’Milletin iradesi’ ve ’Ordu+Yargı işbirliği’… Hangisi sıfırlanacak?

06.02.2010 22:09

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

Gen. Kur. Başk Org. Başbuğ’un, ’Balyoz Güvenlik Eylemi Planı’nda, Fatih ve Bayezid câmilerine Cuma namazı sırasında bomba konulması şeklinde yer alan  şeytanî entrikalar karşısında, ’askerlerini Allah- Allah diyerek eğiten ve saldırı emrini böylece veren bir ordu böyle bir plan hazırlayabilir mi? Bu vicdansızlıktır, lanetliyorum..’ şeklindeki sözleriyle kimi lanetlediği, kimi vicdansızlıkla suçladığı anlaşılmamıştı.. Çünkü, Balyoz Planı’nı hazırlattığı söylenen eski komutan, bu barbarca ve hainâne iddialardan dolayı sorguya bile çekilmemişti..

O zaman, muhtemeldir ki, Org. Başbuğ sadece bu suçlamaları yapanları lanetliyordu..Ve amma, halkın ezip geçebileceği dair nutuklarının ses kaydı da yayınlanan I. Ordu (eski) Komutanı (şimdi emekli) Org. Çetin Doğan’ı hesaba çektirmiyordu..  

Org. Başbuğ’un bu tip, ikircikli ve ne niyetine yenilirse, o meyvanın tadını verdiği söylenen muz gibi sözler etmesi, evvelki gün de tekrarlandı ve Başbakan Erdoğan’ın refikası Emine Erdoğan’ın, (Gülhane Askerî Tıb Akademisi) GATA’daki bir hastayı ziyaret etmek istemesine, sırf türbanlı olduğu için izin verilmemesi etrafındaki tartışmalar alevlenince..

Org. Başbuğ, ’o durum savunulamaz, keşke yaşanmasıydı..’ dedi.. Ama, bununla ne demek istediği, yine açık değildi.. O haliyle o ziyareti yapmak isteyeni mi suçluyordu, engelleyeni mi?

Eğer, ’Bu durum savunulamaz, keşke yaşanmasaydı..’ derken, Org. Başbuğ, bu yapılan engellemeleri kasdediyorsa; buyursun, meydan onun.. O mekanlarda hükmü geçen, kanûnen, o..

Kaldırsın o yasaklamaları..

Var mısın Org. Başbuğ?

*

KANUNLAR SADECE ZAYIFLARA UYGULANIR VE GÜÇLÜLERE DOKUNULAMAZSA..

 

Ki, bu arada bazı kalemler de Genelkurmay (eski) Başkanı (em.) Org. Hilmi Özkök’ü suçluyordu..

Nitekim, 29 Ocak günü, Habertürk Gn. Yn. Md. F. Altaylı, Hilmi Özkök’ü ağır şekilde suçluyordu..  O yazıdan birkaç paragrafı buraya aktaralım:  

"Zırt pırt ortaya darbe planları çıkıyor. Herkesin hedefi Genelkurmay oluyor.
Hepimiz el birliğiyle mevcud Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'dan hesap soruyoruz.
Ne var ki, ortaya çıkan planların hepsi 2003-2004 yıllarına aid.
Yani mevcud Genelkurmay Başkanı'nın daha yeni orgeneralliğe terfi ettiği günlere.
Balyoz'da da, Sarıkız'da da, Ayışığı'nda da, Eldiven'de de hep aynı kişi Genelkurmay Başkanı.
Orgeneral Sayın Hilmi Özkök.
Bir tek ferd-i vahid de çıkıp Özkök'ten hesap sormuyor.
"Yahu kardeşim, sen ne biçim Genelkurmay Başkanı'ymışsın?.
Altındaki herkes darbe planlamış.
1. Ordu'da katliâm planları yapılmış.
Bu planların hepsi sana da ulaşmış.
’Niye o günlerde gereğini yapmadın" diye soran yok.
Varsa yoksa, "Hilmi Paşa çok demokrat adamdı" lafları.
Başlarım demokratlığına..
Bugün kızdığınız, öfkelendiğiniz, "Yuh bu kadarı da olur mu" dediğiniz, TSK'yı suçladığınız ne kadar plan varsa ve eğer siz yayınlayıp durduğunuz tüm bu planlara inanıyorsanız, bunların hepsi Başbuğ zamanında değil, Özkök zamanında yapılmış.
Gerçekten merak ediyorum, niye hiç kimse Özkök'ün adını anmıyor?
"Paşa paşa, sen o zaman ne halt ediyordun da bütün bunlar olup bitiyordu" demiyor?
7 sene öncesinin hesabını bugünün komutanına sormayı biliyorsunuz da 7 sene öncesinin hesabını o günün komutanına sormayı neden düşünmüyorsunuz?(…)’

*

Evet, bu eleştiri haksız sayılamaz..

Deniz. Kuv. (eski) Kom. Özden Örnek’in ’Günlük’lerinde anlatılanlar, Şener Eruygur’un, Aytaç Yalman’ın, İbrahim Fırtına’nın, Hurşit Tolon’un, Tuncer Kılınç’ın ve diğer nice orgenerallerin ve öteki nice generallerin ve subayların etrafında şekillenen darbe çalışmalarının bugün bile, yargıda nasıl sulandırılmaya çalışıldığı, Ergenekon Yargılamaları’yla ortaya çıkmıyor mu? Ve bir takım perde gerisi güçler, neleri nasıl etkiliyor, bu ortada değil mi?

Ama, bu yargılamaların başlamış olması bile bir yeni merhaledir.. Eskiden bu  yargılamalar bile bir hayal idi..

*

Özkök’ten sonraki Gen. Kur. Başkanı (em.) Org. Yaşar Büşükanıt ise, bu tartışma ortamında, suçlamalardan kendisini uzak tutmayı başarmış gibi gözüküyor.. Halbuki, en fazla da o hesaba çekilmeliydi.. Çünkü 27 Nisan 2007 gecesi yayınlattığı (e-muhtıra), tam bir hıyanet ve zorbalık belgesidir.. Şemdinli Cinayeti’ne nasıl müdahale ettiği de..

Onlardan önceki Gen. Kur. Başkanları olan İsmail Hakkı Karadayı’ların, Huseyn Kıvrıkoğlu’ların ve onların yardımcıları anlı-şanlı yardımcıları Çevik Bir’lerin, Erol Özkasnak’ların, Doğu Aktolga’ların, Kemal ve Doğan Beyazıt kardeşlerin, Çetin Doğan’ların millete karşı hazırladıkları nice entrikaların hesabı sorulabildi mi?

Ama, bu hesabların sorulmasının o kadar kolay olmadığı anlaşılıyor..

Herşeyden önce, Yargı, buna müsaid değil..

Bu entrikalar yumağı içinde, (em.) Org. Hilmi Özkök yine de, o şeytanî oyunları bozmakta büyük çabalar harcamış bir isim olarak sivrilmektedir..  Nice entrikaların,  onun karşı hamleleri ile etkisiz olduğu da anlaşılıyor..

Ancak, bir hadis rivayetinde, ’kanunların zayıflara uygulanıp, güçlülere uygulanmaması’, o toplumların tarih sahnesinden silinmesinin sebeplerinden birisi olarak zikredilmektedir..

Ne var ki, ülkemizdeki mevcud rejim, bütünüyle güce ve entrikalara dayalı olduğundan, -(28 Şubat generallerinin, 28 Şubat müdahalesinin, 1923’den beri hep var olageldiğini ve bin yıl da olsa devam edeceğini’ söylediklerini hatırlayalım..)-devlet organizasyonu, asırlar boyu, güçlüler arası bir dayanışma mekanizmasına dönüştüğünden, bu sistemden adâlet bekliyemeyiz..

*

KENDİ GİTTİ, ADI KALDI YADİGÂR..

Ve 28 Şubat zorbalığı günlerinde, Hükûmet’e dayatılan ve askerlerin istediği zaman, mülkî erkanı ve emniyet güçlerini emri altına alan  EMASYA (Emniyet ve Asayiş Yardımlaşması) Protokolü’nün nasıl çalıştırıldığı ortada..

Bu ’protokol’ sâyesinde, komutanların, ülke çapında, iç tehdid gerekçesiyle, ’istihbarî’ çalışmalar yaptırdıkları ve 6 milyondan fazla insanı fişledikleri anlaşılıyor.. Org. Çetin Doğan da, senaryo ve harb oyunu diye geçiştirmeye çalıştığı sözkonusu çalışmalarını, EMASYA Protokolü’ne dayandırmıyor mu?

EMASYA nihayet kaldırıldı.. Üstelik de, Başbakan’ın ’kaldırılacak, bu yolda çalışmalar yapılıyor..’  demesinden üçgün  sonra ve beklenmiyen bir sur’atle..

Demek ki, bazı şeyler yapılabiliyor..

Ama, şimdi, niçin 7 yıl beklendi, deniliyor.. Ama, bunu medyada soranlardan pekçoğu 8-10 yıl önce, 28 Şubat zorbalarının postallarını yalamakla meşgul idiler..

Kaldı ki, mevcud iktidarın, işbaşı yaptıktan hemen sonra, bu protokolü fiilen etkisiz hale getirdiği de anlaşılıyor.. Çünkü Garnizon Komutanlıkları’nın Valilik’lere EMASYA Protokolü gereği diye yaptıkları toplantı davetlerine, Valilerin pek çoğunun ’bu işin gerekliliği birlikte düşünülmeliydi, biz protokole değil, kanunlara bakarız..’ dedikleri  anlaşılıyor..

EMASYA’nın şeklen de kaldırılması ve geçmişte yaptıkları zulümlerin açıklanıp,  raporlarının da geleceği etkilemiyecek şekilde toptan yok edilmesi gerekir..Ve dahası, bu hukuk sistemi, bütünüyle zorbalık üzerine binâ olunduğundan ve resmî ideolojinin bekçiliğinde hele de 28 Şubat günlerindeki Genelkurmay Brifingleri’nden sonra, daha bir gem’i azıya alan darbeci işbirliğini sağlayan bütün kanunî mekanizmalar yokedilmelidir..

’Millî Güvenlik Siyaset Belgeseli’  (MGSB) ve işbaşı yapar yapmaz bütün hükûmetlere, bakanlara, perde gerisi güçlerce ve kurmay albaylar eliyle verilip, okunduktan sonra hemen geri alındığı bilinen, ama, kim tarafından hazırlandığı bilinmeyen ’Kırmızı Kitab’çığın da, açıklandıktan sonra hükümsüz sayılıp yok edilmesi ve toplumun bu zorbalıklardan ve de komikliklerden kurtarılması gerekir..

*

YARGININ İÇİNDEN BİR AYKIRI SES..

Anayasa Mahkemesi Raportörü Doç. Osman Can ile Yargıtay eski başsavcılarından  Sabih Kanadoğlu, geçen hafta,  bir tv. kanalında yeni bir anayasa yapımı etrafında tartışmışlardı.. Kanadoğlu, ’laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği’ne Anayasa Mahkemesi’nce hükmedilmiş bulunan AK Parti’nin yeni bir anayasaya yapamıyacağı’  sözleri ile üzerine gündeme gelmiş ve o tv. proğramında Kanadoğlu, Can’a Weimar Anayasası’ndan örnekler vermeye kalkışmış ve bunun üzerine Can biraz dinledikten sonra, Kanadoğlu’na, ’Bir saygısızlık saymayınız ama, siz Weimar’ı hiç bilmiyorsunuz, Weimar’ın rolünü bilmiyorsunuz, Weimar Anayasası’nın (Adolf Hitler liderliğindeki) Nasyonal Sosyalizm’in iktidara gelmesindeki etkisini hiç bilmiyorsunuz..’ diye itiraz etmiş ve tartışma ondan sonra Kanadoğlu’nun hışımlı çıkışlarıyla devam etmişti..

Doç. Can, 2 Şubat akşamı da bu hukukî tartışma konusunda ve özellikle Birinci Dünya Savaşı’ndaki ağır yenilgiden sonra Almanya’da uygulamaya konulan ve Weimar Anayasası’nın sonunda nasıl Adolf Hitler/ Nazi diktatörlüğüyle noktalandığına dair açıklamalarını sürdürdü.. Daha da ilginç olanı, Can’ın, katıldığı bir tv. proğramında  Türkiye ile (Hitler öncesi) Almanya’nın ilginç benzerliklerine de işaret etmesi idi..

Yargı kurumun desteğinde, emekli generallerin iki kez darbe girişiminde bulunduğunu ve o dönem Almanya'da bağımsız yargının faili meçhul cinayetleri örtbas ettiğini anlatan Can, günümüzdeki Ergenekon davâsına yönelik yargıdan gelen tepkiye dikkat çekiyor ve ’yargı reformu yapmak isteyen siyasî güçlerin Yargıçlar Birliği adı altında örgütlenen yapı tarafından çökertildiğini’ belirtiyor ve bu sözler ister istemez, TC’deki YARSAV’ı ve bütünüyle Yargı kurumunu çağrıştırıyordu..

Osman Can, Hitler öncesi Almanya'da yaşanan süreçle Türkiye'de olan bitenlerle paralellik kurması ilginçti.. ’Bu tarihî bir şey.. Weimar dönemindeki yargı Türkiye’nin bugünkü yargısıyla aşağı yukarı aynı... Algılarla hareket ediyor, siyasete aynı anlamları yüklüyor..’ diyordu, Can..   
’-Yani, Hitler’i iktidara alman halkı getirmedi alman yargısı mı getirdi?’ şeklindeki bir soruya Can’ın cevabı şöyle idi:

’Weimar’da ne oldu? Şimdi çok kısa söylemek gerekirse 1918’de Almanya’da bir devrim gerçekleşti. 1918 Kasım’ında çok partili sistem ve demokratik cumhuriyet ilan edildi. Ondan önce neydi? Ondan önce iki tane kurum. Bismarck döneminden başlayan bir süreçtir bu: Birincisi Ordu ve ikincisi Yargı.

İkisi de, parlamentonun tamamen etkileşim alanı dışında, kısacası bürokrasiye aid olan iki temel figür..

(…)Weimar Anayasası’nı  hazırlayanların çok tarihi bir hatası vardır. Kurumlarla ittifak etmeye çalıştılar. İttifak ettiği kurumlardan bir tanesi orduydu; ikincisi ise yargıydı. (…)Weimar’ın temel problemi buradaydı zaten. Ne yaptı yargı yaptı? (Savaştaki yenilgiyle, imparatorluğun, Reich’ın çöküşünden sonra) Demokrasi ilan edildi, parlamento çalışmaya başladı. Daha önce sadece danışma kurulu olarak çalışan parlamento yasalar çıkarmaya başlayınca Alman yargısı; yani Weimar yargısı parlamentoya karşı tepki üretmeye başladı. (...) Bunun size bazı paralellikleri çağrıştırması lâzım… 
Ardından algı nasıl oluşuyor? Weimar yargısı enteresan refleksler geliştiriyor. Diyor ki, “Devlet ile devletin biçimi birbirinden farklıdır. Devlet dediğimiz şey o tarihsel gelenekselliğe dayanan o figürdür, devletin biçimi ise demokrasidir. Bugün hasbelkader demokrasidir yarın kimbilir ne olur? Bizi bağlayan bu özsel devlettir; demokrasi değildir.” Bu çok net. Kararlarda, açıklamalarda. Bir de (Türkiye’deki YARSAV’ı hatırlatan) Yargıçlar Birliği diye örgütlenmişlerdir. Ondan sonra ne oluyor?  

Weimar Almanyası ile günümüz Türkiyesi arasında inanılmaz benzerlik.. Parçaları birleştirince bakın ortaya ne çıkıyor? (…) Ve örgütlenir örgütlenmez parlamentoya karşı muhalefet başlatıldı orada, bu çok enteresan.

Şimdi orada iki tane darbe girişimi vardır. 1920’de Kapp Darbesi, 1923’de işte Birahaneler Darbesi; yani Hitler- Ludendorf Darbesi.. Emekli generallerin, kimi bazı yüksek bürokratların ve yargıçların katıldığı müdahil olduğu iki tane darbe. İkisi de akamete uğruyor. (…)  Her ikisi de yargının karşısına geliyor ve her ikisinde de yargı şunu söylüyor: Bu emekli generaller vatanperver insanlardır.’ Ve, onları cezasız bırakıyorlar.  
Bugün Türkiye’de güncel bir yargılama vardır biliyorsunuz. Ergenekon Yargılaması. Bu açıdan paralellikleri çağrıştırması lâzım. Bunlar vatanperver insanlardır, bu kadar vatana hizmet etmiş insanlardır ve cezasız bırakılıyor bunların büyük bir kısmı. Diğerleri de, yine vatanperverlik nedeniyle düşük cezalarla bırakılıyor. (…)

Üçüncü olarak şöyle bir refleks geliştiriyorlar, “Biz apolitikiz”, yani “biz politikanın üstünde ve politikanın dışındayız” diyorlar. Ama politikanın dışında olmak demek, parlamento üzerinden ortaya çıkan toplumsal taleplere kapalı olmak demektir ve kendi içlerinde çok  daha tehlikeli bir  politika üretmeye başlıyorlar. Sonra 417 tane siyasi cinayet gerçekleşiyor. Bunun içerisinde bakanlar da vardır. (…) Cinayetlerin neredeyse tamamı cezalandırılmıyor. Bir şekilde kayboluyor.  Faili meçhul ya da mahkemede ya da hapishanede bir şekilde kayboluveriyor ya da delil yetersizliği vesaire. (…)Bu cinayetleri kimlerin işlediği çok nettir. Polis bunları buluyor. Ve yargı bunların hepsini serbest bırakıyor. (…) Ve parlamento bu değişikliği yapamıyor. Yapılan değişiklikler de yargı kararıyla bertaraf ediliyor ve tam anlamıyla nasyonal sosyalistlerin iktidara gelmelerinin önü açılıyor.’  

Evet, uzman bir hukukçunun, TC’deki hukuk düzenine örnek alınmış olan Avrupa hukuk sistemelerinden ilginç bir değerlendirme..

Bu yakalaşımlar, TC’de de sözkonusu değil mi?..

Weimar’ın sonunda ulaşılan noktaya TC’de de ulaşılmaması umulur..
*

YANLIŞLARDAN ÖRÜLÜ ADÂLET TAPINAKLARINDA..

 

Osman Can’ın 6 Şubat günü İnternethaber’de yayınlanan röportajında söyledikleri de önemli..

Kurduğu ’Demokrat Yargı’ ile yargının kutsallaştırılmasına savaş açıyor, Can..  Yıllardır içinde bulunduğu yargı kurumlarını gözlemleyen ve bu yargı düzeninin mutlaka değişmesi gerektiğini söyleyen Osman Can, ’Yanlışlardan örülü tapınak-mağaralar içinde yaşıyoruz. Dışarıdan haberimiz yok. Ama tapınaktakiler dışarıdakiler hakkında adalet dağıttığını iddia ediyor. Bu kutsallaştırmayı bir tarafa bırakın.’  diyor.

27 Mayıs ve 12 Eylûl ürünü yargı kurumlarının baştan sona yenilenmesi gerektiğini savunan Can, “Bu toplum kendi Anayasasını yapacak. Efendiler istese de istemeseler de bu toplum bu Anayasa’yı yapacak..  Anayasa değiştirilmezse ardından da yeni bir Anayasa gelmezse bu toplum çok ciddi acılar yaşardiyor.
(…) Hepimizin üzerinde uzlaşacağı bir geleceği inşa sürecini başlatmak gerek. Bunu korkulara feda edemeyiz. Ama mağara içinde kalmaya devam edersek orada bir mumu aydınlık zannetmeye başlarız. Oysa güneş dışarıda doğup dışarıda batıyor. Mağaradakiler yalnızca gölgeleri görür.
Can, hukukçuların, yargıçların psikolojik durumlarıyla ilgili olarak da ilginç tesbitler yapıyor: İzole bir dünyaları vardır. Hukuk fakültesine girdikten sonra toplumdan bütün bağlarını koparmaya başlıyorlar. Zor bir eğitim, ardından hakimlik-savcılık sınavı. Kazanır kazanmaz, tanrısallaşmaya, peygamber postunda kendilerini görmeye başlıyorlar. Onlara bu payeleri veren devlet olduğundan, aynı devlet onların kişiliklerini oluşturmaya başlıyor. Birer devlet ajanına dönüşüyorlar. Devlet-toplum karşıtlığı içinde devleti temsil etme refleksi geliştiriyorlar. Bu nedenle, tapınaktan dışarı çıkmaz, mahalleleri bilmezler genellikle…’
Can, Türkiye’deki hukukî yapıyla ilgili oralarak da şu tesbitleri yapıyor:

Türkiye hukuk devleti değil. İskeletinin hukuk devleti veya hukukun üstünlüğü ile ilgisi yok. Yargıya, politikaya, askeriyeye ilişkin yapı normlarının hiçbiri ulusal irade ürünü değil. Bu trajik ve utanç verici bir şey. Yargıtay’ın Danıştay’ın, askeri yargının kanunlarına bakın altında 5 tane generalin imzası var. Hukukun üstünlüğünden değil, darbeci iradelerin üstünlüğünden söz edebiliriz. Adım atılmaması veya kısır çekişmeler bu ülkede neyi koruyor, düşünmek gerekir. Anayasa değişikliği zorunluluktur. İkinci olarak yeni demokratik bir Anayasa yapmak zorunludur. Bir iki değişiklik yetmez. Yepyeni bir anayasa gerek. Bu toplumun bütün kesitlerini içine alan bir sürecin ürünü olmalıdır.’
- Böyle bir düzenleme yargıyı nasıl bir noktaya taşıyacak sizce?

Yargıyı halka aid kılar. (…) O kadar çok yanlış var ki. Yanlışlardan örülü bir tapınak-mağarada yaşıyoruz. Dışarıdan haberimiz yok. Ama tapınak-mağaradakiler dışarıdakiler hakkında adalet dağıtıyor. Böyle şey olmaz. Burayı kutsallaştırmayı bir tarafa bırakın. (…)

Öğrencilerime ilk derste şunu sorarım: Hukuk ne işe yarar? İki cevabı var: Toplumsal ilişkileri ve o ilişkilerin kurulu olduğu siyasi yapının işleyişini düzenler. Toplumsal ilişkileri düzenlemesi ve bunu garanti eden devlet yapısının sorun çözme yeteneğine sahip olması için hukuk normu üretilir. Bu normlardan sorun çözmesi ve devletin işleyişini mümkün kılması beklenir. Yani, hukuk sorun üretmemeli, sorun çözmelidir. Devleti işlemez değil, devleti işler hale getirmelidir. Kriz üretmemeli, kriz çözmelidir. Hukuk kuralları bunun için üretilir. Ama,  hukuk normları kriz üretmek için yorumlanmaya başlanırsa, hukuk amacından sapar ve ideolojik bir silaha dönüşür.

*

Askerî Ceza’nın birçok arızaları var, alınız sadece iki örnek!

 

Bir nöbet yerinde uyuduğunu iddia ettiği bir askeri cezalandırmak için, onun eline, pimi çekilmiş bir bomba veren ve ’tetiği gevşetirsen, bomba patlar ona göre..’ diyen ve bu bombayı 45 dakika kadar o askerin elinde tutturan ve sonunda bombanın patlaması sonucu, 4 askerin birden parçalanmasına sebebiyet veren bir teğmene Askerî Mahkeme tarafından verilen cezayı hatırlıyor musunuz?

Sadece 9 yıl..

Yani, bu kişi en fazla 4 sene yattıktan sonra infaz kanunundan faydalanarak çıkacak..

Ve bir de Yarb. Mustafa Dönmez’e verilen cezalara bakınız.. Dünya kadar silahları gizlemiş, niyeti neydi,  doğru dürüst sorulmadığı anlaşılıyor..

O Yarbay’a, 5 Şubat günü 4 sene hapis cezası verildi.. Ve TSK’dan da atıldı..

Halbuki,  Ank.- Zir Vadisi'nde bulunan silahların sadece bir-iki tanesi bir sivil vatandaşın elinde yakalansaydı, alacağı ceza, ondan daha fazla olurdu.. Genelkurmay Askerî Mahkemesi kararında, ’Bir kısmı cephane niteliğinde olan askerî eşyayı gizlemek’ suçunun sâbit olduğuna değiniliyor..
Başbakan Erdoğan’ın evinin planları da dahil, hazırladığı iddia edilen krokilerin kendisine aid olmadığını ileri süren Yarb. Dönmez, Zir Vadisi'ndeki mühimmatın polis istihbaratınca yerleştirildiğini, kendisine oyun oynayan bir polis teşkilatının bulunduğunu, bu silahların orduya aid olduğunu gösteren Makina Kimya Endüstrisi belgelerininin de sahte olduğunu iddia etmişti.

Zir Vadisi’nde, Yarb. Dönmez’in emrindeki askerlerin dışında kimsenin giremediği viran bir binanın bahçesinde yapılan kazılarda ele geçen mühimmatın listesine bakmak bile durumu ortaya koymaya yeter:

’(Tuzaklar ve saldırılar için geliştirilmiş)30 aded el bombası,  12 aded, anti-personel tüfek bombası,   12 aded M49 tipi bubi tuzağı, 2 aded aydınlatma bombası,  9 aded sis bombası, 800 aded G3 mermisi,  6 aded gösteri bombası, 9 aded gözyaşartıcı gaz bombası..’  Bütün bunları saklayan bir subaya verilen ceza sadece 4 yıl!

Evet, halkın adâlet duygusunu yansıtmayan yargı kararları, başta bizzat kendi kurumu olmak üzere, bütün bir toplumu içten içe kemirmektedir..

Bu konuda, sadece halkın iradesiyle seçilenlerin değil, seçtiklerine sahib çıkan bir halkın da kararlılığını göstermesi gerekmektedir..

*

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim