Melih Altınok

Melih Altınok

Yazarın Tüm Yazıları >

Misille-me

A+A-

Samsun Ladik’te iki polis memurunun yaşamına ve onca insanın umuduna mal olan saldırıyı PKK’ye bağlı HPG’nin üstlenmesinin ardından “Aceleci davrandınız. Bakın provokasyon değilmiş, PKK’nin işiymiş” şeklinde eleştiriler alıyorum.

İçinde provokasyon maddesinin de yer aldığı sözlüklere, e-postaların gönderildiği o mecrada herkes rahatlıkla ulaşabilir. Ancak şunu söylemekle yetineceğim. Provokasyon, eylemi gerçekleştirenden ziyade o eylemin niteliğiyle alakalıdır. Bir eylem için bu nitelendirme kullanılacaksa, nasıl bir süreçte gerçekleştirildiği ve sonuçları itibariyle nelere yol açtığı gözönünde bulundurulur; ‘yönlendirilenlerin’ kim olduğu tali bir konudur. Provokasyona ortak olmanın en net kanıtıysa misilleme yapmaktır.

Kaldı ki, Ahmet Türk’e yumruk atanın da kimliği ve tarafı da açıktı. Hal buyken Türk’e yumruk atılmasını provokasyon, bu elim saldırının hemen ertesinde polislere düzenlenen saldırıyı ise failler belli diye ‘misilleme’ olarak tanımlamanın iler tutar yanı yok.

Geçen salı günkü yazımda daha muğlâk ifadeler kullanmıştım. Ancak madem örgüt, ‘ayıbını’ itiraf etti, o halde eveleyip gevelemenin bir anlamı yok. PKK bu eylemiyle provokasyona açıkça alet olmuştur. Bu saldırı da tıpkı Öcalan’ın bile “anlayamadım” sözleriyle karşıladığı Reşadiye saldırısı gibi, kafalarda ciddi sorular uyandırmıştır.

“Ladik’teki eylemi bana yapılan saldırıyla ilişkilendirmeyin” diyerek çırpınan Ahmet Türk’ün misyonuna halel getirilmiştir; barış için umutlanan tüm Türkiyeliler gücendirilmiştir.

Örgütün önder kadrolarının, Ergenekon uzantılarının yönlendirmesine son derece müsait, inisiyatif kullanma yetkisine sahip El-Kaidevari hücrelerin ‘çıkıntılıklarını’ sahiplenmelerini sorgulamıyorum. Ancak Kürt sorunu doğuran devletin ceberutluğuna dair anıların sıcaklığıyla, “vur gerilla vur, üçe beşe bakma vur” diye haykıran bir kısım ‘çevrenin’, eskiden yine bu harekete ait olan o yakıcı söylemi de anımsamalarında yarar var.

Hatırlıyor musunuz, Özgür Gündem kontrgerilla tarafından bombalandığında gazete hangi manşetle çıkmıştı: “Bu ateş hepimizi yakar!”

Evet, Kürtlerin haklı mücadelesinin temelinde, bu halkın şiddet olgusuyla yakın ‘ilişkisi’ yatar, doğrudur. Ancak bu halkın mücadelesinin meşruluğu, şiddete başvurmasındaki fütursuzluğundan değil, maruz kaldığı şiddetin fütursuzluğundan kaynaklanır. İşte bu haliyle Kürtlerin ‘son büyük kavgası’ Türkiye devrimci tarihinde hiçbir fraksiyonun sahip olamadığı bir benzeşmeye nail olmuştur. Kotardıkları, doğrudan eyleme yakınlaşan pek çok ‘şiddetsizlik’ eylemi, sivil itaatsizlik literatüründe paragraf açmıştır.

İşte şimdi, amasız barışı savunan demokratların ve solcuların belki de en çok bu açıdan hakkını verdiği Kürt hareketinin Gandi’ye dönüp bakmasının tam zamanıdır. Öyleyse indirgemeci bir yaklaşımla, yalnızca ‘pasif direnişle’ anılan büyük direnişçi Gandi’den gelsin:

“Savunmaya yönelik şiddet, saldırıda kullanılan şiddetten üstündür... Kendiliğinden şiddet, önceden tasarlanmış şiddetten üstündür... Uzun süre baskı altında tutulmuş, birlikte harekete geçme kapasitesine sahip olmayanların şiddeti, siyasal yaşama katılma ve örgütsel güç geliştirme olanağına sahip olanlarınkinden daha ‘anlaşılır’ bir şeydir... Ve şiddetsizlik şiddetten sonsuz derecede üstündür.”

Bakın otuz yıldır bu coğrafyada bahar, topla tüfekle girişilen bir ‘temizlik’le başlıyor. Eylemleriyle, yukarıdan Gandi’den derlediğim şiddet skalasında oturdukları yer malum olanlara nasıl kalkan olacak bu ülkenin demokratları, solcuları?

Mazlum bir halkın zalim karşısındaki direnişini Ladik’teki gibi misillemelerle örgütlediğini düşünenler bu noktayı bir kez daha düşünmeliler. Misilleme yaptıkları şeyin barış olduğunu da akıllarından çıkarmamalılar.

Anayasa Değişikliği Paketi’nde, siyasi partilerin kapatılmasını zorlaştıran 8. Madde’ye yalnızca 5 BDP’li ‘sembolik’ olarak evet dedi. Grup disipliniymiş! Peki ya partileriniz kapatılırken sık sık anımsattığınız disiplinsiz vicdan ne olacak? O da mı sembolikti?

TARAF

YAZIYA YORUM KAT