Mısır, Libya ve Tunus’ta İşler Kötüye mi Gidiyor?

11.11.2013 17:08

MUSTAFA SİEL

Duydunuz mu? Libya’da Halk Kaddafi’yi Arıyormuş!

Geçenlerde gazete diye piyasaya sürülen bir Yeşil Ergenekon mevkutesinde, “Libya’da halk Kaddafi’yi arıyor” mealinde bir manşet gördüm.  Vakıadan ziyade şeytani bir temenninin masa başında dizayn edilmiş bir ifadesi olan bu manşetteki olumsuz beklenti, Mısır ve Tunus içinde çeşitli mahfillerde farklı şekillerde ifade ediliyor. Çok tekrarlanan bir yalanın zamanla gerçek sanılmaya başlanması vakıası nedeniyle de, muhtemelen bazılarımızın da zaman zaman kafasını kurcalıyor bu tür iddia ve ifadeler.

Analarından azılı İslam düşmanı olarak doğanların, 3 yıl önce başlayan ve batılılar ile aşıklarınca Arap Baharı olarak isimlendirilen intifadanın ciddi meyveler verdiği bu 3 İslam memleketinde işlerin kötüye doğru gittiğine inanması ve bu inancın verdiği sevinçle göbek atması gayet tabidir. Aksini düşünmek muhal olur zaten.

Bu güruha bir de Şia’yı İslam’la özdeşleştiren ve Şii olmayan herkesi cehennemlik birer kafir, kanı, malı ve ırzı helal bir harbi olarak gören Şiacılar eklendi ki, bunların bakışı da maalesef diğerlerini hiç aratmıyor.

Bu üç İslam beldesinin dününü iyi bilmeyen İslami duyarlılık sahipleri ile birtakım İslamcılarda, maalesef bu tür tezvirattan olumsuz etkilenme neticesi üzüntü duymakta ve dünya çapında İslam’ın İslamcılığın geleceği konusunda karamsarlığa ve ümitsizliğe düşebilmektedirler.

Geçmişleri İyi mi İdi ki Gelecekleri Kötü Olsun?

Bu 3 İslam memleketinde işlerin kötüye mi yoksa iyiye mi gittiğini ciddi olarak anlamak isteyenler, öncelikle bu memleketlerin geçmişini ve özellikle yakın tarihini iyice öğrenmelidirler.

Birinci dünya ve özellikle ikinci dünya savaşından sonra, tıpkı memleketimizde olduğu gibi bu memleketlerde de batı aşığı – uşağı kadrolarca batı taklitçiliği, laiklik ve despotizme dayanan yönetimler ihdas edildi.

Kraldan daha fazla kralcı (batıdan fazla batıcı) bu rejimler süreç içinde, halklarının zaten geleneksel sorunlarla malul İslam anlayışlarını iyice törpülediler ve halklarını kimliksizleştirip, kişiliksizleştirdiler. Memleketimiz ve diğer tüm İslam memleketlerinde olduğu gibi bu 3 İslam memleketinde de batının gönüllü köleleri vesayetinde, batının (güya) bağımsız sömürgeleri oluştu.

Bu 3 memleketin geçmişini ve bu gününü kavramak isteyenler, öncelikle memleketimizin 1923’te T.C. dönemiyle başlayan geçmişinde yaşananlar ve yeni yeni gevşetilmeye çalışılan batıcı vesayeti dikkate alarak, bu 3 memlekette geçmişte ve günümüzde memleketimizden daha despotik uygulamaların mevcut yapıldığını göz önüne almalıdırlar.

Ortadoğu İntifadası Tarihsel Bir Kırılma Noktasıdır

İntifada, yaklaşık bir buçuk asır önce Cemalettin Afgani ile başlayan ıslah ve yeniden diriliş çabalarının bir aşaması olarak bu 3 memlekette ciddi bir merhaleye, halkın İslamcıların önderliğinde kendi kaderini İslam çerçevesinde tayin etme iradesini gerçekleştirmesi yolunda bir milat oldu. Bu memleketlerde ciddi bir eşik aşılarak, batı aşığı – uşağı kadroların ve reçetelerinin bir işe yaramadığı, tek çıkış yolunun İslam ve İslamcı kadrolar olduğu halkın ekserisi tarafından idrak ve teyit edilmiş oldu.

Nitekim memleketimizde 28 Şubat 1997 sonrası gelişmeler neticesi ortaya çıkan ve 13 yıldır halk desteğini arttırarak sürdüren AK Parti süreci de, Ortadoğu intifadasının Türkiye şartlarına has bir öncülü durumundadır. Bu süreçte Türkiye halkının ekseriyeti bilinçsizce de olsa, batı aşığı – uşağı kadrolardan kendisine hayır olmadığını, tek çıkış yolunun İslamcı kadrolar olduğunu ortaya koymuştur.

Bu memleketlerde intifada sonrası yaşanan sancılı süreçleri, Musa (as)’ın İsrailoğullarını Mısır’dan çıkardıktan sonra yaşadığı sancılı sürece benzetebiliriz. Kur’anda çeşitli ayetlerde açıklandığı üzere, Firavun rejimi altında kişiliksizleştirilen İsrailoğulları, Musa (as) gibi bir peygamberin liderliğine ve Yüce Allah’ın ğaybi yardımlarına rağmen 40 yıl çölde dolaşmak zorunda kaldıktan sonra ancak ciddi başarılar kazanabildiler ve yıllar sonra Davut ve Süleyman (as) zamanında İslam Devletini arzulanan seviyeye ulaştırabildiler.

İsrailoğullarının Mısır’dan çıkmadan önce, senden önce de sonra da eziyet ve işkence gördük diye Musa’ya sitem etmeleri; Mısır’dan çıktıktan sonra buzağıyı ilah edinmeleri ile çölde verilen nimetlerden bıkarak sarımsak ve soğan istemeleri ve diğer olumsuz tutum ve davranışları Kur’anda ayrıntılı olarak açıklanmıştır ve herhalde laf olsun diye açıklanmamıştır.

İntifada tarihte çok önemli bir kırılma noktasıdır ve bu kırılmanın artı ve eksi manada etkileri sürecin ileriki aşamalarında daha iyi hissedilecektir. Yaranın sıcaklığı esnasında acısının hissedilememesi, soğuyunca acının hissedilmesi gibi, bu intifadanın önemi ve etkileri de, ortalık yatıştıkça daha iyi  anlaşılacaktır.

Hiçbir İş Bir Anda Düzene Giremez

Bazıları bu 3 İslam memleketinde işlerin bir anda düzene girmesini, bir anda özlenen düzenin oluşmasını bekliyorlar. Bu gerçekçi olmayan boş bir beklentidir. En önemsiz bir iş bile bir anda rayına oturup düzene girmez. Mutlaka kesintisiz ve çok ciddi çabaların gösterildiği bir süreç gerektirir.

Bu gün batı aşıklarının - uşaklarının gözlerini kamaştıran batının ulaştığı maddi ve manevi seviye belki bin yıllık bir sürecin neticesidir. Batının ulaştığı seviye değerlendirilirken, Avrupa ortaçağının feci durumu, ardından el yordamıyla yapılan bilimsel çalışmalar, yaşanan ideolojik çatışmalar vs. çok değil, daha 50-60 sene önce yaşanan 2. Dünya savaşında batının kendi içindeki çatışmaları. 1990’lara kadar komünizm tehdidi dolayımında yaşanan soğuk ve sıcak savaşlar vs. vs. mutlaka hatırlanmalıdır.

Batı bu günkü seviyesine bir anda ulaşmadığı gibi, başka medeniyetlere öykünerek ve taklit ederek değil, kendi şartları içinde, özellikle islam medeniyeti olmak üzere diğer medeniyetlerden faydalanarak, adeta el yordamıyla başlattığı uzun çalışmalar neticesi ulaşmıştır.

Aynı durum tüm İslam dünyası için geçerlidir. Bu gün bahsettiğimiz 3 İslam beldesinde oluşan yeni şartlar, daha yolun başlangıcıdır. El yordamıyla başlayan çalışmalar, eğer gerekli çaba ve gayret gösterilirse,  kendi şartları çerçevesinde kendi dengelerini bulmaya ve zamanla İslam’ı kamusal alana ve devlete hakim kılmaya doğru evrilecektir inşaallah.

Batı Aşıkları – Uşakları Ütopik Batı Cennetlerinde Yaşıyorlar

Gerek memleketimizde ve gerekse tüm İslam memleketlerindeki batı aşığı gönüllü batı uşakları, oluşturdukları sanal - ütopik ideolojik dünyalar ve kurdukları despotik rejimlerle, tıpkı Hasan Sabbah’ın fedaileri gibi, kendilerinin ve halklarının adeta sahte batı cennetlerinde yaşadıklarını sanıyorlar ve bizim de öyle sanmamızı istiyorlar.

Bizlere de kendi kapıldıkları batı aşıklığını – uşaklığını alternatifsiz tek erdem olarak göstermeye çalışanlar, yaşadıkları ütopik dünyaların sahte rahatlığıyla, bu eksenden çıkmaya çalışan memleketlerin durumunu daha baştan kötülemekte, hemen başarısızlığa mahkum etmekteler.

Oysa asıl batı aşığı – uşağı olan ütopik ideoloji ve rejimler baştan başarısızlığa mahkum olmuşlardır da, kendilerini sahte batı medeniyeti öykünmeleriyle aldatmaktadırlar. Memleketimiz halkının ve intifada eden memleketler halklarının ekserisinin gördüğü bu yalın gerçeği, batı büyüsüne kapılan elitlerin görebilmeleri, ancak bu büyüden kurtulmaları ile mümkünse de, anadan doğma İslam düşmanı ve kraldan fazla kralcı batıcılarımız için bu büyüden kurtuluş hali hazırda zor görünmektedir. Ne zamanki deniz bitip kara görünecek, o zaman anlayacaklar ama, iş işten geçmiş, atı alan üsküdarı geçmiş olacak.

Mısır, Tunus Ve Libya’da, İslam’ın Aydınlık Geleceğinin Fecri Yaşanıyor

Hülasa olarak diyebiliriz ki, bu üç İslam beldesinin ufuklarında, aydınlık bir günün fecr (seher –alaca aydınlık) anları – süreci yaşanmaktadır. Batı koyu karanlık bir gecenin başlangıcı olan akşam şafağına – alacakaranlığına girerken, bu üç İslam beldesinde aydınlık gündüzün başlangıcı olan sabahın ilk ışınları belirmeye başlamıştır. Elbette sabah, öğlen olacaktır. Ama bir anda değil.

Hiç kimsenin elinde sihirli bir değişim değneği yok. Peygamberimizin hayatına bir bakalım her şeyden önce. Mekke’de hukuki olarak varlıklarının bile tanınmadığı 13 yılın ardından Medine hicretiyle İslam devletinin temelleri atıldı ama arzulanan seviye anda oluşup oturmadı.  O günün Medine şartlarına uygun merhalelerden geçilerek, sancılı süreçler yaşanarak adım adım devlet oluştu ve güçlendi, İslam tüm Medine’nin kamusal alanına ve bilahare 3 kıtaya hakim oldu.

Tüm bu gerçekler ışığında bir kez daha ifade ediyoruz ki, Mısır, Libya ve Tunus’ta işler Allah’ın izin ve yardımıyla her geçen gün daha iyiye doğru gidiyor. Bu gidişin şu anda olumsuz etkileri daha ziyade fark edilmekte iken, belli bir noktadan sonra olumlu etkileri fark edilmeye başlanacak ve gün geçtikçe daha iyiye doğru gidilecektir inşaallah.

Kötü Zan Sahibine Aittir

Yüce Allah 24.Nur Suresi 12. Ayette, Aişe (ra)’a atılan zina iftirasına inanan müminleri kınayarak,  müminlerin birbirleri hakkında duydukları olumsuz haber ve nitelemeler hakkında hayırlı zanda (hüsnüzan) bulunmalarını emrediyor. Kötü zan sahibine aittir demişler. Türkiye İslamcılarının bu memleketlerdeki İslamcı kadrolar hakkındaki kötü zanları (suizan) kendi durumlarını ortaya koyuyor aslında.

Bize düşen karamsar değil ümitvar olmak, kendimize ve bu memleketlerde refiklerimiz olan İslamcı kadrolara ve kendi yolunda cihad edenlere Allah’ın yardım ve desteğine güvenmek, mücadelelerini sahiplenerek elimizden gelen maddi ve manevi desteği kesintisiz ve sonuna kadar vermektir.

Bu memleketlerin İslamcı kadroları ve geleceği hakkında ümitsiz ve karamsar olmak, kendimiz hakkında ümitsiz ve karamsar olmaktır aslında. 12.Yusuf Suresi 87. Ayette Yakub (as)’ın oğullarına söylediği gibi, Allah’ın hayat verici yardım ve desteğinden (ravh) umutsuzluk ve karamsarlığa (yeise) kafirlerden başkası mı düşer? 

  • Yorumlar 3
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim