının Gazze saldırısı sonrası ve Davos toplantıları esnasında izlemiş olduğu tutumdan kaynaklandığı yönündeki görüşlere katılmak mümkün değildir. George Mitchell'in turu başlamadan Ali Babacan ve meslektaşı Hillary Clinton arasında uzun ve kapsayıcı bir telefon görüşmesi yapılması ve Davos'ta patlak veren, krize dönüşmeden son bulan tartışmalar sonrası Peres'in Başbakan Erdoğan'ı iki defa arayıp sıcak konuşmalar yapmaları Ankara-Tel Aviv-Washington üçgeninde ilişkilerin zarar gördüğü, artık tamir edilemeyecek bir boyut halini aldığı, dahası Mitchell'in gezisi kapsamında Türkiye'ye yer verilmemesinin Ankara'da hayal kırıklığı yarattığı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmaktan uzak olduğunu açık bir biçimde göstermektedir. Zira Mitchell'in ülkesine dönüşünde bölgenin zor ve karmaşık bir yer olduğu yönündeki sözleri ve önümüzdeki günlerde hiç ara vermeden ikinci tura çıkacağını beyan etmesi, Ankara-Washington ilişkisinin seyri konusunda dile getirilen olumsuz ifadelerle son sözü şimdiden söylemek erken olacaktır.

Bush yönetiminin özellikle ikinci dört yıllık döneminde bölgede izlemiş olduğu yanlış politikaların geride bıraktığı olumsuz izlenimler ve Washington'a duyulan güvenin yerini hayal kırıklığına bıraktığı bir döneme denk gelmesi nedeniyle Mitchell'in gezisi önemli bir dış politika manevrası niteliğindedir. Mitchell'i bölgeye gönderen Obama'nın söz konusu gezi ile ulaşmak istediği temel başlıkları şöyle özetleyebiliriz:

Daha önce pek çok uluslararası platformda konulan ve son olarak hem Annapolis Barış Planı ile Paris Zirvesi esnasında bir kez daha yinelenen Filistin sorununa siyasi çözüm bulunması ve Filistin halkına maddi yardım sağlanması hususundaki kararları somutlaştırmak,

ABD'nin bölgedeki müttefiklerinin yanında olduğu mesajı verilerek Obama yönetiminin bölgeye yönelik geliştirdiği yeni stratejiler hakkında fikir alışverişinde bulunmak,

İran, Suriye, Hamas ve Hizbullah'tan oluşan cepheye yönelik önümüzdeki dönemde izlenecek politikanın ayrıntılarını müzakere etmek,

Ve İsrail'in özellikle 10 Şubat'taki genel seçimler sonrasında nasıl bir döneme gireceği ve başta Filistinlilerle barış olmak üzere izleyeceği politikalar konusunda fikir edinmek.

Mitchell'in gerçekleştirmiş olduğu Ortadoğu turuyla birlikte hem Arap liderlerinden gelen hem de kendisinin yapmış olduğu açıklamaları göz önünde bulundurarak, Obama yönetiminin önümüzdeki dönemde Filistin-İsrail anlaşmazlığına son verilmesi, İran'ın geliştirdiği iddia edilen kitle imha silahları konusunun çözümü ve Türkiye ile ilişkilerin geliştirilmesi göz önünde bulundurulması ve çözüm bulunması gereken öncelikli hususlardır.

Beyaz Saray, daha gezi başlamadan, roket saldırıları nedeniyle Gazze saldırısının tek suçlusu olarak Hamas'ı hedef alan, meşru müdafaa hakkını kullandığı iddiasıyla açıkça İsrail'den yana tavır koyduğunu gösteren açıklamalarının çözüme değil çözümsüzlüğe hizmet ettiğini görmek zorundadır. Barack Hussein Obama, Bush yönetiminden miras kalan kötü anıları tersine çevirmek istiyorsa öncelikle geride kalan sekiz yıl içinde yapılan hatalardan ders almak ve ilk olarak Ortadoğu'da barışın önündeki en büyük engelin Tel Aviv'in sergilediği uzlaşmaz tutum olduğunu görmek ve başlangıç olarak Filistin konusunda barışa yönelik atılan adımları tekrar canlandırıp, İsrail'in yeni Yahudi yerleşim yerleri kurulması ve Kudüs'ün statüsüne ilişkin hamlelerine müdahale etmelidir. Bunun yanı sıra kalıcı bir barış sağlanması için, gerçek çözümün tek merkezinin Tel Aviv olmadığını görüp Hamas'ın halk nezdindeki meşruluğunu da dikkate alarak siyasi çözüm arayışlarına ortak edilmesi büyük önem taşımaktadır.

Bununla birlikte bölgede yeni bir sürecin başlayabilmesi için Obama yönetiminin yalnızca Filistin konusunda değil İran meselesine ilişkin olarak da atım atması gerekmektedir. Bu açıdan ABD'nin yeni başkanı ilk olarak Tahran'a yönelik savaş ihtimalinin masada olduğu hususundaki söylemi bir kenara bırakarak seçim döneminde dile getirdiği karşılıklı diyalog vaadini gerçekleştirmek zorundadır. Bunun için Livni ile Rice arasında Hamas'a silah akışının engellenmesi amacıyla imzalanan ama arka planında İran'ı hedef almakta olan ikili ittifaklardan ve bu ittifaklara Kopenhag'da düzenlenecek toplantıyla uluslararası camiadan destek aramak gibi politikalardan uzak durması son derece yerinde olacaktır.

Diğer önemli husus ise Obama, Bush yönetiminin hatalı yaklaşımlarının yükselttiği radikal güçlerin beraberinde getirdiği kamplaşmaları görmek ve bu cepheleşmeye son vermek için özellikle Rusya, Çin ve Türkiye tarafından ortaya konulan politikalara önem vermesi gerektiğini görmek zorundadır. Türkiye'yi çözüm sürecinden dışlamak gibi bir politika, ülkemizin Suriye-İsrail ve Pakistan-İsrail başta olmak üzere pek çok ülke için ortaya koymuş olduğu arabuluculuk faaliyetlerinin getirdiği kazançların bizzat Amerikan yönetimi tarafından elinin tersiyle itilmesi anlamına gelecektir. Bu bakımdan Türkiye'nin prestijinin yükselmesinden rahatsız olup, rakip olarak değerlendirilmesi yönündeki bir yaklaşımın başta İran ayağı olmak üzere bölgesel barışa yönelik politikaların ve yeni Ortadoğu vizyonunun iflasına neden olacağı gözden uzak tutulmaması gereken son derece önemli bir husustur.

Sonuç itibarıyla Beyaz Saray, bu gezi ile önemli bir sınav vermektedir. Ancak asıl sınavı Washington yönetimi nezdinde iki farklı kanadı temsil eden, İsrail'e yakınlığı ile bilinen Beyaz Saray Genel Sekreteri Ram Emanuel ile Arap asıllı Ortadoğu Özel Temsilcisi George Mitchell'in ortaya koyacağı fikirler arasında ne tür bir denge sağlanacağı hususu oluşturmaktadır. Bu açıdan değişim sloganıyla iktidara gelen yeni başkanın 2000 yılında bu kez Bill Clinton tarafından bölgeye gönderilen Mitchell'in o dönemde başta Ariel Şaron olmak üzere yaşanan krizlerden dolayı İsrail'i sorumlu tuttuğu raporunda izlemiş olduğu tarafsızlığı, objektiviteyi dikkate almalıdır. Bunun için Obama yönetimi, Kuzey İrlanda'da Katolikler ile Protestanlar arasında yaşanan anlaşmazlıklarda önemli bir rol üstlenen ve "mayın tarlası gibi bir bölgeye gittiğinin" farkında olan Mitchell'e güvenmeli ve gezi sonrası sunacağı görüşlere müdahale etmekten uzak durarak önerilen hususları hayata geçirmekten çekinmemelidir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim