Millete yüzyıldır ’gözaltı’ uygulayan ’kemalist/laik cemaat’in seçkinler

26.02.2010 23:25

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Ortalık, kelimenin tam manâsıyla toz-duman..

Ergenekon Yargılamaları , Poyrazköy İddianameleri, Kafes Planları, artık isimlerini bile unuttuğumuz yığınla darbe teşebbüsleri derken, ve..  Gen. Kur. Başkanı General İlker Başbuğ, nice zamandır, TSK’ya karşı bir ’asimetrik psikolojik savaş’ yürütüldüğünü iddia edip durur ve asıl simetrik olmayan bir şekilde, Trabzon’da bir fırkateyn / savaş gemisi üzerinden tehdidler savururken..

Bu kez de, I. Ordu (eski) Komutanı (em.) Org. Çetin Doğan’ın hazırlattığı anlaşılan ve bütün fecaatiyle ortaya dökülen‚ ’Balyoz Harekâtı’  iddiaları çevresinde gelişen yeni entrika iddiaları..

Hadiseler o kadar hızlı gelişiyor ve şekil değiştiriyor ki.. En taze olanına değinmek istendiğinde, çok daha önemli yeni taze haber ve şekillenmeler geliyor..

*

Bütün bu olup bitenleri nasıl okumalı?

Hadiseleri daha bir tetikleyen gelişmeler, Erzincan Başsavcısı İlhan Cihanerin Ergenekon Yargılaması çerçevesinde, görevlendirilen  ’özel yetkili savcılar’ eliyle takib edilmesi, gözaltına alınması ve tutuklanmasıyla başladı..

Daha önce, Erzincan’da Jandarma Komutanlığı yapan ve son olarak Eskişehir’e tayin edilen bir J. Alb. Receb Gençoğlu ve bir astsubayın, bir takım cinayetler ve silah sakladıkları iddialarıyla ilgili olarak tutuklanmalarıyla başlayan sürecin devamında.. 

’Özel yetkili savcılar’,  karargâhı Erzincan’da bulunan 3. Ordu’nun komutanı Org. Saldıray Berk’i de ifade vermek üzere adliyeye davet etmiş, sözkonusu komutan bu çağrıya icabet etmemiş ve davet, 26 Şubat günü için tekrarlanmıştı.

Başsavcıların, ’1. sınıf hâkim’ statüsünde oldukları ve 1. sınıf hâkimlerin de ancak Yargıtay Başsavcılığı’nca sorgulanabileceği ve Yargıtay’da yargılanacabileceğine dair kanun hükümlerine istinaden, Cihaner’in gözaltına alınması ve tutuklanmasına karşı çıkılıyordu..

’Özel Yetkili Savcılar’ ise, o hükmün, yargıçların hâkimlik mesleğinden kaynaklanan suçlamalar için sözkonusu olabileceğini, Erzincan Başsavcısı’nın ise, âdi suç iddiaları ve Ergenekon örgütüyle ilgileri, yani hâkimlik mesleğiyle ilgisi bulunmayan konulardan dolayı soruşturulduğunu belirtiyordu..

Ve bir savcı , bir savcı tarafından tutuklatılıyor ve bu durum, ’ilk’ diye niteleniyordu.

Ve ortaya çıkan durum, derhal, bu özel yetkili savcıları tayin eden en yüksek kurul olan  ’HSYK’ (Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu)  tarafından ele alınıyor..

Ancak, bu kurul, Yüksek Yargı tarafından belirlenmiş 5 Yargıç  ile Adâlet Bakanı ve Ad. Bak.lığı Müsteşarı’nın üyesi oldukları bir kurul.. Bu kurul, yargıç ve savcıların tayin, terfi ve azl ve özlük haklarıyla ilgili en yüksek yetkili organ ve kararları da kesin olup, itiraz edilecek bir üst merci bulunmuyor. Toplantıların başlayabilmesi için, Adâlet Bakanı veya Müsteşarı’nın toplantıda bulunması kanûnen şart..

Adâlet Bakanı, bu kurulun başkanı.. Ama, bu kurul, toplantı usûlüne uygun olarak başladıktan sonra, Bakan olmadan da karar alabiliyor..

HSYK Başkan Vekili Kadir Özbek, Adâlet Bakanı ve Musteşarı’nı davet ediyor, Bakan’ın işi olduğu için, sadece Müsteşar gidiyor.. Bir takım konular görüşüldükten sonra, bir anda, İlhan Cihaner’in tutuklanmasını sağlayan ’özel yetkili savcılar’la ilgili bir karar alınacağı dile getirilince, Müsteşar, toplantının gündeminde böyle bir konunun bulunmadığını söyleyip toplantıyı terkediyor.. Ama, Bakan veya Müsteşarı’nın hazır bulunması toplantının başlaması için gerekli, bir kez orada bulunduktan sonra, sonra terketseler de toplantı devam edebiliyor ve karar alınabiliyor.. Ve bu duruma uygun olarak, HSYK’nın 5 üyesi, oy birliğiyle bir karar alıp, ’özel yetkili savcılar’ın yetkilerini kaldırıyorlar. Ve bu kararlara hukukî itiraz imkanı bulunmuyor.. (Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay, HSYK gibi bazı yargı kurumları kararlarına, mevcud Anayasa’ya göre itiraz edilecek bir üst merciinin bulunmaması, TC yargı sisteminin en büyük problemlerinden birisidir..    

HSYK, daha önce de Şemdinli İddianamesi’nde dönemin Gen. Kur. Başk. Org. Büyükanıt’ı da suçladığı için Savcı  Ferhat Sarıkaya’yı kamu hizmetlerinden de men’etmiş,  Sarıkaya kendisini savunamadan en zâlimâne şekilde cezalandırılmıştı.)

*

Tabiatiyle, sözkonusu ’özel yetkili savcılar’ın yetkilerinin kaldırılması Adâlet Bakanı tarafından ağır şekilde suçlanıyor, bunun bir yargıya haksız-kanunsuz bir müdahale ve olduğu belirtiliyor.. Bu tartışma üzerine, Yargıtay ve Danıştay hey’etleri HSYK’yı ziyaretle, kararı desteklediklerini belirtiyorlar..

Bu tam bir meslekî dayanışma örneği; kanûnî- hukukî bir tasarruf değil .

Yani, adâlet kavramıyla bağdaşmayan ve hukuk terminolojisinde ’ihsâs-ı rey’ olarak (görüşünü önceden belli etmek) durumu olup, redd-i hâkim (hâkimin reddi) sebebleri arasına girer..

Çünkü, konuyla ilgili hukukî itirazlar bu Yargı kurumlarına gelince, konuyu önceden doğru bir tasarruf olarak gördüklerini açıkladıklarına göre, mağdur olduğuna inanan tarafın itirazı daha baştan reddedilmiş olacaktır..

 

*’İhsas-ı rey’ yasağının sadece yargıçlar için olduğunu bile bilmeyen bir Yargıtay Başkanı..

Nitekim, Başbakan Yard. Bülend Arınç, bu konuya değinirken, Yargıtay Başkanı’nın HSYK’ya destek ziyaretini ’ihsâs-ı rey’ olarak niteledi..

Ama, konuyu bu kadar teferruatıyla anlatmamızın sebebi, Yüksek Yargı kurumlarındaki kişilerin mantık ve zarafet fukaralığına işaret etmektir..

HSYK Başkan Vekili Özbek, Adâlet Bakanı’nın açıklamalarının hukukçu olmayan bir kişi tarafından hazırlandığı izlenimi edindiğini ve kurulu zemberek gibi konuştuğunu söyleyecek kadar ’zarif’  (!) bir konuşma uslûbu sergiliyordu..

Yargıtay Başk. Hasan Gerçeker ise, ’ihsas-ı rey’ suçlamasına cevaben, asıl Arınç’ın ’ihsas-ı rey’de bulunduğunu söyleyecek kadar mantık fukaralığı sergiliyordu. Çünkü, Arınç bir siyasetçi olarak görüşünü açıklayabilir.. Görüşünü, reyini önüne gelen dosya hakkında, karar ânından önce açıklamaması gerekenler, sadece yargıçlardır.. Ama, Yargıtay Başkanı bile, bu incelikten habersiz olduğunu ortaya koyuyordu..

Ve, ilginç olan şu ki, HSYK’ tarafından yetkileri kaldırılan Erzurum’daki ’Özel Yetkili Savcılar’  azl kararı kendilerine tebliğ edilmeden önce, Cihaner Dosyası’nı ve ilgili belgeleri aidiyeti cihetiyle, Ergenekon Savcıları’na gönderiyorlardı.. Ama, İstanbul Savcılığı, bu dosyayı, yetki alanı dışında olduğu gerekçesiyle Erzurum’a geri gönderecekti..

Bu arada, Cihaner’in tutuklanmasına karşı üst mahkemelere yapılan iki itiraz da reddediliyor ve Başsavcı içerde kalmayı sürdürüyordu.. Kendisini ziyaret eden CHP milletvekilleri heyetine, çeşitli şikayetleri yanında, ’cezaevinde günde sadece iki saat sıcak su aktığından  yakınması da ilginçti..  

Vah canııııım.. Zat-ı âlinizin Başsavcılık yaptığı ve sorumluluğunuz altında bulunan Erzincan Cezaevi’nde nelerin nasıl olduğundan haberiniz var mıydı bari?

İlginç olan bir diğer konu da, Cihaner'in evi ve makamında arama yapılırken, HSYK Başkan Vekili Özbek’in, arama yapan savcıları telefonla arayıp, onlardan ’sicil numaraları’nı istemek sûretiyle bir baskı oluşturmaya kalkışmasıydı..

Ama, yargının çatı kuruluşlarıyla tabanında derin bir çatlak oluştuğu ve kanunsuz taleblere, tabanın artık eskisi gibi ’Başüstüne efendim..’ demediği anlaşılıyordu..

Bu telefon arayışı medyaya yansıyınca, HSYK Başkanvekili Özbek, önce bu aramayı te’vil etmeye çalışıyor, medyaya yansıyan konuşma metnini yalanlamaya kalkışıyor ve sonra da, ’alikıran/ başkesen’ edâsıyla, ’Telefon ettiysem ettim, kime ne?’ diyor ve kendisinin de dinlenildiğinden şikayet ederken, aslında medyaya yansıyan ve yalanladığı konuşmanın muhtevasını dolaylı olarak kabul etmiş oluyordu..

Bu arada, Cihaner’in I. Ordu (eski) Komutanı (em) Org. Çetin Doğan tarafından hazırlandığı anlaşılan ve müslüman halka karşı kurulması düşünülen tuzakları yansıtan ’Balyoz Harekâtı’nda öngörülen çalışmaları Erzincan yöresinde de yaptırdığı ortaya çıkıyordu..

Nitekim, 23 Şubat günlü medyaya yansıyan haber ve belgelere göre, ’Darbe Andıcı’ doğrultusunda, mütedeyyin çevrelere yönelik soruşturmada gündelik sıradan telefon konuşmalarını suç delili olarak dosyaya yerleştiren Cihaner'in 'ele geçirdiğini ileri sürdüğü belge ve dokümanlar'  dikkat çekiciydi..
Cihaner, suç delilleri arasında bulunan ve büyük ihtimalle Kur'an-ı Kerîm olması muhtemel kitabı ise şu şekilde tarif ediyor: ’Üç adet,  yeşil karton kapaklı, içerisinde ve üzerinde arabça olduğu düşünülen yazılar bulunan kitab..

’Kemalist-laik bekçi/savcı’ Cihaner’in ele geçirdiği (!) belgelerde, yok yoktu!
* 30 adet hatim CD'si
* Bir adet, ’Teşekkür ederim Allahım’ yazılı CD.
* Üç adet yeşil karton kapaklı içerisinde ve üzerinde arabça olduğu düşünülen yazılar bulunan kitab..
* Bir adet, kırmızı karton kapaklı içerisinde ve üzerinde arabça olduğu düşünülen yazılar bulunan kitab..
* Bir adet, üzerinde ’Sözler- Bediüzzaman Said Nursî’ yazılı kitap.
* Sekiz adet, üzerinde ’Yâsin-i Şerif’ yazılı kitapçık.
* Bir adet, ’Peygamberden (A.S) öğütler’, ve ’Sahih-i Buharî’ yazılı kitap
* Bir adet, ’Peygamberimizden 400 altın söz’ yazılı küçük kitap.
* Bir adet, üzerinde ’Kainatın Sultanı Sevgili Peygamberimizin Mübarek Hayatı’ yazılı kitap.
* Bir adet, üzerinde ’40 Hadis-i Şerif’  yazılı kitapçık.
* Dört adet, üzerinde ’İman Şartları altıdır’ yazılı küçük karton.  Bir adet, üzerinde ’Bismillahirrahmanirrahim’ yazılı kağıt.
* Üç adet, üzerinde ’Hasta ziyaretinin mükafatı’ yazılı katlanmış şekilde kağıtlar.
* Bir adet,  ’Sakal ve sünnetin önemi’ yazılı kitap.

Böylesine ’dehşetli’ suç delillerini bulan bir savcının bu planlaması gerçekleştirilecek olsaydı, em. Org. Çetin Doğan’ın Balyoz Harekâtı’nda düşündüğü ve 200 bin kadar insanın stadyumlarda toplanması planı da çalıştırılamazdı.. Çünkü, sadece Erzincan’da bile böylesine ’dehşetli’ suç delillerini bulunduran yüzbinler vardır..

 

*Asıl ’asimetrik psikolojik savaş’ı TSK yaparken..

Erzincan’da bu gelişmeler olurken, 3. Ordu Kom. Org. Saldıray Berk ise, 28 Şubat 1997 zorbalığı günlerinde, Sincan’da tankların yürütülmesini hatırlatacak şekilde, ağır silahlarla donanmış askerî araçları kışlalardan çıkarıp, Erzurum üzerine yürütüyor ve Genelkurmay, bu hareketliliği önceden planlanmış rutin bir eğitim proğramı diye açıklamak gereğini duyuyordu.. (28 Şubat günlerinde de, Sincan’da, yürütülen tanklar için, önce, rutin bir eğitim proğramı denilmişti; aradan bir kaç yıl geçince ise, emekli olan bazı generaller,  ’Hayır, onları sen yürüttün, ben yürüttüm.’  diye birbirlerine düşmüşlerdi..) Gen. Kur. Başk.lığı, 3. Ordu Komutanlığı’nın internet sitesinde Gül, Erdoğan ve Arınç hakkında yer alan en karalayıcı ve hattâ hakaretâmiz yazılara yerverilişine ise hiç değinmiyordu.. Tıpkı, ’Adî/ Başbakan’ ibarelerinin Erdek Deniz Üssü’ndeki gece nöbetleriyle ilgili bir gizli parola sirkülasyonunda, hem de bir amiral imzasıyla devreye sokulduğunun, yani ’asimetrik psikolojik savaş’ın daniskasının belgelenmesine günlerce ses çıkarmayışı gibi..

*

Bu gelişmeler olurken, Org. Başbuğ’un bir de bizzat kendi ses kaydı, 17 Şubat günü  internetlere düşmez mi? Üstelik de, MGK toplantısına ramak kala açıklanmıştı, bu ses kaydı..

Daha önce, nice emekli ve de kocaman kocaman orgenerallere aid olduğu iddiasıyla yayınlanan ve genellikle o kişilere aid olduğu da, o kişilerce âşina olanlarca kabul edilen ve hassas konuların derinlikli olarak ele alınması hasebiyle esasen başkalarının ses taklidiyle dillendirmesi de pek mümkün olmayan ses kayıtlarının hemen herbirisi, sahiblerince reddedilir veya ’eklenmiş, oynanmış..’ diye hafifletilmeye çalışılır ve de ’sivil general’ rolüne soyunmuş bazı medya mensublarınca,  ’komutanlar yalan söylemez’ diye  kamuoyuna yalan şırıngalamaya çalışırlarken..

Org. İlker Başbuğ, ortaya çıkan bu ses kaydı karşısında ne yapacaktı?

O da redd veya tevil yoluna mı sapacak veya ’o benim..’ diye sahiblenecek miydi?

Org. Başbuğ, bu ikinci yolu seçti.. Çünkü, öbür türlüsü, mızrak çuvala sığmayacaktı..

Bu bir itiraf idi ve ’şecaat arzedeyim derken, sirqatini/  çaldıklarını söyleyen kişi’ durumuna düştüğünü farkedemiyordu, herhalde..  Genelkurmay’ın açıklamasına göre, Org. Başbuğ bu sözleri 26-27 Ocak 2010’da, Bruksel’e yaptığı gezi sırasında, NATO merkezindeki TSK kurmay subaylarına hitaben söylemişti..

Bu konuşma, Hükûmet’e karşı isyan bayrağını çeken yeniçeri ağalarının edâsını hatırlatıyordu..

Org. İlker Başbuğ'un ses kaydında,  Başbakan Yard. Bülent Arınç'a suikasd iddiasıyla suçlanan subaylara kendisinin "görev verdiğini" söylüyor ve "içimizdeki çürükler yüzünden bilgi sızıyor" diye yakınıyor ve ’o bölgeyi izlemek için gönderdiklerinin, başkalarınca izlendiklerini farkedemelerini, profesyonel yetenek sıkıntısı’ olarak eleştiriyordu..  (Bu ses kaydına rağmen, MGK’da Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın yüzüne utanıp kızarmadan, nasıl bakabilmiştir Başbuğ; o da ayrı bir mes’ele.. Hükûmet’in de bu küstahlığı sorgulayamaması ve buhranı zamana yayma taktiğiyle geçiştirmesi, bazılarınca hükûmet etme san’atı diye nitelense de, bir zaaf..)  

İki subayın Bülend Arınç’ın evinin etrafındaki şüpheli faaliyetlerinden dolayı Aralık 2009'da yakalanması ardından Genelkurmay, hedefin Arınç olmadığını iddia etmiş, "Söz konusu askerî personel, uzun süredir devam eden, kastedilen bölgeye yakın bir yerde oturan ve bilgi sızdırdığı iddia edilen bir askeri personel hakkında bilgi toplamak üzere görevlendirilmişlerdir" demişti. Şimdi ise, Başbuğ, o görevlendirmeyi bizzat kendisinin yaptığını itiraf ediyor ve ’kimseyi ırgalamaz’ diye hava atıyordu..

Org. Başbuğ, kendisine aid olduğunu kabullendiği ses kaydında neler demiyordu ki:

"Şimdi değerli arkadaşlar. Adamlar hataları istismar ediyorlar. Bu önemli. Burada hata var. Hata iyi niyetli oluyor. Bilinçli oluyor. Cehaletten ileri geliyor. Hatanın çeşitli şeyleri olabilir. Ayrı bir konu ama şunu bilmemiz gerekir ki bir hata var... Ve bu hata istismar ediliyor, kullanılıyor.

Örnek, bu Ankara Seferberlik Kurulu Bölge Başkanlığı’ndaki yaşadığımız bir olay. Evet, bunlara biz görev verdik. Ben verdim, hiç kimse de ırgalamasın, ben verdim. O görevi arkadaşlar icra ediyorlar. (…) Daha görev yaptığınız bölgenin karakteristiğini bir kere tam bilmeniz lazım yani. Bölge hassas bir bölge ve bir yığın adam var orada. Benim adamımın bunu görmesi lazım, sizin görmeniz lazım, görmüyor... O zaman bu bir hatadır. Uzun süre o görevi yapıyorsunuz, izleniyorsunuz yani. Kendiniz bunu hissetmeniz lazım. Anlamanız lazım. Anlayamıyorlar. Profesyonel yeteneklerde sıkıntılar var.

Efendim işte bu Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığına gelecekler, arayacaklar. Yani ne yapacaksınız: Bir, aratmayacaksınız. Aratmazsanız ne olacak? Arayabilirler mi? Girdim. Giremezsiniz, desen ne yapacaklar? Girebilirler mi oraya? Nah girerler... Yok böyle bir şey, giremezlerdi yani.

İki; oraya böyle giremezsiniz, bilmem ne yapamazsınız, ne olacak o ondan sonra? Silahlı Kuvvetlerin üzerinde şey gibi kalacaktı. Ne gereği var. Kuşku doğuracak... Buyur, buyur ara efendim,  işte yok!  Özel Kuvvetlerin kozmiğine girildi. Eee tabi bunun psikolojik etkisi de vardır. Gireriz, giremeyiz, girdik bilmem ne tamam doğru. (….) Bilgi sızmaları oluyor maalesef, efendim Silahlı Kuvvetlerde hiç bilgi sızması olmaz. Olur. Yani maalesef olur. Niye? Çünkü maalesef çürükler yüzünden, maalesef. (…) Bir albay çıkıyor 10 senedir efendim akaryakıt kaçakçılığının içinde, on senedir... Ya kardeşim bu adamın âmiri memuru yok mu? Ya arkadaşlar, gözünüzü açın. (…) Diğer önemli bir konu şu anda belki de en önemli konu. Bu da özellikle son bir iki yıldır, gördüğümüz Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yürütülen faaliyetler. TSK kuvvetlerine karşı yürütülen psikolojik harekâttır. Bunu herkes anlamıyor. Herkes gibi ben de doluyum, ama belki her şeyi biraz daha bilen birisi olarak dimdik olacağız, dimdik duracağız fakat her şeyin bir zamanı var.

Artı biz ne yapıyoruz tabiî ki asimetrik psikolojik harekât unsurları gerçekten ayrıntılı, kapsamlı olarak biliyoruz, bu basit de değil. Ha burada benim görevim ne?  (…) Tabiî ki her şeyin zamanı yordamı her şeyi herkes bilmez, tamam."

Genelkurmay’ın ’Kozmik Oda’sına girilmesine karşı kızgınlığını, ’eğer izin vermeseydik, nah girerlerdi..’ diye getiren bir kocaman orgeneralin beyanındaki ’zarafete, nezafet ve nezakete bakınız.. Koskocaman general, nasıl konuşacağını unutuyor.. ’TSK’nin üzerine bir şey yapışmasın..’ diye izin vermişler, ’zaten orada bir şey yoktu..’ diyor.. Yok edilmişti, çünkü.. Çünkü , 48 saat kadar bir direnme olmuştu.. O arada, nice temizlikler yapıldı.. 

Bu sözleri söyleyen kişi, bir başka ve modern devletin Genelkurmay Başkanı olsaydı, o anda, ya azledilir veya istifa eder, hattâ, intihar bile ederdi.. (Mareşal Rommel’in, II. Dünya Savaşı’nın son demlerinde, bir darbe planına katıldığı anlaşılınca, nasıl intihar ettiğine, daha geçenlerde değinmiştim..)

Ama, burası, ’kemalist-laik cemaat’in, ’taife-i laicus’un zorbalıkları üzerinde kurulu bir rejimle idare edilen bir ülke..

 

*Bütün bunlar ceberrutluğun, zorbalığın, çağdışılığın sembolü bir ideoloji olan kemalizm’in korunması için..

Nitekim, 10 Şubat 2010 akşamı, tarihçi Prof. Mete Tunçay,  Günümüzde kemalizm, ancak  zorun, ceberrutluğun, arkaikiliğin/ çağdışılığın  adı olabilir..’  diyordu; M. Karaalioğlu'nun sunduğu bir tv. programında, Milliyet yazarı T. Akyol ve siyaset bilimci Prof. Levent Köker ile,  tarihten günümüze kemalizm'i tartışırken..
Prof.  Tunçay, kemalizm'in günümüzde manâsız olduğunu’ belirterek, 
T. Akyol’un’Kemalizm günümüzde ne işlev görüyor?’ sualine şöyle karşılık veriyordu: ’Kemalizm günümüzde zorun adı, ceberrutluğun adı olabilir. Ancak şuna sığınılabilir. Bu olsa olsa çok iyi niyetle gelişmemiş bir ülkede, hiçbir dinamik yok diyelim, onu harekete geçirmek için, silahlı kuvvetlerin bir başlangıç yaptırmaları gibi savunulabilir. Mesela bir Afrika ülkesinde..(…) Onun için diyorum ki, bugün kemalizm'den bahsetmek arkaik bir şey ve geri bir şey.. Demokrasi üzerindeki vesayetin gerekçesi oluyor bir bakıma..’
*

Böylesine bir ülkede, siyasetin ne kadar çetin olduğu ortadadır.. Ve burada, siyaset yapanlar, bu sistemin bu özelliklerini bilerek, ve bu çerçevesinin dışına çıkarlarsa, kellelerinin gideceğinin idraki içinde olarak hareket etmek zorundadırlar.. Siyasete atılırken, iktidar koltuğundan önce, dârağacını göz önüne alamazlarsa, büyük hüsranlarla karşılaşırlar.. Adnan Menderes örneğinde olduğu üzere..

Çünkü, dehşetli bir çete yüzyılı aşan bir zamandır, ülkenin ve milletin kaderine elkoymuştur. Ve en büyük yalancılar da, en büyük inanç ve din istismarcıları da, bu çete’nin şefleri arasından çıkmıştır.. Ve bütün bu jakoben/ kemalist/ laik kadrolar, temelde İslam’la mücadele ederken,  başları derde girdiğinde, hemen İslam’a sarılıyormuş gibi gözüken hilekâr kadrolar.. Çünkü, emirlerindeki askerleri,  kendi rejimlerini savundurmak için ölüme göndermekte, laikliği korumak için asla başarılı olamıyacaklarını; ama, İslam’ı ve müslümanları korumak adına ölüm hatlarına sürebileceklerini kendileri de biliyorlar..  Nitekim, Org. Başbuğ da, daha geçen ay, ’Balyoz Planı’nda zikredilen, ’Fatih ve Bayezid camilerinin bombalanması’ iddiasını etkisizleştirmek için, ’Düşmana Allah Allah diye saldıran bir ordu Allah’ın evini, camii bombalar mı?’ şeklinde kükremiyor muydu..

*’Biz canavar mı yetiştiriyoruz?’ diyen kocaman komutanlar şimdi ortaya çıkan tablodan utanıyorlar mı, acaba?

Bu arada, suçlu sanık subaylar, en üst rütbelilerce korunuyordu.. Dz. K. K. Oramiral Eşref Uğur Yiğit de, 10 Şubat günü, Ergenekon Soruşturması’nda adı geçen bir Dz. Kur. Albayı’nın intiharını takiben düzenlenen törenden sonra, ’Biz canavar mı eğitiyoruz, bana suikasd yapacakları iddia olunanlar, bana bir saldırı olsa, göğüslerini siper edecek kimselerdir..’ diyordu.. Halbuki, iddianamelerde çok ciddî bulgular ortaya konulmaktaydı..

11 Şubat günü de Başbuğ,  'yeter yahu' diye isyan ediyor ve amirallere suikasd iddianamesini rezalet olarak nitelendiriyor, "Böyle rezillik olur mu yeter yahu" sözleriyle öfkesini dile getiriyor, "Suikasd girişimiyle ilgili tek satır var mı? Hani suikasd yapacaklardı komutanlarına? Bunun hesabını kim verecek" diyerek tepki gösteriyordu.. Ama, sonra kendisine iddianamenin bazı bölümlerinin gösterilmediği anlaşılıyordu..

Bütün bunlardan sonra, Org. Başbuğ, utanmış, yüzü kızarmış mıdır; yalan söylediğini veya yalana âlet edildiğini düşünerek..

Ama,  Başbuğ bu gibi aldatılma ihtimalleri için bile, pişkinlik sergileyebiliyordu.. Mesela, bir Denizaltı’nda bulunan patlayıcıları kimin koyduğunu bilmediklerini belirtirken, "Gözden kaçmış olabilir" diye savunma yapıyordu..

Dahası, Org. Başbuğ, Genelkurmay Karargâhı'nda konuk ettiği Habertürk'ten Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı'ya verdiği mülâkatta, iddianameler ve Balyoz Planı hakkında açıklamalarda bulunuyor ve bununla yargıyı etkileyebileceğini düşünmüyor idiyse, ne düşünüyordu, o da belli değildi..

Geçmişte de, Poyrazköy’de bulunan LAV silahları için, ’boru..’  diyebilen ve Kur. Alb. Dursun Çiçek’e aid olduğu Adlî Tıb Kurumu tarafından iki kez teyid olunan ’ıslak/ orijinal imzalı’ entrika planını ’kağıt parçası’ diye hafife alan ve ortaya çıkan durumdan mahcubiyet duyduğu hissedilmeyen Org. Başbuğ, pervasızlığını şöyle sürdürüyordu:

Eee ne oldu? Hani kendi komutanlarına suikasd yapacaklardı? Nerede? Aylarca suikasd, suikasd.. Ne oldu? Hesabını kim verecek? Böyle rezillik olur mu? Yeter yahu. Sabrımız taştı diyoruz. İşte bunlar sabrı taşırıyor.’

Başbuğ’un, ikide bir ’Sabrımızın da bir sınırı var..’ deyip durmasının çağrışımının hemen,  ’darbe yaparız haaa.. şeklinde olacağı açık.. Çünkü, elinde silah bulunan ve darbecilik san’atındaki geçmişi pek parlak (!) olan bir TSK’nın sabrının sonunda neler olduğu bilinmiyor değil..

Gerçi, Org. Başbuğ, ’Genç subaylar rahatsız mı?’  şeklindeki bir suale karşılık verirken, ’Bakın, Türk Silahlı Kuvvetleri. Muz Cumhuriyeti ordusu değil. Burada disiplin yüzde bin tamdır. Genç subaylar sorunu yoktur, olamaz da. (…) Bakın, bu konu (Balyoz Planı iddiası) yargıda. Sivil yargıda. Savcı dökümantasyonu istemiş. 5000 sayfa kadar. Allah kolaylık versin. İnceleyecekler. Biraz zaman alır. Sabredin. Göreceksiniz. Ne neymiş göreceksiniz. Biraz sabır..
Biz gerekeni yapıyoruz ve yapacağız. Ama bunlar askerimin moralini bozuyor. Askerimin moralini bozan herkesle savaşırım. (…)’
 sözleri de yorumlamaya ihtiyac duyurmayacak kadar net..
Başbuğ'un "Sabrımız taşarsa, biz de bildiklerimizi açıklarız" şeklindeki açıklamaları ise, daha bir ilginçti ve âdetâ, şantaj kokuyordu.. Böyle konuşan Başbuğ’un, müze olarak kullanılan bir eski Denizaltı gemisinde bulunan ve kalabalık bir öğrenci grubunun ziyareti sırasında patlatılmasının planlandığı iddia olunan patlayıcılar konusunda söyledikleri ise, tam bir komediydi, hattâ, ondan da öteye, bir vodvil:  

’Bunları bilmiyoruz. Kuvvetle muhtemel bunlar zaten denizaltında bulunan patlayıcılar. Çünkü denizaltılarda patlayıcı bulunur. Çeşitli nedenlerle. Bazen düşmanın eline geçmesin diye denizaltıyı batırmak için. Bazen buradaki kripto cihazları düşmanın eline geçmesin diye. Muhtemelen bunlardan bir bölümü denizaltı hizmetten alınırken muhtemelen bir yerde kalmış olabilir. Bilmiyoruz. Batırmaz tabiî. Bunlar kalmış gözden kaçmış olan miktar olabilir.’

Evet bu kadar basit.. Kim inanabilir bu gibi fasa-fiso izahlara..

Üstelik, Org. Başbuğ’un o traji-komik nutku çektiği sırada açıklanan Balyoz Planı iddianamesinde, Gölcük'te iki teğmenin evinden dehşetli suikasd plan ve silahları çıkıyordu.. Dz. K. Komutanı’nın ’Bana bir saldırı olsa, bana siper olurlar..’ dediği kişilerdendi bunlar..

 

*Yargının tabanı, çatının dayatmacılığına karşı çıkarken; halk da o tabana destek vermelidir!

Ve nihayet, 22 Şubat sabahı, yeni ber Ergenekon dalgası  daha geliyor, çoğu yüksek rütbeli emekli ve muvazzaf askerler olmak üzere, 49 kişi gözaltına alınıyor ve bunların bir çoğu sorgulanmalarını takiben, mahkemelerce tutuklanıyorlardı..

Balyoz Planı’nın mimarı olarak ortaya çıkan (em.) Org. Çetin Doğan, Hava Kuvvetleri (eski) Komutanı (em) Org. İbrahim Fırtına ve Deniz Kuvvvetleri (eski) komutanı (Darbe Günlükleri’yle bir çok konuya ışık tutan) em. Oramiral Özden Örnek başta olmak üzere, yığınla  emekli ve muvazzaf generaller, ve diğer yüksek rütbeli subaylar gözaltına alınıyor ve ’kemalist/ laik cemaat’ şoke oluyor ve 80-100 yıldır emsaline rastlanmamış bu büyük tutuklamalar karşısında ne yapacağını kestiremez hâle geliyorlardı..

Bu şaşkınlığı yaşıyanların başında da, bizzat Org. Başbuğ geliyor olmalıydı ki, hemen, TSK’daki bütün orgeneral ve oramirallerle, ortaya çıkan ciddî durumu görüşmek üzere, 23 Şubat akşamı, bir toplantı yaptıklarını kamuoyuna da bir bildiri ile duyuruluyordu..

Bu bir gözdağı idi, bir yerlere.. Siyasî iktidara, ve diğer devlet kurumlarına..

Ama, Tayyîb Erdoğan ve başında bulunduğu siyasî hareket, bu gibi tehlikeli ataklar karşısında, dik durmaya sadece mecbur değil, mahkûm olduklarının farkındaydılar.,.

Ve bu gözdağı’nın bir diğer muhatabı da, mahkemelerdi, elbette..

Ama; yargının çatısı ile tabanı arasında, bu zamana kadar yaşanmamış bir büyük çatlak meydana geldiği görülüyordu..

HSYK, Danıştay, Yargıtay veya Anayasa Mahkemesi gibi kurulaşlarda çöreklenmiş ve dünyadaki ve Türkiye’deki gelişmelerden de habersiz olan yargıçlar nesli, kemalist resmî ideolojiyi ayakta tutmak adına, her şeyi ayaklar altına alabileceklerini göstermiş olsalar bile; hem kamuoyu geçmişte olmayan derecede daha bir şuûrlanmış durumdadır bugün ve hem de,

yargının tabanı, yukardan hissettirilen etkileme  tavırlarına pek aldırmıyorlar, artık..

Çünkü, geçmişte, ’asker kişilere dokunulamaz, onları sadece askerî mahkemeler yargılayabilir..’  sanılırken (ki, onların nasıl yargıladıkları  biliniyor); bugün, -üstelik de, Anayasa Mahkemesi, asker kişilerin sivil mahkemelerde yargılanmalarına dair kanunu oybirliğiyle ibtal etmiş olsa bile- mahallî mahkemeler, yeni yorumlar geliştirerek, asker kişilerin, askerlikle ilgili olmayan ve askerî mekanlarda işlenmemiş suç iddialarına bakabileceklerini karara bağlıyorlar ve gözlerini kırpmadan, bu yolda kararlılıkla ilerliyorlar. Halbuki, sözkonusu ibtal kararından sonra, nice tutuklu asker kişiler, sivil mahkemelerce tahliye edileceklerini umuyorlardı..  Ama, öyle olmadı ve Poyrazköy Dosyası’na bakan mahkeme, ilk uygulamayı ortaya koydu ve terör suçlarını, asker kişiler de işlemiş olsalar bile, onları sivil mahkeme olarak ben yargılarım dedi.. Ergenekon duruşmalarını yürüten mahkemenin dirençli tutumu, bu yolu açmış bulunuyor.. Dünyada da geniş yankılar uyandıran, çoğu yüksek rütbeli emekli ve muvazzaf komutanların tutuklanmalarıyla neticelenen son dalga, evet, yüzyıllık bir geleneği bozan bir yeni durum..

Denilebilir ki, tabandan, bir yeni yargıçlar nesli yükselmekte ve bunlar, geçmişin askerî vesayeti altında, Genelkurmay brifinglerinde postal yalayarak öğrenilen hukuk cinayetlerine katılmamaya kararlı gözüküyorlar. Ve önceki neslin hukuk anlayışı üzerine bir kırmızı ibtal çizgisi içekiliyor.. Bu bile, sonunda yargının çatısı tarafından etkisiz hâle getirilse bile, yine de, büyük bir kazançtır; taş yerinden oynamıştır.

Halkımızın da, bu gelişmelere seyirci kalmaması, olumlu gelişmeleri sahiblenmesi umulur.

En azından, 20 sene öncelerde, Rusya’da, Gorbaçev’in Glasnost  ve Perestroika  ismiyle anılan değişim projelerine şiddetle karşı çıkan ve resmî ideoloji - marksizmi korumak için, askerî darbe yapan Kızılordu’ya karşı çıkan halkın yaptığı gibi..

Askerî vesayet zilletini ve dolayısiyle nice zulüm mekanizmalarını kırmak, mevcud şartlar içinde de mümkün olabilir..

  • Yorumlar 4
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim