1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Mısır Üzerine Sosyolojik Anekdotlar
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Mısır Üzerine Sosyolojik Anekdotlar

A+A-

Kurban Bayramı'nda Pakistan'a yaptığımız bir haftalık geziden sonra ülkemize döndüğümüzde, ilkin, Pakistan'da bir hafta boyunca neler yaşadığımızı, gördüklerimizi ve izlenimlerimizi siz sevgili gönüldaşlarımıza sunduğumuz "'Muzâffer' Bir Komutan Gibi 'Âbâd' Fethetmenin Yolu, 'İslâm' İle 'Âbâd' Olmaktan Geçer" adlı bir gezi yazısı yazmıştık. Bu yazıdan hemen sonra ise, yine aynı ülke hakkında bu kez ideolojik graffite içeren bir düşünce yazısı kaleme almıştık ve sizler bu yazıyı "Pakistan Modeli" ismi altında okumuştunuz.

 

     Bir ay kadar önce, bu kez Mısır'a düzenlediğimiz geziden sonra yine aynı disiplin içinde hareket etmeyi uygun gördüm. Aynı şekilde, önce orada bir hafta boyunca neler yaşadığımızı, gördüklerimizi ve izlenimlerimizi aktardığım "Dünyada En Çok Merak Edilen Ülke: Mısır" isimli gezi yazısını ilgi ve beğeninize sunmuştum. Bu kez, yine aynı ülke hakkındaki fikir yazılarımızın ilkini takdim ediyorum.

 

     Bu yazımızda, Mısır'ı toplumbilimsel bir tahlîle tabî tutacağız. Zira Mısır'ın sosyo – kültürel yapısı hakkında elde edeceğimiz önbilgilerin, bize, o ülkeyi daha yakından tanıma yolunda sağlam öncüller kazandıracağı inancındayım. Mısır üzerine kaleme alacağımız bu sosyolojik anekdotları, "lise müfredâtına uygun olarak", maddeler halinde sıralayacağız:

 

     - 779 bin 452 km² büyüklüğündeki Türkiye'nin nüfûsu 70 milyona yaklaşırken, 1 milyon bin 449 km² büyüklüğündeki koskoca Mısır'ın nüfûsu ise sadece 63 milyon. Ancak, iki ülkeyi sadece bu bilgiler ışığında bir "düz mantıkla" kıyaslarsanız, Mısır'ın rahat ve geniş bir yerleşim ağının olduğunu, sâkinler için bolca toprak bulunduğunu, ülkede kalabalık yerleşimlerin kesinlikle olmadığını ve herkesin geniş bahçeli evlerde oturduğunu düşünürsünüz. Peki, ülke toprağının %96'sının çöl olduğunu ve yerleşime müsâit olmadığını, yerleşimin ülkenin sadece %4'ünde vücûd bulduğunu söylersek!? İşte o zaman acı gerçek karşımıza çıkar. Evet, ülkedeki yerleşimler çok kalabalık, kentleşmeler biçimsiz. Çünkü 63 milyon insan, ülkenin sadece %4'ü üzerinde yaşamlarını sürdürüyor. Üstelik bu 63 milyon insanın %98'i sadece bir ırmağın, Nil Nehri'nin kenarında yaşıyor. Gerçek şu ki, ülkenin harita üzerindeki geniş oylumuna rağmen, buradaki kentleşme ve kalabalık, Hindistan veya Endonezya'dan aşağı kalır değil.

 

     - Mısır halkının %98'i Nil kenarında yaşıyor. Ülke, baştan başa Nil ırmağı üzerinde hayat sürüyor. Gece uçakla Mısır üzerinde uçarsanız, ülkeyi ışıklı bir ip gibi, bir elektrik kablosu gibi ya da ışık saçan bir yılan gibi görürsünüz.

    

     - Eski Mısır Medeniyeti denildiğinde, piramitlerin inşâ edildiği ve Tıb ilminin doğduğu – Tıb ilmi Mısır'daki "Teb" şehrinde doğduğu için bu adı almıştır - fir'awnlar dönemi kastedilir. Fir'awnlar dönemindeki Eski Mısırlılar, bütün yerleşim birimlerini, köy ve kentlerini Nil nehrinin doğu ( akış yönüne göre, sağ ) tarafında kurmuşlar ve yaşamlarını, ülkenin ve toplumsal hayatlarının can damarı olan Nil'in doğusunda sürdürmüşlerdir. Aynı Mısırlılar, yaptıkları bütün piramitleri ve mezarları da, Nil'in batı ( akış yönüne göre, sol ) tarafında inşâ etmişler ve ölülerini bu ırmağın batı yakasında defnetmişler veya mumyalamışlardır. Gidin Mısır'a, Nil ırmağının doğu yakasında bir tek piramit bile göremezsiniz. Bütün piramitler, Nil'in batı tarafındadır. Bunun sebebi şudur: Eski Mısırlılar, Nil nehrini, "yaşam" ile "ölüm" arasında bir "çizgi" olarak görmüşlerdir. Güneş doğudan doğup batıda battığı için, Nil'in doğusunu, yani güneşin doğduğu tarafı, kendilerine "yaşam alanı" olarak seçmiş ve hayatlarını akarsuyun doğu yakasında idâme etmişlerdir. Nil'in batısını, yani güneşin battığı tarafı ise bir nevi "âhiret yurdu" olarak algılamış ve ölülerini bu tarafa almışlardır. Akarsuyun doğu yakası "hayat", batı yakası ise "ölüm" yurdu olarak görülmüş, aradaki Nil ise bu felsefe içinde "yaşam ile ölüm arasındaki çizgi" olarak kabul edilmiştir.

 

     - Bugünkü Mısır hukukunu incelediğimiz zaman, karşımıza ilginç bir yasama modeli çıkıyor. Mısır'da iki türlü hukuk birden işliyor: Beşerî Hukuk ve Şer'î Hukuk ( İslâmî Hukuk ). Siyasî, ekonomik ve sosyal dâvâlara Beşerî Hukuk, kişisel ve âîlevî dâvâlara ise İslâmî Hukuk bakıyor. Siyasî – ideolojik düşüncelerinizden veya iş hayatınızdaki maddî anlaşmazlıklardan dolayı mâhkemelik olduğunuz zaman, laik ve seküler Beşerî Hukuk'a göre yargılanıyorsunuz. Ancak boşanma, karı – koca anlaşmazlığı veya çocuğun velâyeti hususlarında ise sizi İslâmî Hukuk'a göre yargılıyorlar. Yani "işine gelince laik, işine gelince elhâmdülillâh müslüman" olan bir devlet aygıtı. ( Aslında ülkemizde, siyasete ve toplumsal – iktisadî hayata hiç karışmayan ama kişisel ve âîlevî hayatında ise namaz, oruç, örtünmek, Hacc'a gitmek gibi vecibeleri de ihmâl etmeyen, adalet ve özgürlük kaynağı olan âzîz İslâm dîninin "Kurtuluş İslâm'dadır" şiârını bastırmak ve ifsâd etmek için "Huzur İslâm'dadır" şeklinde ucube ve magazinsel bir yaşam felsefesi üreten mâlum kesimler için ideal bir modeldir, Mısır modeli. )

 

     - Mısır halkının İslâmî hassasiyetleri çok güçlü. Ülkede çok kuvvetli bir İslâmî potansiyel var. Üstelik bu İslâmî strüktür, Pakistan halkındaki gibi "gelenekçi / an'anewî" değil, gerçekten bilinçli bir "Tewhîdî" yapıya oturuyor. Hangi yaş seviyesinde ve sosyal statüde olursa olsun, ne iş yaparsa yapsın, Mısır insanıyla sohbet ettiğinizde, Enwer Sedat ve şu anki devlet başkanı Hûsnî Mûbârek'in adlarını nefretle, Hasan el- Benna, Seyyîd Qutb ve Xalîd İslâmbolî gibi İslâm erlerinin adlarını ise büyük bir sevgiyle anıyorlar. Halk, mevcûd rejimden nefret ediyor ve bu muhâlefetin kaynağı ise kesinlikle İslâmî kaygılar. Hatta daha da ileri gidip, Mısır'da bir İslâm Devrimi gerçekleştirmek için gereksinim duyulan potansiyel enerjinin var olduğunu bile söyleyebilirim. Ancak, çok büyük bir eksiklik var. O da, bu kitlesel enerjiyi idâre ve kumanda edebilecek "önderliğin" olmayışı. Tesbîh 33'lük değil, 99'luk; ama "imâmesi" yok.

 

     - Mısırlı kadınların başlarındaki hicâb ( başörtüsü ), benim bugüne dek gördüğüm en güzel ve en şık örtünme biçimi. Mısır kadınları, bir değil, iki ayrı örtüyü başlarına örtüyorlar. Bunu yaparken de, kendilerine özgü bir stille, bu iki örtüyü biribirlerine geçirerek yapıyorlar. Bu iki örtü farklı iki renkte ve sade oluyor. Renkleri farklı iki örtüyü öyle bir metodla birleştirip bağlıyorlar ki, hicâb, başlarında sanki bir futbol takımının formasıymış gibi duruyor. Göze, başaçık gezen bir hânımı örtünmeye heves ettirecek derecede hoş geliyor. Tâbiî bu konuyu hânımlar daha iyi bilirler. Ben mes'eleye "müzekker" ( maskulinum ) baktığım için bana öyle geliyor; ama "müennes" ( femininum ) bir bakış açısıyla bakmam mümkün değil. ( Özellikle "siyâh - beyaz" renklerle bağlananlar çok güzel görünüyor, ama "sarı - kırmızı" ve "sarı - lâcivert" bağlananlar hiç hoş olmuyor. "Belediyecilik" tâbiriyle, "görüntü kirliliğine yol açıyor." )

 

     - Mısır halkı gezmeyi, âîlece eğlenmeyi, âîle hayatını sosyal aktiviteler içinde değerlendirmeyi biliyor. Hayatı seviyor ve hayattan zevk almayı biliyor. Genelde mutlu evlilikler yapıyor ve eşler biribirlerini seviyor. Türkiye'deki gibi erkekler ayrı mekânlara, kadınlar da ayrı mekânlara takılmıyor. Karı – koca, sadece evin içindeki hayatı değil, evin dışındaki sosyal hayatı da birlikte, yanyana ve elele yaşıyor. Türkiye'deki gibi, dışarıda arkadaşlarıyla oturup geçim derdinden yakınan veya politika yapan erkekler, komşu kadınlarla oturup dedikodu yapan ve çocukların yaramazlıklarından yakınan kadınlar Mısır'da yok. Zira cinsiyete göre oluşmuş grup ve öbekler yok. Mısır'da, nerede bir kadın görürseniz, mutlaka elinden tutmuş bir erkek ve yanında çocuklarını, aynı şekilde nerede bir erkek görürseniz, mutlaka koluna girmiş bir kadın ve yanında çocuklarını görürsünüz. Nasıl ki Türkiye'de sosyal hayat ve sosyal aktiviteler insanlar için – özellikle kadınlar için – evlenince bitiyorsa, Mısır'da tam aksine, sosyal hayat ve aktiviteler, yaşamdan zevk alma, hayatı dolu dolu yaşama, sanki evlendikten sonra başlıyor. Mısır'ın en sevdiğim yönü işte bu oldu.

 

     - Mısır'ın başkenti Qahire'nin hangi semtine ve mahallesine giderseniz gidin, sokakların çok dar olduğunu, bir yolun iki tarafındaki binaların biribirlerine çok yakın inşâ edildiğini görürsünüz. Karşı karşıya olan evler biribirlerine çok yakın ve sokaklar çok dar. Bu, bilinçli olarak böyle yapılıyor. Çünkü Mısır çok sıcak bir ülke, yılın 12 ayı güneş var. Binaların silüeti sokağın üzerine çöksün ve sokaklar gölge olsun diye böyle yapılıyor. Sırf gölge için.

 

     - Mısır parasında ( Pfound ) çok ilginç bir düzenleme var. Paraların bir yüzünde fir'awnlar dönemine ait anıtların ve piramitlerin resimleri, bir yüzünde ise ülkedeki câmiîlerin ve İslâmî eserlerin resimleri var. Yani Mısırlılar, kendi medeniyetlerini "İslâm'dan önce - İslâm'dan sonra" diye ikiye ayırmış. Paraların bir yüzünde Mısır'ın "İslâm'dan önceki dönemine", bir yüzünde ise "İslâm'dan sonraki dönemine" bakıyorsunuz.

 

     - Nasıl ki Pakistan'da "Türküm" dediğiniz zaman insanlar size karşı özel bir sevgi ve muhâbbetle yaklaşıyorlarsa, aynı şekilde Mısır'da da "Kürdüm" dediğiniz zaman insanlar size karşı özel bir sevgi ve muhâbbetle yaklaşıyor. Pakistan'da Türkler'e duyulan özel sevgi ve muhâbbetin sebebi, Pakistan ile Türkiye'nin onyıllara dayalı dostluk ve kardeşlik ilişkileri ve dar zamanlarında her zaman biribirlerinin yanlarında olmalarıdır ( ki Pakistan'daki depremde Türkiye'nin yaptığı olağanüstü insanî yardımlara ben bizzat şâhidim ). Mısır'da Kürtler'e duyulan özel sevgi ve muhâbbetin sebebi ise bu ülkeyi esâretten kurtarıp âbâd edenlerin, Selâhaddîn Eyyûbî ve çocuklarının olmasıdır. Mısırlılar, esâretten kurtuluşlarını ve bugünkü medeniyetlerini bir nevi Kürtler'e borçlu hissediyorlar. Öyle ki Mısır için "Kürt Devleti" tabirini kullanan Mısırlılar bile var. Bir "alt - anekdot" daha: Dünyanın dört bir yanından talebelerin gelip eğitim gördüğü El- Ezher Medresesi'nde, medrese hocalarının ve âlîmlerinin, derslerde Kürtler'i çok övdüğüne, Kürdistan'ın şu anki görüntüsünün İslâmî hukukumuza aykırı olduğuna dair konuşmalar yaptığını, bu durumdan kimi Türk öğrencilerin rahatsız olduğunu, hatta "El- Ezher'de Kürtçülük yapılıyor" deyip buradan kaydını silip ayrılanların dahi olduğunu hem okudum, hem de işittim.

 

     - Pakistan'dayken ilginç bir durumla karşılaşmıştım. Kime "Türkiye" deseydiniz, size "Beşiktaş" diyordu, Beşiktaş futbol takımının adını zikrediyordu. Pakistan Devlet Başkanı Perwez Müşerref çok koyu bir Beşiktaş sempatizanı olduğu için – hatta bildiğim kadarıyla kulübe üyedir de; her ay BJK kulübüne âidat ödüyor - "Türkiye" adını duyduklarında akıllarına ilk olarak "Beşiktaş" geliyordu, Pakistanlılar'ın. Aynı enteresan olaya Mısır'da da şâhîd oldum. Mısır'da "Türkiye" deyince hemen size "Beşiktaş" diyorlar. Bu ülkenin en iyi futbolcusu olan ve aynı zamanda Mısır millî takımının kaptanlığını yapan Ahmed Hasan Kâmil, Beşiktaş takımında top koşturduğu için Mısır'da herkes Beşiktaş'ı tanıyor.

 

     - Mısır'ın iktisadî hayatında en fazla kök salmış olan iki olgu, "pazarlık" ve "bahşiş" olayıdır. Bir kere alışveriş olayı, tamamen pazarlık esasına göre yapılıyor. Bir de herkes, hemen her şeyde sizden bahşiş istiyor. İnanır mısınız, adres soruyorsunuz, adresi tarif ediyor ve size bu iyiliği yaptığı için bahşiş istiyor. Piramitlerin önünde fotoğraf çekmek istiyorduk, ama karı – koca birlikte fotoğraf çekebilmek için mecburen makinâyı birine vermemiz lazım. 45 – 50 yaşlarında bir adama makinâyı verip, resmimizi çekmesini ricâ ettim. Çektve sonra, resmimizi çekti diye bizden bahşiş istedi. Bu küçük iyilik için bizden gerçekten para istedi. Hani hiç okuyup araştıran biri değilseniz ve o ülkeyi tanımıyorsanız, bütün Mısırlılar'ı "dilenci" sanırsınız. En ufak bir olayda başınız sıkışsa, kimseden yardım taleb edemiyorsunuz. Çünkü biliyorsunuz ki, size ne iyilik yaparlarsa, bunun için para, yani bahşiş istiyorlar. Dönüşte, Qahire Havaalanı'nda bir form doldurmam gerekiyordu. Havaalanında "temizlikçi" olarak çalışan bir kadın bana elindeki tükenmez kalemi verdi. Formu doldurduktan sonra kalemini kendisine geri verip "şukran, uhdê!" ( teşekkürler, abla! ) dedim. Ama "teşekkür" yetmiyor ki. Kadın bahşiş istedi, bana kalemini verdiği için.

 

     - Mısır'daki lokantalar ve pastahaneler, çok kirli. Hiç ama hiç hijyenik değil. Çöpün üzerinde oturup ekmek satanlar bile var. Orada rahatça yemek yiyebilmek için biraz "midesiz" olmak gerekiyor. Yerlere çöp atıyorlar. Çevre bilinci hiç yok. Üzülerek söylemek durumundayım, Mısırlı "ihvanlarımız", temizlik hususuna pek riâyet etmiyorlar.

 

     - Mısır'ın en berbat yönü ise, trafiği. Hiç bir trafik kuralına riâyet etmiyorlar. Yolda, iki şerit üzerinde üç araba görmeniz mümkün. Yollar F – 1 pisti gibi. Bir de araba sürerken sürekli korna çalıyorlar. Bir keresinde, piramitlere giderken otobanda yol alıyorduk. Önümüzde, hem de otobanın en hızlı sürülen şeridi olan en sol şeridinde bir kamyonet gidiyordu. Şoför, kamyonetin arkasına iki lata ( kalın ve uzun tahta ) dikmiş, bu lataları da hiç bağlamamış. Birden lataların biri yola düşmez mi? Az daha üzerimize düşüyordu. Durun hele, asıl cümbüş bundan sonra başlıyor! Kamyonet 50 metre kadar gittikten sonra durdu. "Durdu" diyorum, otobanda ve üstelik en sol şeritte! Sonra kamyonet, düşen tahta parçasını almak için, GERİ GERİ GELEREK tahtanın olduğu yerde durdu ve şoför kamyonetten inerek tahtayı tekrar kamyonetin arkasına atarak hiç birşey olmamış gibi yoluna devam etti. Sanki patika bir yolda araba sürüyor. Gözlerime inanamadım! Otobanda stop eden ve geri geri süren bir arabaya Temel fıkralarında bile rastlayamazsınız. Eğer Almanya'daki Ulaşım Bakanlığı veya trafik polisleri Mısır'daki trafiği görseler, bugüne dek ödediğim bütün trafik cezalarını bana iâde ederler.

 

     Evet, Mısır hakkındaki sosyolojik anekdotlarımız bunlar. Kimi olumlu, kimi olumsuz. Her toplumda olduğu gibi. Aslında anlatacak daha çok şey var ama bu kadarı yeterli, sanırım.

 

     "Çok okuyan" bilmez belki ama, "çok gezen" bilir: Sevilmek istiyorsanız, seveceksiniz. Severseniz sevilirsiniz, sevmezseniz, öbür toplumlar da sizi sevmezler. Bu evrensel bir kural. Türkiye'de de böyle, Almanya'da da, Suudî'de de, Pakistan'da da.

 

     ... ve elbette Mısır'da da böyle.

 

     Ne demiş atalarımız? "Sev seni seveni Hâk ile yekzan ise de – sevme seni sevmeyeni Mısır'a sultan ise de."

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum