1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Millete savaş açan bir yargı kurumuna haddini kim bildirecek?
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Millete savaş açan bir yargı kurumuna haddini kim bildirecek?

A+A-

Anayasa.. Yüzyıl önce, 1908’de, ‘Kaanûn-i Esâsî’ denilirdi.. 1924’de, ‘Teşkilat-ı Esâsiye  (Esas Teşkilat) Kanunu’ denildi.. Ondan önce de temel kanun yok değildi.. Şeyhulislamlık ve Bâb-ı Meşihat makamı, Padişah’ları bile, ‘karar veya uygulamanız, Kur’an nasslarına ve Şer’-i Şerîf’e mugayirdir..’ diye frenleyebilirdi; bu imkan en azından teorik olarak vardı.

Sonra, toplumun İslam kültüründen bütünüyle koparılması için, arabca olan herşeye savaş açılınca, ‘kanun’ kelimesi de bu saldırıdan nasibini aldı ve moğolca ‘yasa’ kelimesi alındı.  Devlet yönetiminin tâbi olması gereken genel kuralları gösteren temel / çerçeve kanun için de, ‘anayasa’  kelimesi kullanıldı.. Bunlar hep, zor yoluyla gerçekleştiriliyordu. Bu açıdan, eli sopalılığı anlatması için, babayasa’ denilmesi daha doğru olurdu..

Çünkü, bizdeki anayasaların hepsi de ‘eli sopalı ve silahlı kişi veya kadro’larca yapılmış ve  ‘milletin iradesi’ adına diye millete dayatılmıştır..

‘1908- Kaanûn-i Esâsîsi’nin yürürlüğe konulduğu ‘ilân-ı hürriyet’ döneminde halk için, Sadâret (Başbakanlık) makamı tarafından yayınlanan ‘Avcılık Nizamnâmesi’ daha önemliydi, ve ‘Kaanûn-i Esâsî’nin ne işe yarıyacağı pek anlaşılmıyordu..

‘1924 -Teşkilat-ı Esâsiye Kanunu’ ise, ülke yönetimi ve iktidarın ‘millet iradesine göre şekilleneceği’ görüşünü daha net sözkonusu ettiği için, en özgürlükçü anayasa sayılsa bile, bu temel kanun da, çeyrek yüzyıl uygulama imkanı bulamıyacaktı.. Çünkü, ülke 1923-50 arası, önceki ‘Ebedî’ ve sonraki de ‘Millî’ diye nitelenen iki ‘Şef’  tarafından, padişahların bile son yüzyılda sahib olmadıkları bir sorgulanamaz/ mutlak iktidarla, M. Kemal ve M. İsmet tarafından yönetilmişti, 1950’ye kadar.. Yani, gerçekte,  1924 Anayasası, ancak 1950’den sonra 10 yıl kadar uygulama imkanı bulabildi ve ‘27 Mayıs 1960 Darbesi’yle rafa kaldırıldı..

Darbeyi yapan askerler, Adnan Menderes’i ‘anayasayı çiğnemek’le suçlarken, kendilerinin o anayasayı tamamiyle rafa kaldırması, ‘ironik’ olmanın ötesinde, trajik idi. Çünkü, ilk kez millet iradesiyle seçilen ve 10 yıl başbakanlık yapan Adnan Menderes ile iki Bakan’ı ‘dârağacı’na gönderilmişti. Ülke çapında estirilen korkunç terör havası ise, anlatılamaz.. 

O baskı ve sindirme döneminde, darbecilerin süngüucuyla -yani, hile, ikrah ve cebr ile- yazdırdıkları ve karşıt görüşlerin dile getirilmesi yasak olan bir referandum sonunda kabul edildiği açıklanan bir yeni anayasa doğmuştu, artık..

Ama, ‘dârağaç’ları gölgesinde hazırlanan bu anayasanın ‘millet iradesi’yle ilgisinin olmadığı  açık idiyse de, onun hukuk mantığı açısındanmutlak butlanla bâtıl ve keenlemyekûn (bütünüyle yok) sayılması’ gerektiği dile bile getirilemedi.. Zorbalık o boyutlardaydı..

Bu anayasanın getirdiği en yeni kurumlardan birisi, ‘Anayasa Mahkemesi’ idi.. Hedef de, yeni bir askerî darbeye gerek kalmaması için, müdahalelerin yargı adına yapılması idi.. Çünkü, önceki anayasalara göre, Meclis, -en azından nazarî/ teorik olarak-  milletin temsilcisi sayılır ve ‘aldığı kararların millet iradesine aykırı olamıyacağı’ kabul edilirdi, mantıken.. Ama, Menderes döneminin giderek halka daha çok yayılma eğilimi gösteren yönetim anlayışıyla, ‘laik/kemalist kadroların iktidarı’nın tıpkı 1930’lardaki ‘Serbest Fırka’ denemesinde olduğu, yine tehlikeye düştüğü görülüyordu.. O halde, bunun yolu kesilmeliydi..

Buna rağmen, 12 Mart 1971, 12 Eylûl 1980 darbeleri ve 28 Şubat 1997 post-modern darbesi ve hattâ, ‘27 Nisan 2007 e-muhtırası’  da sahnelendi.. Bütün bu darbeler boyunca da, nice partiler kapandı, siyasetçiler yasaklandı.

Hedef, ‘laik/kemalist mütegallibe zümresi’ iktidarının tehlikeye düşmemesiydi. Buna rağmen, milletin onlara teslim olmadığı görülüyor.. Nitekim, millete bir ‘deli gömleği’ gibi zorla giydirilen ‘resmî ideoloji’yi millete karşı bir ‘korkuluk’ gibi kullanan ‘laik/ kemalist’ kadrolarla milletin büyük kesimleri arasındaki boğuşma hep sürdü, sürüyor.. Hele 22 Temmuz 2007 seçimlerinde, milletin, 15 kadar parti arasından yüzde 50’ye varan bir ezici ekseriyetle AK Parti etrafında toplanması, ‘laik/ kemalist kadrolar’ı şoke etti.. Ve arkasından da bu parti için açılan ‘kapatma dâvası’ geldi..

 

* ‘ASKERÎ VESAYET’TEN SONRA, ŞİMDİ DE  ‘YARGI VESAYETİ’ ENTRİKASI!

Anayasa Mahkemesi’nin AK Parti’yi bir oy farkıyla kapatamayıp, 11 üyeden 2’si dışında 9 üyenin kapatma dışı yöntemlerle cezalandırılması görüşünde birleşmesi, gerçekte milletin cezalandırılmak istenmesinin bir yeni ‘gözdağı’ idi..

Açıklanan ‘gerekçeli karar’, bu açıdan, millete karşı bir had bildirme cür’etkarlığıdır..

Çünkü görülmektedir ki, 11 üyeden 9 üye, (ki, onların bir kısmı, gerekli hukuk formasyonuna  bile sahib değildir),laik/ kemalist rejim’in dayandığı korkulukların zedeleceğini düşünerek, milletin inancından kaynaklanan bir örtünme şekline tahammül edemiyen bir ceberrutlukla, ‘Cumhûriyet, cumhur’a, halka bırakılamaz..’ demek istediklerini göstermişlerdir.. Onların asıl derdi, cumhûriyet değil, ‘laik/kemalist mütegallibe zümresi’nin iktidarını korumaktır..

‘Egemenlik, kayıdsız-şartsız milletindir..’ lafını, Meclis’in duvarına yazsanız bile, onlar, anayasalarına kurnazca yazdırdıkları ‘millet bu egemenlik hakkını yetkili kurumları eliyle kullanır..’ ibaresine dayanarak, kendilerini ‘millet adına yetkili kurum’ gibi gösterip, milletin kalbine hançer saplarlar.. 

Anayasa Mahkemesi’nin, hem üniversite öğrencilerinin kıyafetiyle ilgili anayasa değişikliği ve hem de AK Parti’nin kapatılması davasıyla ilgili gerekçeli kararlarından yine anlaşılıyor ki, 550 kişilik Meclis’in 411 üyesinin, yüzde 80’inin kabul ettiği anayasa değişikliğinde de, AK Parti için açılan kapatma dâvasında da, 11 üyeden 9 yargıç, sadece Meclis’i ve onun yüzde 80’ini teşkil eden 411 milletvekilini değil ve bütün milleti bir kalemde yok saymıştır.

Bu, cür’etkârlığın hukuk adına sergilenen son kertesidir. Yargı kurumu, Kanun Yapma kurumunu, Meclis’i ve dolayısiyle milleti vesayeti altına aldığını göstermiştir.. Evet, bunca ‘askerî vesayet’ entrikalarından sonra, şimdi de ‘yargı vesayeti’ zorbalığı, doludizgin..

En büyük zulüm de, adâlet adına yapılandır..

Yargı bu kararlarıyla, üstelik de, mevcud anayasaya göre, yasaları esastan incelemek yetkisini haiz olsa bile, Anayasa değişikliğini sadece, o değişiklikte sadece şekil noksanı olup olmadığı açısından inceleyebilirken, esastan incelemiş ve Meclis’in ‘laikliğe karşı gizli bir niyet taşıdığı’ gibi açık ve hukuk dışı bir suçlamayla, Meclis’i vesayeti altına almıştır.  

Bu kararlardan sonra, Meclis, hiçbir temel konuya dair irade  ortaya koyamıyacak demektir..

Yapılacak olan, bu Anayasa Mahkemesi’ni  kaldırmaktır.. Aksi halde, ‘kurumlar’  ve ‘erkler arası savaş’ yeni boyutlarda sürecektir. Ucu kelle almaya bile varabilecek çetin bir mücadele..

Millet tarafından seçilenler, zorla hazırlanan bir anayasanın bu tahakkümcü kurumlarına mı teslim olacaklar; yoksa, milletin iradesine mi sahib çıkacaklardır; göreceğiz..

YAZIYA YORUM KAT