1. HABERLER

  2. KİTAP KRİTİK

  3. Milliyetçilikler ve Faşizmler
Milliyetçilikler ve Faşizmler

Milliyetçilikler ve Faşizmler

Stefan Breuer’ın, Milliyetçilikler ve Faşizmler -Fransa, İtalya ve Almanya Örnekleri-, kitabını Haksöz-Haber için Asım Öz değerlendirdi.

A+A-

Faşizm araştırmalarının sonucunun belirsizliği yada olur olmaz her durumu açıklayacak bir klişe olarak siyasal mücadele retoriğinde kullanılması nedeniyle bu konuda net bir bakışa ulaşılmamıştır.Büyük burjuvazinin bir reaksiyonu mu, küçük burjuvazinin isyanı mı? Çökmekte olan kapitalizmin ifadesi mi, kapitalizmin modernleşmesinin bir aracı mı?

Başlı başına bir ideolojisi olan, ancak bunun kavranmasıyla anlaşılabilecek bir düşünce akımı mı? Milliyetçiliğin bir türü mü yoksa açık ve net şekilde "ırkçılık" mı? Milliyetçilikle bağlantısının boyutları hangi ölçülerde?..

Bunlar ve benzeri sorulardan yola çıkan Hamburg Üniversitesi sosyologlarından ve önde gelen Max Weber araştırmacılarından Stefan Breuer, Milliyetçilikler ve Faşizmler Fransa, İtalya ve Almanya Örnekleri kitabında milliyetçiliği ve faşizmi Fransa, İtalya ve Almanya örnekleri üzerinden inceleyerek milliyetçiliğin işlev değişiminden faşist partilerin araçlarına, örgüt yapısına ve hedeflerine; Fransız milliyetçilerinden ultra-milliyetçiliğe; İtalya'da faşizmin beslendiği kaynaklardan olan sendikalizm ve fütürizmden Almanya'da Nazilere ve onların volk yani halk sözcüğünden türettikleri "völkisch milliyetçiliğe" -yakın karşılığı olarak ırkçı düşünülebilir. Başta Hitler olmak üzere Nasyonal Sosyalistler ırk ve halk sözcüklerini eş anlamlı kullanıyorlardı- uzanan kapsamlı bir inceleme sunuyor.

Dünya Görüşü Yokluğu

Aynı zamanda milliyetçi ideolojik yapıların taşıyıcısı, ulus-devletlerin dünyadaki yerini güvence altına almaya ve kudretini artırmaya çabalamış olan milliyetçi stratejilerin motoru durumunda olan faşizmin sosyal-ekonomik, dinî hatta entelektüel alanlardan doğan menfaatlerde boy verdiğini ortaya koyan Breuer, faşist partilerde ortak bir "dünya görüşü" yokluğunun ve "karizmanın" belirleyiciliğinin de altını çiziyor: "Bu partilerde pek çok dünya görüşü ya da ideoloji bir arada var olur ve bu yüzden bağlantılarını esas olarak bir özgül program üzerinden değil, müşterek karizma inancı üzerinden kurarlar. Karizma: "Bir şahsiyetin(…) olağandışı olarak(…) kabul edilen bir niteliğidir. Şahsiyet bu niteliği nedeniyle, doğaüstü veya insanüstü ya da en azından özgül olağandışı, başka hiç kimsede görülmeyen güçlerle veya özelliklerle(kabiliyetli) olarak, yahut seçilmiş veya örnek kişi olarak ve bu yüzden lider olarak değerlendirilir." Faşist partilerin başarısındaki karizmatik liderlerin yerini ise şöyle açıklıyor Breuer: "faşist liderlerin başarısı, faşist hareketlerin durumunda, amorf tüm dünya ilişkilerinden kopmuş "kitle insanlarının" eşsiz, kendileri tarafından yaratılmış veya ortaya konmuş dünya görüşüyle entegrasyonunda değil, aşılanmış parti zihniyetlerini geride bırakabilen duygusal ortaklıkların ve duygu durumlarının yaratılmasında kendini gösterir."Burada karizmaya ilişkin olarak Max Weber'de gördüğümüz doğuştan yahut sonradan edinilmiş ayrımlardan hareketle faşizmdeki karizmanın Mussolini ve Hitler örneğinde yaratılan bir karizma olduğunun altını çizer. Yaratılan karizmada kitle iletişim araçlarının katkısı kendini göstermektedir. Mussolini ve Hitler partili politikaya girmeden önce oldukça sönük birer portedir. Bunların daha sonraki süreçte öne çıkmalarında ve düzenlerini kurmalarında sinema, radyo ve propaganda oldukça önemli rol oynar. Kültür endüstrisi kavramını açımlayan çalışmalarıyla bilinen Adorno 1936'da bunu açık biçimde şöyle formüle eder: "Muhtemelen faşizmin yapısına dair en derin anlayışlara, faşizmde öncelikle siyasi merkeze- ya da daha doğrusu siyasi ön plana- geçen ve ekonomik şartları yine faşizminkilerle uyuşan reklamların araştırılması ile ulaşılabilir."

Zaman zaman şüphe veya retle karşılaşsa da faşizm konusunda çelişkili araştırmalarda milliyetçilikten totalitarizme varana değin kanonik faşizm araştırmalarının yoğunlaştığı konulardan birisi de ideoloji olgusudur. Farklı isimler farklı verilerden hareketle değişik biçimlerde faşizm olgusunu tanımlamışlardır: "Faşizm her ne idi ise, aynı zamanda daima milliyetçi ideolojik yapıların taşıyıcısı, bir ulus devletin dünyadaki mevkiini güvence altına almaya ve kudretini artırmaya çabalamış olan milliyetçi stratejilerin motoru ve aracısıydı."

Belirli bir siyasi üslup ve belirli bir örgüt biçimiyle, hareket ve yaşam biçimleriyle kendini gösteren faşizmin açıkça milliyetçilikten ayrı tutulup tutulamayacağı yahut onun içinde milliyetçi yönelimlerin ve taleplerin ne kadar girdiği konusu da tartışmalıdır. Milliyetçiliğin faşizme varıp varmayacağı yahut aralarındaki yakın ayrılıklardan dolayı bunları özdeş kılmanın yanıltıcı sonuçlarına entelektüel bir dikkatle eğiliyor yazar. Fransa'da milliyetçiliğin faşizme dönüşmeyişini Almanya ve İtalya'da ise faşizmi mümkün kılan hususları faşizmin biçimlendirilme aşamasıyla sınırlayarak makaleler biçiminde çözümlüyor yazar. Bunu yaparken de kanonik milliyetçilik metinlerini Anderson'dan Gellner'e, Eric Hobsbawm'dan Anthony D. Smith'e varıncaya değin yeniden okuyor. Tabii arada bizim pek fazla bilmediğimiz milliyetçilik konusunda çalışan isimler de var.

Milliyetçiliğin Siyasi Tartışmalara Dahil Oluşu

Modern milliyetçiliğe geçiş dönemi olarak anılan on sekizinci yüzyıl sonu ile on dokuzuncu yüzyıl başlarında milliyetçilikten nadiren bahsedilmesini ise kavramlar tarihinin en tuhaf paradokslarından biri olarak anıyor. Birkaç noktayla sınırlı olmak kaydıyla çıkan ve kamusal müzakere ortamında dolaşmaya başlayan bu kavrama ilk zamanlar kesin bir anlam yüklenmez. Kavramın siyasi tartışmalara dahil olması on dokuzuncu yüzyılın sonlarına rastlar. Maurice Barrés 1892'de Figaro'daki yazısıyla evrenselciliğe karşı milliyetçiliği savunur ve bunu sonraki yıllarda bir doktrin haline getirir. Halkın kurtuluşuna dönük kayıtsız şartsız yükümlülük olarak da kodlanan milliyetçiliğin doğuş yıllarındaki ifadelerinin sonraki süreçte Türkçe kültür dünyasına nasıl transfer edildiğinin ipuçlarını da bu analizlerden hareketle ulaşmak mümkün. Her sorunu Fransa'ya bakarak çözmek,dışlama mümkünse sürme politikaları, ebedi ülkeye kolektif hürmeti sağlayarak vatanın kutsanması bazı farklılıklara rağmen bir bilinç olarak Türk milliyetçiliğini de etkilemiştir. Milliyetçiliğin salt vatanseverlikten ayrılan noktalarına da temas ediyor çalışma: "Ulus devletin bağımsızlığının muhafazasına, bütünlüğünün güvence altına alınmasına ve büyüklüklerinin desteklenerek güçlendirilmesine dair öncelikli kaygı" Salt duygu olarak vatanperverlik bir ilkeler ve planlar bütünü olan milliyetçilikten ayrılır. Luigi Valli bunu şöyle açımlar: "vatana duyulan belirsiz ve dingin sevgi yeterli değildir; daha ziyade milletin menfaatlerinin belirgin ve bilinçli idraki gerekir. Milletin menfaatleri tüm diğer menfaatlerin, sadece ülke içindeki menfaatlerin değil aynı zamanda ve bilhassa tüm diğer menfaatlerinin üstünde tutulmalıdır. Bunun neticesinde ülke içine yönelik, milletin kesinkes millileştirilmesini hedef olan bir program ortaya çıktı ve bunun başlıca aracı okullardı. Dışarıya karşı ise(…) katı biçimde icra edilen bir yayılma politikası izlendi."

Milliyetçilik kavramının Alman kültür dünyasındaki arka planına bakıldığında da benzer bir geç kalmışlığı yahut kavramsal olarak yaygın olmayış durumuyla karşılaşılır. Alman milli bilinci hakkında aktarılanlarla Türk milli bilincinin oluşum yıllarının hem benzerliği hem de birbirlerine yakınlığı da göz önünde bulundurulduğunda milliyetçilik tarihi için on dokuzuncu yüzyıl sonlarına vurgu yapılmasının haklılığı daha da iyi anlaşılacaktır kanısındayım- hem Türk hem de Kürt milliyetçiliği için de bu tarihlendirme oldukça önemlidir ilk Kürt milliyetçi gazetesi Kürdistan'ın çıkış tarihi 1898'dir. Yani Jön Türk gazetesi Meşveret'in çıkışından sadece üç yıl sonradır- Yazar Alman milli bilincinin içeriye ve dışarıya dönük olarak inşa edilişini şöyle açıklıyor: "bir özgül Alman milli bilincinin, teritoryal devletlerin ve "imparatorluğun" rekabet içindeki bağlılık talepleri karşısında ancak büyük zorluklarla ve kademeli bir biçimde kendini ortaya koyabildiği gerçeğinin semantik yan etkisini görmemek güçtür. İlk kez 1871'de devletin kuruluşunun ve hemen akabinde emperyalizm ile kurulan bağlantının, tıpkı İtalya'da olduğu gibi, belirgin "milliyetçi" milli bilincin öne çıkması için belirleyici etkileri oldu. (…) 1871'de kurulan Alman İmparatorluğu henüz ulus-devlet değildi, yine de diğer ulus-devletler in iradeleri karşısında kendi iradesini kabul ettirebilmek için bir ulus-devlet olmak zorundaydı.Bu ise "devlet sisteminde katı milliyetçilik"-ki bundan anlaşılması gereken, azınlıklara rağmen "hakim milletin" dilinin ve kültürünün geçerli kılınmasıydı- ve dışa dönük yayılma politikası ile mümkündü" Dışa yayılma politikasının öncesindeki içe yayılma,bilinçlere nüfuz etme,içselleştirilme süreçlerinin işletilmesi milli bilincin nasıl kurulduğunu anlamak için atlanmaması gereken bilinç teknolojileri niteliğinde. Güncel bir tartışmayı/ "zırva"yı - Türklük olgusunun mistifikasyonunu-okumak için ilginç bir örnek olarak Wilhelm Stapel'in 1932 tarihli Der christliche Staatsmann adlı eserine çıkardığı yeni emperyalizm programına bakmak gerekir. Bu program Tanrının yeryüzündeki halkı olarak Almanlara önemli misyon yüklüyordu. Türklük tasarımı üzerinden yürütülen tartışmalardaki farklı ifadeler gözden geçirildiğinde bir dizi ortaklık yahut sabitliğin fark edilmemesi imkansız. Bunlar ciddiye alındığında yakın ya da uzak dönem milliyetçilik tartışmalarındaki farklılıklara rağmen oldukça mühim bağlantılarının olduğu izlenimine kapılmamak mümkün değildir.

Milliyetçilik/ler ve Faşizm/ler Farkı

Milliyetçiliğin faşizmle aynı tutulması yanılgısı üzerinde de duran yazar bunun bir takım durumları hafife almaktan kaynaklandığını belirtir "Faşizm ve milliyetçiliğin yaygın biçimde bir tutulması iki olguyu hafife almaktadır: Söz konusu milliyetçi anlam kalıplarının heterojenliğini ve bunların diğerleriyle, milliyetçi olmayan anlam kalıplarının heterojenliğini ve bunların diğerleriyle, milliyetçi olmayan kalıplarla rekabetlerinin boyutunu. Kendi başına yanlış olmayan fakat fazlasıyla soyut şu tespiti, faşizmde mevcut olan milliyetçiliğin gayri liberal, radikal ya da aşırı olduğu tespiti, hem tek tek faşizmlerin kendi içlerinde hem de faşizmler arasında sıklıkla son derece etkili olan farklılıkların yeterince aydınlatılamamalarına yol açtı." Kavramları hem köken hem de temsilcileri üzerinden analiz etmeyi önemseyen bir bilimsel aparata sahip olan yazar faşizme adını veren kelime hakkında şu saptamaları yapıyor: Faşizm İtalyanca fascio (demet) kelimesinin çoğuludur. Fascio birlikten doğan gücün sembolüdür. Bir demet çubuğun ortasına, keskin tarafı dışarıda kalacak biçimde bir balta yerleştirilir ve bu demet bir deri şeritle sarılarak bağlanır. Faşizmin bir kilise değil bir hareket bir idman sahası olduğunu ifade eden Mussolini'den yapmış olduğu alıntılar faşizmin Weberyen anlamda "duygusal cemaatleşmeye" yakın olduğunu onun belirleyici özelliklerinden biri olarak zikreder. İtalya'da Vitaliano Brancati (1907-1954) gücün ve görkemin sergisine dönük faşist bir siyasal iktidarın çağın gençlerinde uyandırdığı coşkunun düşünsel olmaktan çok bedensel işlevin üstünlüğünü göstermeye yönelik olduğunun bir örneğidir. Yaklaşık on yıl kadar süren bu faşizm hayranlığı o kadar derin boyutlara ulaşmıştı ki faşizm, ona göre, bir din ve faşist İtalya'da bir tapınaktır. Hitler'in öncülü olarak Mussolini'yi selamlaması, onu kayıtsız şartsız tasvip etmesi ve derin bir saygı duyması faşist yönelimler içinde Mussolini'nin bir kök örnek olarak anıldığını kanıtlar. Nasıl k o yıllarda enternasyonal komünizm için Rusya ve Moskova merkezi bir önemde ise milli hareketler için de İtalya ve Roma model ve örnek olarak ön plana çıkmıştı. Burada ilginç bir cemaatleşme durumunu da anımsatmak gerekir: Anadolu sosyalizminin kurucu babası olarak kabul edilen Nurettin Topçu'nun evinin duvarında enternasyonalist önderlerden ziyade faşist önderlerden birinin portresinin asılı olması düşündürücüdür. İlginç bir cemaatleşme durumu söz konusudur burada.

Faşizmdeki duygusal cemaatleşme durumu çoğu zaman bir partide bedenleşir. Bu partide ise siyasi ve paramiliter olmak üzere birbiriyle yakın ilişki içinde bulunan iki kanat çekişme halindedir. İkili çehreden duruma göre bazen biri bazen de diğeri öne çıkar.

Stefan Breuer iki büyüklük olarak milliyetçilik ve faşizm arasındaki değişken ve alabildiğine gerilimli ilişkileri ortaya koyarken öncelikle iki büyüklüğün farklı düzeylerde bulunduklarını anlaşılır kılmaya yarayan bir tipolojik tartışmayı önemsiyor: "Birinin ağırlık merkezi, Bourdieu'nun dilinden söyleyecek olursak, entelektüel alandır ve buradan mümkün olduğunca komadan, siyasi alana- bu alanın hususiyetlerine ödün vermeksizin- geçmeye çalışır ki, bu biçimsel anlamda tamamen sosyalizm ve komünizmle karşılaştırılabilir bir ideolojik politikadır. Buna karşın diğeri, entelektüel alanda tek tek unsurlarla kök salan, fakat ağırlık merkezi-sadece fikirlerin ve doktrinlerin değil, aynı zamanda daima duyguların, şiddetli heyecanların ve stratejik hedeflerin söz konusu olduğu bir saha olarak-siyasi alanda olan bir görüngü olarak nitelenebilir. Faşizm her şeyden önce partiyi, siyasi alanın mantığını- iktidar rekabetini, yandaşlarını arttırma zorunluluğunu- hem menfaatler hem de fikirler için seçim kıstası olarak kullanır ve bu sırada, partiyi ideolojik netliğe ulaştırabileceği gibi tarikatçılığa da sürükleyebilecek olan hiçbir şeyi dikkate almaz."

Faşizmi ideolojiden yola çıkarak anlamaya çalışan yorumların reddedilmesi gerektiğini savlayarak başlıyor çalışmanın kurucu söylemi. Elbette faşizmin ideolojik yanları vardı. Tümden bağımsız değil bu alandan. Ama onu sadece ideolojiden yola çıkarak tanımlamaktır yanlış olan. O yüzden faşist partileri dünya görüşü partileri olarak tanımlamanın yanlış olduğunu bu partilerin siyasi alanın sağında yer alan ve zora dayalı olarak hareket eden patronaj partileri olduğunu vurgulamanın daha öncelikli ve önemli olduğunun altını çizen bir yoruma dayanmakta Stefan Breuer. Bir ideal tip/sınır kavram olarak faşizmi şöyle betimler: "Faşizm, bu bağlamda söylenebileceği kadarıyla, öncelikle entelektüel alanda ortaya çıkan ve buradan uygulamaya geçen bir fenomen değildir. Sürekli olarak bir sınıfın, bir tabakanın, bir çevrenin maddi veya manevi menfaatlerinden türetilebilen bir sosyal fenomen olduğunu söylemek bir o kadar az mümkündür. Faşizm daha ziyade,- her ne kadar iktidardaki ilk hareketi rekabet halinde olduğu tüm partileri feshetmek olsa da- özünde siyasetin modern, parti tarzı işleyişine bağlı bir siyasi fenomendir. Bu anlayış, modern toplumların sınıf çatışmalarındaki bu eşiğin altında, zorun ve karizmatik örgütlenmenin her iki boyutunda faşizme yaklaşan görüngülerin çoktan ortaya çıktığını göz ardı etmez. Ayrıca entelektüel alandan, faşizmle hususi biçimde bağdaştırılabilir olan teşvikler geldiğini de göz ardı etmez. Ancak faşist ne bu ne de diğeridir; zor, karizma ve patronajın bir parti çerçevesindeki özgül birleşimidir" Bu hareketin ideolojik konumlanışını dünya görüşsel olmayan kısmen kendiliğinden olsa da "kısmen düzenleme, propaganda ve reklamın sonucu da olan şiddetli duygulanımlar ve heyecanlarla birbirine bağlanan ideolojilerin bir agregası" olarak görüyor.Agrega Latincede bir araya getirmek anlamındaki "aggregare" kelimesinden türetilmiştir burada.Birbiriyle alakası olmayan normal şartlarda bir araya getirilmesi mümkün olmayacak şeylerin bir araya getirilmesini ifade eden eklektik bir tutuma işaret eder.

Milliyetçilik ve faşizm arasındaki değişken ve gerilimli ilişkileri ortaya koyan, insanlık tarihinde korkunç sonuçlar doğurmuş bir anlayışı daha yakından tanımak ve anlamak isteyen herkes için önemli bir başvuru kaynağı olan çalışma kuşkusuz bir solukta okunan kitaplardan değil. Yazarın anlattıkları Türk milli bilincinin gerçeklerine benziyor, anlatım biçimi ise usta işi ve etkileyici.

Stefan Breuer, Milliyetçilikler ve Faşizmler -Fransa, İtalya ve Almanya Örnekleri-, Çeviren: Çiğdem Canan Dikmen, İletişim Yayınları, 2010, 264 sayfa.

Asım Öz/Haksöz Haber

HABERE YORUM KAT