1. YAZARLAR

  2. Levent Köker

  3. "Minare yasağı"ndan çıkarılması gereken dersler
Levent Köker

Levent Köker

Yazarın Tüm Yazıları >

"Minare yasağı"ndan çıkarılması gereken dersler

A+A-

Dünyanın hâl ve gidişâtı hakkında zaman zaman karamsar olmamızı gerektiren olaylar cereyân edebiliyor. Bunlara son olarak, yapılan referandumla İsviçre'de yeni minare inşâının yasaklanması eklendi.

Bir taraftan, demokratik toplumların temel hak ve hürriyetleri farklılıklara saygı ilkesine göre yeniden yorumladıkları, diğer taraftan demokratik olmayan ülkelerin de demokratikleşme yoluna davet edildikleri bir dünya ortamında hâzin bir gelişme. Lâkin, "bir musibet bin nasihatten evlâdır" deyişini hatırlatırcasına, bu hâdiseden hem dünya ülkelerinin hem de özellikle Türkiye'nin yararına olacak pek çok ders çıkarmak mümkün.

Öncelikle, minare inşâına getirilen yasağın din ve inanç hürriyetini ihlâl eder nitelikte olup olmadığı üzerinde durmak gerekiyor. Din ve inancı dışarıdan, söz konusu din ve inanca mensup olmayanların bakış açısından tanımlamak isteyenler açısından, "minare yasağı"nın doğrudan din ve inanç hürriyetini engellemediği ileri sürülebilir. Bununla birlikte, Müslümanların büyük çoğunluğu için minare, İslâmiyet'in vazgeçilmez sembollerinden biri hâline gelmiş olduğu için, kendi din ve inanç hürriyetlerinin de ihlâli anlamına gelmektedir. Bu durumda, minare yasağının din ve inanç hürriyetini ihlâl edici nitelikte olup olmadığı kime göre belirlenecektir? Herhâlde bu belirlemeyi "ihlâl"den yakınan din ve inancın mensuplarına, İsviçreli Müslümanlardan başlayarak İslâm âleminin büyük bir çoğunluğuna dek yaygınlaştırmak gerekecektir. Dolayısıyla, "minare yasağı" vesîlesiyle öğrenmemiz gereken ilk ders, bir dinin veya inanç sisteminin gereklerinin ne olduğu hususunda karar verirken asıl merciin o dine veya inanca bağlı olanlardan oluştuğudur.

İkinci ders, din ve inanç hürriyeti ile ilgili olanlar da dâhil olmak üzere tüm insan hakları ve temel hürriyetler ile ilgili konularda hürriyetlerin sınırlarının halkoylaması veya en demokratik yolla seçilmiş olsa bile, temsilî organlar eliyle belirlenemeyecek niteliklerinin olduğudur. Bir diğer deyişle, her ne surette olursa olsun, temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılamayan ve dolayısıyla bırakın oylamayı, tartışma konusu dahi yapılamayacak muhteva unsurları vardır. Minare yasağı, nelerin tartışma ve oylama konusu yapılamayacağı konusunda bir açıklık kazanmamıza vesîle olmuş olmalıdır.

Minare yasağının öğretmesi gereken üçüncü ders, farklılıkların eşit saygıyı hak ettiği ve hem temel hak ve hürriyetlerin ve hem de farklılıklara eşit saygı ilkesinin, "korkulara" fedâ edilemeyecekleridir. Minare yasağının İsviçre'de yüzde 57'nin üzerinde bir çoğunlukla kabûlünde önemli bir rol oynadığı düşünülen "İslamofobi", sosyolojik bir tesbit olabilirse de, yasağın haklılığını veya anlaşılabilirliğini izah edecek normatif bir temel oluşturamaz.

Şimdi bu üç ders ışığında, minare yasağına gösterilen tepkilere biraz daha yakından bakabiliriz. Burada ilk göze çarpan husus, bir referandumla kabûl edilmiş olsa da, İsviçre hükûmetinin bu yasağa karşı olmasıdır. İkincisi, ­ Müslüman olmayan İsviçrelilerin oluşturduğu ve yasağa açıkça karşı çıkarak, çağdaş ölçüler içinde çokkültürcü bir Avrupa demokrasisinden yana tavır koyan bir sivil toplum mücadelesi söz konusudur. Bu mücadele, 'minare yasağına hayır' diyen yüzde 43'lük azımsanmayacak bir kitle yaratmıştır. Bunlar, İsviçre hakkında toptancı yargılara varmadan önce dikkate alınması gereken hususlar olduğu kadar, genel olarak bu yasak üzerinden Avrupa ve Batı hakkında düşünce geliştirmekte de bizi dikkatli olmaya çağıran noktalardır. Nitekim, İsviçre dışında kalan Avrupa ülkelerinden de, hükûmetler ve toplumsal örgütler düzeyinde tepkiler oldukça ağır bir dille ortaya konulmaktadır. Bunlar arasında özellikle İsveç hükûmetinden gelen, İsviçre'nin farklılıklara bu kadar tahammülsüz ve saygısız bir toplum olmasına tepki niteliği taşıyan değerlendirme dikkât çekici olmalıdır. "Birleşmiş Milletler toplantılarını bu yasaktan sonra İsviçre'de yapmaya devam edebilip edemeyeceğimizi sorgulamalıyız" mealindeki bu değerlendirme, minare yasağının uluslararası camiada nasıl bir tepki kaynağı olabildiğini ortaya koymaktadır.

Hâl böyleyken, Avrupa'da ve İslâm âleminin dışında kalan toplumlarda, İsviçre'deki yasağı onaylayan, İslamofobi'den beslenen grupların varlığı da söz götürmez bir gerçektir. Dolayısıyla, İsviçre'deki halkoylamasına yansıyan yüzde 57-43 oranlarının sembolize ettiği türden bir karşıtlık, değişen oranlarda, Avrupa genelinde de tekrarlanabilir. Özellikle Türkiye'nin AB sürecini anlaması bakımından da önemli olduğunu düşündüğüm bu durum, bize, çok açık olarak, AB içinde bir mücadelenin de devam etmekte olduğunu bildirmektedir. Bu mücadele, AB'yi bir "Hıristiyan AB ulusu" temelinde gören sağcı (milliyetçi-muhafazakâr, giderek ırkçı) Avrupa tasavvuru ile sol-sosyalist (çokkültürcü-demokratik) Avrupa tasavvuru arasında cereyân etmektedir. Minare yasağından Türkiye'nin çıkarması gereken birinci ders, belki de, AB sürecinin Türkiye açısından olduğu kadar AB'nin kendi içindeki bu mücadele bakımından da önemli olduğunu fark etmesi olmalıdır.

Bu çerçeve içinde, müstakbel tam üyeliğinin çokkültürlü bir Avrupa oluşumuna katkı açısından hayatî önem taşıdığını fark eden Türkiye, temel hak ve hürriyetler düzeni açısından kendi içinde bir türlü aşamadığı sorunların daha kolaylıkla üstesinden gelecektir. Örneğin, minare yasağı vesîlesiyle öğrenmemiz gereken birinci nokta, din ve inanç hürriyeti bağlamında nelerin aslî önemi hâiz olduğu konusunun o dine veya inanca mensup olanlarca belirleneceğini ise, şunların da artık tartışma dışına itilmesi gerekecektir: (1) Üniversitelerde uygulanmaya devam eden ve Anayasa Mahkemesi kararları netîcesinde maalesef artık anayasal bir statü kazanmış gibi görünen "başörtüsü yasağı"nın savunulabilir bir temeli kalmamıştır. Zaman zaman bazı gazete köşelerinden sarkan "başörtüsünün İslam'ın emri olmadığı" türünden yakıştırmalarla bu yasağa destek olanlar, "minarenin İslâm'ın gereği olmadığı" argümanıyla aynı mantığı paylaşmaktadırlar. İkinci değerlendirme Müslümanlar açısından nasıl kabûl görmüyorsa, başörtüsü için de aynı şey geçerlidir. Üstelik başörtüsü yasağı minare yasağından daha da vahimdir; zira, minare yasağına rağmen Müslümanlar İsviçre'de eğitim hakkından yararlanabilmekte ve ibadetlerini yapabilmektedirler. Türkiye'de ise başörtüsü eğitim hakkının önünde bir engel olarak durmaktadır. (2) Benzer bir biçimde, Alevilerin cemevlerinin ibadet yeri olarak tanınması taleplerine karşı çıkılması da, minare yasağına benzeyen ve en az bu yasak kadar savunulması imkânsız bir mantık temeline dayanmakta ve Türkiye'de din ve inanç hürriyetinin gerçekleşmesi önünde bir engel olarak durmaktadır.

Minare yasağından çıkarmamız gereken dersler, hem dünya ve Avrupa ve hem de Türkiye bağlamında kuşkusuz bunlarla sınırlı değildir. Din ve inanç hürriyeti söz konusu olduğunda şu üç nokta üzerinde birleşmemizin şart olduğu, bu vesîleyle bir kez daha vurgulanmalıdır. (1) Devlete bağlı, resmî bir din veya inanç örgütlenmesi olmamalıdır. (2) Herkes, dinini veya inancını, tek başına veya toplu olarak, özel veya kamusal alanda ifade etme ve ibadetini gerçekleştirme bakımından serbest olmalıdır. (3) Farklı din ve inançlara karşı devlet ve toplum düzeylerinde eşit saygı gösterilmelidir. Minare yasağı, hiç kuşkusuz, bu üç unsuru ihlâl edici boyutlar taşımaktadır ve bu yüzden şiddetle kınanmalıdır. Bununla birlikte, Türkiye'de de, din ve inanç hürriyetinin bu üç unsuru açısından yapılması gereken bir dizi reform açılımların bekleme odasındadır. Minare yasağına duyulan tepkinin sıhhati de, dolayısıyla, Türkiye'nin bu reformları gerçekleştirmesine bağlı bulunmaktadır.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT