1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Mim - Sad - Ra
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Mim - Sad - Ra

A+A-

Bugünkü sohbetimize başlamadan önce, iki ayrı konunun epistemolojik ( bilgibilimsel ) açılımını yapmamız gerekiyor. Birinci konu "tarih bilinci", ikinci konu ise "sabr ve direniş bilinci" üzerinedir.

Âlemlerin Râbbi olan Allâh Tebâreke we Teâlâ, yüce kelâmı Qûr'ân-ı Âzîmuşşan'ın birçok yerinde ve sürekli bir tekrar halinde, geçmiş toplumların ve ümmetlerin kıssalarını anlatmakta, onların başlarına gelen musîbet ve felâketlerden bahsetmekte, yaşadıkları zorlukları ve göğüs gerdikleri çetin evreleri zikretmektedir. Öyle ki, Yüce Râbbimiz, bizden önce yaşamış olan bu kavim ve toplulukların kıssalarından ders ve ibret almamızı bize tembihlemekte, böylece, bu kıssaları bize niçin anlattığını da beyan etmektedir.

Zira geçmişten ve geçmiş toplulukların yaşadıklarından ders almayan, bulundukları coğrafyada kendilerinden önce yaşamış olanların başlarına gelen musîbetlerden habersiz, tarihî kökleriyle irtibâtlarını kesmiş olan toplumlar ve halklar, belli bir süre sonunda, Toynbee'nin demesiyle "sub speacy temporis" ( zaman içinde ) siyasal ve sosyal olarak yok olup gitmekte veya bilinçsiz, köksüz ve kişiliksiz yığınlar haline gelmektedir.

Bu yüzden Allâh-u Teâlâ, Qûr'ân-ı Kerîm'de tarihî waq'âları sürekli olarak tekrar etmekte, hatta kimileyin aynı olayı birçok yerde defaatla tekrar edip anlatmakta ve her anlatımın sonunda ise bu hâdise ve yaşanmışlıktan ibretler ve dersler almamızı tembihleyip, bizden, önümüzü ve geleceğimizi doğru bir çizgide inşâ etmemizi istemektedir. Kulak verelim:

"Hayatın hakkı için onlar sarhoşluk içinde bocalıyorlardı. Güneş doğduğunda onları o korkunç ses yakaladı. Böylece ülkelerinin altını üstüne getirdik. Üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. İşte bunda ibret alanlar için işaretler vardır. Onlar hâlâ gözler önünde duran bir yol üzerindedirler. Hâkikaten bunda imân edenler için ibretler vardır." ( Hîcr, 72 – 77 )

"Şüphesiz bunda bir ibret vardır, ama çokları imân etmiş değillerdir." ( Şuârâ, 67 )

"Bunda elbet büyük bir ders vardır, ama çokları imân etmezler." ( Şuârâ, 103 )

"Sonra diğerlerini helâq ettik. Üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki... Uyarılanların ( ama yola gelmeyenlerin ) yağmuru ne de kötü! Elbet bunda büyük bir ibret vardır, fakat çokları imân etmezler." ( Şuârâ, 172 – 174 )

Sabr ve direniş ( muqawemet ) hususları da, yine yüce kitâbımızda üzerinde büyük bir ehemmiyetle durulan hususlar arasındadır. Dünya hayatını bir "imtihân alanı" ( Ankebut, 2 – 3 ) olarak niteleyen âzîz İslâm dîni, insanlara ve toplumlara, hayatta karşılaşacakları bütün meşaqqat ve zorluklara karşı sabr û sebat edip direniş göstermelerini, siyasî, içtimâî, iktisadî ve umumî hiçbir musîbet ve belaya boyun eğmemelerini, bu sıkıntı ve dertlere karşı savaşmalarını, mücâdele etmelerini salık vermektedir:

"Ey imân edenler! Sizden öncekilerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Onlara öyle bir fâkirlik ve sıkıntı gelmişti ki, nihâyet peygamber ve beraberindekiler 'Allâh'ın yardımı ne zaman gelecek?' dediler." ( Baqara, 214 )

"Ey Râbbimiz! Üzerimize sabr yağdır. Bize cesâret ver ki tutunalım. Kâfir kavme karşı bize yardım et." ( Baqara, 250 )

"Ey imân edenler! Sabredin, ( düşman karşısında ) sebat gösterin, ( cihâd için ) hazırlıklı ve uyanık olun ve Allâh'tan korkun ki başarıya erişebilesiniz." ( Âl-i İmrân, 200 )

"Onlar, yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler. Sonunda yardımımız onlara yetişti." ( En'âm, 34 )

"Onlar öyle kimselerdirler ki, Allâh'ın adı anıldığı zaman kalpleri titrer. Başlarına gelen ( musîbet ve felâket)lere sabrederler…" ( Hacc, 35 )

"Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış. Başına gelenlere sabret." ( Loqman, 17 )

Şayet bana, "'Şehîd' ve 'şehâdet' kavramlarından sonra en fazla tahrîf edilmiş ve aslî mânâsından tamamen farklı bir anlamda kullanılan İslâmî kavram, hangi kavramdır?" diye bir soru sorarsanız, ben size "sabr" derim.

Ne yazık ki günümüzde "sabr" kelimesi, asıl anlamının tamamen dışında, hatta gerçek mânâsının tam zıddı olan bir mânâda kullanılmaktadır. Halbuki "sabr", itikâdımızda çok önemli bir yer tutan terimlerden biridir. "Sabr" sözcüğünün Qûr'ân-ı Kerîm'in tam 70 yerinde zikredilmesi, barındırdığı ehemmiyeti yeterince izâh etmiyor mu?

Günümüzde "sabr" kavramı, "zorluklara ve sıkıntılara boyun eğip kaderine razı olma ve daha fazla kendini üzmeme" anlamında kullanılmaktadır. Hatta müşkül durumdaki bir insana "sabırlı olmayı" tavsiye ettiğiniz zaman, karşınızdaki bunu, "hiçbir şey yapmadan otur ve canını sıkma!" şeklinde anlamaktadır.

Oysa ki "sabr" sözcüğünün gerçek tanımı şöyle olmalıdır: "Sabr, bir kimsenin veya bir toplumun, karşılaştığı ve başına bela olan musîbet, sıkıntı, eziyet ve problemleri ortadan kaldırmak, başından defetmek ve ondan kurtulmak için verdiği mücâdelede, yaptığı savaşta, gösterdiği direnişte, karşısına çıkacak ve kendisine engel olmaya çalışacak olan hiçbir acıya, hiçbir cefâya, hiçbir engele boyun eğmemesi, hiçbir şeyin ona bu mücâdele ve kavgasında geri adım attıramaması ve o kimsenin veya toplumun, nihâî zafere erişene kadar mücâdelesine devam edip savaşmasıdır."

"Sabr" kelimesi Qûr'ân'da işte bu anlamda kullanılmıştır. Allâh-û Teâlâ yüce kitâbımızın birçok yerinde "sabredenlere müjdele" demektedir. Biz bu çağrıyı, "direnenlere müjdele" olarak mı algılayacağız, yoksa "yerinde oturup kaderine razı olanlara müjdele" olarak mı?

Bütün hücrelerimle inanarak söylüyorum: "Sabr", bugün dünya üzerinde kullanılan en devrimci sözcüktür. ( Bu sözcüğün anlamını daha iyi kavrayabilmek için, İslâm İnqlâbı Rehberi "Şehîd-é Zînde" Seyyîd Ali Hûseynî Xamaneî'nin kaleme aldığı "Sabr" isimli kitâbı okumanızı tavsiye ederim. )

 "Tarih bilinci" ve "sabr bilinci" noktasında bu açılımları yaptıktan sonra, bugünkü sohbetimize başlayabiliriz:

 "MISIR" NE DEMEK?

Bizim İslâmî öğretimizde "bilmek" fiilinin, biri "batınî", biri de "zahirî" olan iki "kesişeni" vardır. Maddeyi ve bedeni tanımaya yönelik olan "zahirî" bilme çabasına "ilim", mânâyı ve rûhu ( özü ) tanımaya yönelik olan "batınî" bilme çabasına ise "irfan" diyorlar, yolumuzu aydınlatanlar.

Bir ay önce Mısır ülkesine yaptığımız bir haftalık geziden sonra, bu ülke hakkında sizler için iki yazı kaleme almıştık. Biri "gezi notları" olan, biri de "sosyolojik anekdotlar" içeren ilk iki makalemiz, Mısır'ı "zahirî" olarak bilmeye ve tanımaya yönelik çabalarımızdı ve "bilmek" fiilinin "ilim" kesişenini yansıtıyordu. Şu anda okumakta olduğunuz bu yazıyla birlikte, Mısır ülkesinin mânâ ve rûhunu ( özünü ) tanımaya yönelecek, bu ülkeyi "batınî" olarak bilmeye emek sarfedeceğiz. Yani bu yazımız, "bilmek" fiilinin "irfan" kesişeni olacaktır.

Bu yazımızda "Misr" ( Mısır ) adı üzerinde duracağız, ülkenin ismini irdeleyeceğiz. Bu ülkeye niye "Mısır" deniyor, bu ismi kimler ve ne zaman verdiler, niye bu ismi verdiler, mânâsı nedir, ona bakacağız. Bunu yaparken, ismin mânâsındaki özü, taşıdığı rûhu kavramaya çalışacak, felsefesini özümsemeye ve verdiği mesajları – varsa eğer – almak için uğraşacağız.

Mısır'ın İslâm öncesi adı "Kemet" idi ve bu isim, "siyâh ülke" anlamına geliyordu. İslâm'dan sonra "Mısır" adı doğdu.

Kendi ülkelerini "siyâh ülke" anlamında "Kemet" olarak adlandıran Eski Mısırlılar, batı tarafındaki ( Afrika'ya açılan taraf ) Berber kavimlerine "Lebu" diye hitâb ediyorlardı. Mısırlılar, daha sonra Mısır'ın batısındaki tüm Kuzey Afrika kıyıları için bu "Lebu" ismini kullandılar. Bugün Mısır'ın batı komşusu olan ülkenin ismi olan "Libya" ismi de işte buradan türemiştir.

Mısır, 640 yılında İslâm'ın egemenliğine girdi. Mısır'ı fetheden Amr ibn-i Âs komutasındaki müslümanlar, bu toprakların derin tarihî ve felsefî köklerine hayran kaldılar. Fethettikleri ülkenin, medeniyetin beşiklerinden biri olduğunu, varsıl bir tarihî geçmişinin ve semiz bir kültür birikiminin bulunduğunu gördüler. Bu yüzden bu topraklara "Misr" ( Mısır ) adını verdiler.

Peki neden ? "Mısır" ne demekti, bu sözcük ne anlama geliyordu ? ( Sahi sizler, bu ismin ne anlama geldiğini bugüne dek hiç merak ettiniz mi ? )

Bu isim, bu ülkeye verilen gerçekten muhteşem bir isimdi. Şöyle ki: "Mısır" adı, üç harften oluşan bir addır. Bunlar, "Mim" ( M ), "Sad" ( S ) ve "Ra" ( R ) harfleridir. Her harf, ülkenin geçirdiği ve ülke halkının yaşadığı bir tarihî süreci anlatır.

Mısır halkı, tarihinde çok büyük zorluk ve çileler, çok büyük eziyetler ve meşakkatler yaşadılar. Birinci harf olan "Mim" ( M ) harfi, "meşakkat" içindir; ülkenin tarihindeki birinci süreci ifâde eder.

Peki Mısır halkı, bu zorluklara, çilelere, meşakkatlere boyun mu eğdi? Hayır, onlar bu meşakkatlere karşı hep direndiler, sabr ve sebat ettiler. İkinci harf olan "Sad" ( S ) harfi, "sabr" içindir; ülkenin ikinci sürecini ifâde eder.

İşte bu sabırlarının, sebat ve dirençlerinin, teslîm olmayışlarının karşılığı olarak Mısır ülkesi medeniyete ve refâha kavuştu. Sabırlarının karşılığını gördüler. Üstün bir medeniyet ve refâh bir toplum kurdular. Üçüncü harf olan "Ra" ( R ) harfi, "refâh" içindir; halkın yaşadığı üçüncü ve son süreci ifâde eder.

"M – S – R" ( Mim – Sad – Ra ) harflerinden oluşan "Mısır" adının anlamı işte budur: "Meşakkat – Sabr – Refâh".

Bütün dünya aynı şekilde ülkeyi bu mükemmel isimle, "Mısır" ismiyle anarken, hayret vericidir ki, Batılılar ( yani Beyaz Adam ), bu ismi hiçbir zaman kullanmadı. Batılılar, "Mısır" adını kullanmaktan her zaman kaçındılar. Onlar bu ülkeye başka bir isim taktılar ve kendilerini, kendi uydurdukları bu isimle avuttular. İngilizler ve Fransızlar "Egypt", Almanlar "Ägypten", İspanyollar "Egipto" dediler. Diğer bütün Avrupalılar da buna benzer isimler kullandılar.

Niye mi? Şunun için: Bildiğiniz gibi Mısır'da hristiyan bir azınlık vardır ve bunlara "Qıptî" denir. Batılılar bu hristiyan Qıptîler'i her zaman için ülkenin asıl sahipleri olarak görmek istediklerinden ülkeyi bu isimlerle andılar. "Egypt, Ägypten, Egipto" isimlerindeki "-gypt, -gipt", işte bu "qıptî" ( kıptî ) anlamındadır.

"MİM" DURUMUNDAKİ İNSANLAR VE TOPLUMLAR "SAD" SÜRECİNİ YAŞAMALI VE YAŞATMALIDIRLAR Kİ "RA" EVRESİNE KAVUŞABİLSİNLER

Toplumların ve milletlerin yaşam öyküleri, tek tek bireylerin yaşam öyküleri gibidir. Allâh-û Teâlâ'nın bir "imtihan alanı" olarak yarattığı bu dünyada insanların ve toplumların hayat serüveni işte bu üç evreden, "Mim" ( M ), "Sad" ( S ) ve "Ra" ( R ) harfleriyle başlayan meşaqqat ( zorluk, çile, sıkıntı ), sabr ( direnç, dayanma, mücâdele etme ) ve refâh ( düzlüğe çıkma, başarma, sefâ, genişlik ) evrelerinden müteşekkîldir. Afrika kıt'âsında, Akdeniz kıyısında bir ülkenin adı olan "Mısır" adını meydana getiren bu üç harf ( Mim – Sad – Ra / M – S – R ), Ademoğulları'nın yaşam serüvenini "akrostij bir şiir" gibi simgelemektedir.

Bugün İslâm dünyasına şöyle bir göz attığımızda, her üç evrede yaşayan ülke ve coğrafyaların olduğunu müşâhede edebiliriz. İslâm dünyasının kimi bölgeleri henüz "Mim" ( meşakkat ) dönemini aşamamışken, bazı bölgeleri "Sad" ( sabr ) evresini yaşamakta, kimi bölgeleri ise "siz Allâh'a yardım ederseniz, Allâh da size yardım eder" ilâhî hükmü gereğince "Ra" ( refâh ) dönemini yakalamış olmanın huzur ve onurunu yaşamaktadırlar.

İslâm dünyasındaki bazı ülke ve coğrafyalar henüz "Mim" dönemindedirler: Hicâz, Yemen, Bahreyn, Kürdistan, Pakistan, Tunus, Libya, Fas, Bosna – Hersek, Sancak, Adiğe. Acaristan, Kabardino – Balkarya…

İslâm dünyasındaki bazı ülke ve coğrafyalar ise şu anda "Sad" evresindedirler: Lübnan, Filistin, Iraq, Çeçenya, Keşmir, Moro, Açe Sumatra, Nijerya…

İslâm dünyasındaki bazı ülke ve coğrafyalar ise, işte bu "Sad" evresini alınlarının akıyla yaşadıkları / yaşattıkları için, bugün "Ra" döneminde bulunmanın onurunu ve izzetini yaşamaktadırlar: İran ( ve Allâh'ın izniyle ha bugün ha yarın Somali ).

Azıcık tarih bilgisi olan herkes çok iyi bilir ki, "Mim" dönemini yaşayan toplumlar ve milletler, "Sad" evresini yaşayıp yaşatmadan, böyle bir süreci başlatmadan, kesinlikle "Ra" dönemine kavuşamazlar. "Mim" dönemindeki toplulukların "Ra" dönemine geçebilmesinin tek yolu, bu iki dönem arasında bir "geçiş köprüsü" olan ve üç harflik "Mısır" sözcüğünün ortasındaki harf olan "Sad" evresini geçirmeleridir.

Yine Qûr'ân okuyan ve az – çok tarih bilinci olan herkes iyi bilir ki, "Sad" evresini yaşayan toplumlar kesinlikle "Ra" dönemine kavuşuyorlar, Bu, tarihsel bir gerçek olması bir yana, aynı zamanda Allâh'ın bir vaadidir de.

Bugün "Ra" evresini büyük bir izzet ve şerefle yaşayan ve hatta "nükleer bir güç" haline gelen İran toplumunun "Sad" evresini nasıl yaşadıklarını, zûlme ve şirke karşı nasıl sabr û sebat edip başkaldırdıklarını incelemenizi salık veririm.

"Mim – Sad - Ra" formülündeki "toplum kronolojisinin" 20. yy'daki en güzel örneği İran coğrafyasıdır. Yüzyıllar boyu sömürülüp eziyet edilen, şâhların ve emperyalistlerin çizmeleri altında ezilen bu coğrafyanın Aryan halkı, "15 Xordad" 1963 tarihinde başlattığı direniş ve qıyâm hareketiyle, "Mim" dönemini kapatıp "Sad" dönemini başlatmış, bu dönemde milyonlarca şehîd vererek, mücâdelesinde asla geri adım atmayarak, ülkenin her yanını "Merg ber Şâh – Merg ber Emrika – Merg ber Şorewî" ( Şâh'a Ölüm - Amerika'ya Ölüm - Rusya'ya Ölüm ), "Her Dem Aşurâ – Her Der Kerbelâ" ( Her Zaman Aşurâ – Her Mekân Kerbelâ ) ve "Nehzet-i ma Hoseynî – Rehber-i ma Xomeynî" ( Yolumuz Hûseynî'dir – Rehberimiz Humeynî'dir ) feryâdlarıyla inletmiş, 16 yıl süren bu mücâdele neticesinde, katil Şâh 16 Ocak 1979'da ülkeden kaçmış, yıllar sonra sürgünden ülkesine dönen İmâm Xomeynî'ye "Hoş Amedi" ( Hoş Deldin ) diyebilmek için, İranlılar, Tehran Havaalanı'nda tam 33 km'lik bir insan seli oluşturmuşlardı. Bu olayın tarihte bir benzeri yoktu! Genişliği 5 km, uzunluğu ise 33 km olan bir insan seli, sırf önderlerine olan bağlılıklarını bildirmek ve O'nu karşılamak için! Bu olaydan on gün sonra, 11 Şubat ( 22 Behmen ) günü İslâm Devrimi oluyor ve 1 Nisan ( 12 Ferwerdîn ) günü İslâm Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla, İran halkı, "Sad" evresini başarıyla tamamlayıp "Ra" dönemine kavuşuyor.

1963 yılının "Panzdeh Xordad" ( 15 Hordad ) günü ile 1979 yılının "Bist û Dû Behmen" ( 22 Behmen ) günü arasındaki 16 yıllık süreç, işte bu "Sad" sürecidir.

Bugün, İslâm dünyasının kimi coğrafyalarında, Allâh ve adalet âşığı müslümanlar, "Sad" evresinin gerekliliğini yerine getiriyorlar.

Lübnan'da Hizbullâh hareketinin yaptığı budur…

Filistin'de kısa adı HAMAS olan Hareket'ul- Muqâwemet'ul- İslâmîyye ( İslâmî Direniş Hareketi ) erlerinin yaptığı budur…

Kafkasya'nın güneş görmeyen buzul dağlarını Hira ve Sewr dağlarına çeviren yiğit Çeçen halkının yaptığı budur…

Nijerya'da Şeyh Süleyman Kumo ve İbrahim ez-Zakzakî'nin önderliğindeki Sokoto hareketinin yaptığı budur…

Moro'da Selâmet Haşimî'nin ateşlediği MILF hareketinin yaptığı budur…

Bugün tüm dünya, Lübnan ve Filistin topraklarında Hizbullâh, HAMAS ve İslâmî Cihâd erlerinin şanlı, onurlu, cesur ve bir o kadar da güçlü direnişlerine şâhîdlik etmektedir. İsrâil isimli yasadışı terör örgütünün vâhşet ve saldırganlığına karşı Hizbullâh ve HAMAS'ın gösterdiği sabr ve direniş, düşmanların ve emperyalistlerin Ortadoğu üzerindeki tüm şeytanî plan ve komplolarını boşa çıkarmış, Hizbuşşeytan'ı yenilgiye uğratmıştır.

Kardeşlerim ve bacılarım! Bugün Lübnan'da Hizbullâh'ın yaptığı onurlu ve izzetli direnişe, Hizbullâh'ın tüm İslâm dünyasında nasıl bir Vâhdet'e yol açtığına ve bu korku bilmez mücâhîdlerin siyonizmi ve emperyalizmi nasıl bir yenilgiye uğrattıklarına bir bakınız.

Soruyorum: "Sabah yakın değil mi?"

 

ibrahim.sediyani@hotmail.de

YAZIYA YORUM KAT