1. YAZARLAR

  2. Ayşe Hür

  3. Millet-i müsellaha’nın doğuşu
Ayşe Hür

Ayşe Hür

Yazarın Tüm Yazıları >

Millet-i müsellaha’nın doğuşu

A+A-

“Ordunun 16. yüzyıldan başlayan modernleştirici rolü sadece Batılı askeri kuram ve teknolojilerin ithalinde değil, Müslümanlar için ilk laik okulların kurulması, ilk Türkçe gramer kitaplarının yayımlanması, Türk alfabesinin sadeleştirilmesi çabaları gibi toplumsal dönüşümlerde de belirgindi. Orduyla toplum arasında ve orduyla siyasal, kültürel reformlar arasında kurulan bu daimi ilişki, Cumhuriyet dönemindeki pek çok sorunun temel nedeni oldu.”

Askerlikle ilgili kavram ve kurumların toplum yaşamındaki ve siyasetteki ağırlığının hem arttığı hem nitelik değiştirdiği günlerde, askerlik kurumuna daha yakından bakmakta yarar var. Avrupa’da çok uluslu imparatorlukların yerini ulus-devletler alırken, ulus-devletler anayasal sistemler, vatandaşlık, zorunlu temel eğitim, nüfus sayımları, idari düzenlemeler ve zorunlu askerlik gibi uygulamalarla karakterize olmuştu. İlk zorunlu askerlik uygulamasının ilk işareti 16. yüzyılın başlarında Floransalı devlet adamı, düşünür, askeri stratejist Machiavelli’nin emriyle verilmişti. Buna göre bir halk milisi kurmak amacıyla Floransa’ya bağlı Toskana’daki 18-30 yaş arasındaki ve tarımda çalışan tüm erkekler göreve çağrılmış, ancak ekonominin aksamaması için bu gruptan bile çok az kişi askere alınmıştı.

ORDU-MİLLET . Günümüzdeki anlamıyla zorunlu askerliğin anavatanı ise Fransa. Fransız İhtilali’nin önemli belgelerinden 1793 Konvansiyonu’nun 1. Maddesi’ndeki şu ifadeler sistemin ne kadar yaygın tasarlandığını gösterir: “Şu andan itibaren, düşmanlarımızın tümü Cumhuriyet topraklarından çıkartılana kadar, Fransızların hepsi ordularda hizmet etmek üzere sürekli göreve alınmıştır. Genç erkekler muharebeye gidecekler; evli erkekler silah yapacaklar ve harp malzemesi taşıyacaklar; kadınlar çadır ve giyecek yapacaklar ve hastanelerde hizmet edecekler; çocuklar eski ketenlerden pansuman bezi yapacaklar; yaşlı erkekler meydanlarda Cumhuriyetin lehinde ve krallara karsı nefret dolu konuşmalar yaparak askerlerin cesaretlerin arttıracaklar.” Bu emredici dile rağmen, başlangıçta asker ihtiyacı ağırlıklı olarak gönüllülerle giderilmeye çalışıldı.

ZORUNLU ASKERLİK . Devrim ateşi sönmeye başlayıp gönüllük tavsayınca, 1798’de çıkarılan Jourdan Kanunu ile sistem sert bir şekilde işletilmeye başladı. Bu tarihte 600 bin kişi silah altına alınır ki, bu o güne dek hiçbir ulus-devletin gerçekleştiremediği bir sayıydı. Fransızların rakip devletlerin paralı ordularına karşı sağladığı bu üstünlük, diğer ulus-devletler için esin kaynağı oldu. 1812’de İsveç, 1814’te Norveç ve Prusya, 1831’de İspanya ve 1849’da Danimarka zorunlu askerlik başlar, ardından tüm dünyaya yayıldı. Ordunun siyasetteki ağırlığının nedenlerini anlamak açısından, ordunun Osmanlı-Türk modernleşmesindeki rolünün irdelenmesi faydalı olur diye düşüyorum. Bu hafta, Osmanlı’da ‘ordu-millet’ ya da ‘asker-millet’ kavramının nasıl biçimlendiğine, önümüzdeki hafta ise Cumhuriyet dönemindeki duruma değineceğim.

I. Murad döneminden (1326-1389) itibaren Osmanlı Devleti’nde askerlik teşkilatının belkemiği, Hıristiyan tebaa arasından seçilen ve Müslümanlaştırılan ‘devşirme’lerden oluşturulan Kapıkulu Ocakları’ydı. Ocaklardan en kalabalığı olan Yeniçerilerin mevcutları 1480 yılında 10 bin, 17. yüzyıl başlarında 40 bin, ocağın kapatıldığı dönemde 70 bin civarında idi. Bugünden bakınca belki fark edilmiyor ama, ‘gazilik’ anlayışının terk edilerek yerine Yeniçeri ordunun kurulması, toplumsal, siyasi ve kültürel anlamda büyük bir devrimdi. Bunun ilk adımı ise Osmanlı beyinin ‘gazilerin başındaki gazi’ olmaktan çıkıp ‘sultan’ olmasıydı elbette. 16. yüzyıl sonlarından itibaren ‘devşirme’ sistemi zayıflamış, buna paralel olarak ordudaki disiplin gevşemiş, askerlerin evlenmeleri ve askerlik dışında başka işlerle uğraşmalarına göz yumulmaya başlanmıştı. Böylece o güne dek çıkarı savaş yapmaktan yana olan bir kastın yerini, artık askerlikle ilişkisi kalmayan, çıkarları farklılaşmış şehirli orta sınıfı mensupları, kışladaki kazan kaldırmaların yerini bir çeşit halk ayaklanmaları aldı. Celali İsyanları sırasında zayıflayan devletin hem asker hem de para eksiğini gidermek için, beylerbeylerine ve sekban birliklerine asker almak için vergi toplama yetkisi vermesi sadece küçük rütbeli komutanların, halkı kendi hesaplarına soymasıyla değil, daha önemlisi Osmanlı’nın temel politikalarından olan askeri sınıfla reayanın, yani yönetenle yönetilenin birbirine karıştırılmaması ilkesinin de açıkça ihlal edilmesiyle sonuçlandı. Dolayısıyla ordunun siyaset sahnesinde etkin rol oynaması, sıkça ileri sürüldüğü gibi Tanzimat’la değil, daha bu dönemde başladı.

NİZAM-I CEDİT . Silah ve teçhizat bakımından da çağa ayak uyduramayınca, Osmanlı orduları Batı orduları karşısında yenilmeye başladı. III. Selim dönemindeki Nizam-Cedit (Yeni Düzen) orduları Osmanlı İmparatorluğu’nda Avrupa usullerine göre talim yapan ilk askeri örgütlenmeler olarak bir başka devrime işaret ediyordu. 1807’de patlak veren Kabakçı Mustafa İsyanı’yla III. Selim’in tahttan indirilmesinden sonra ilk iş bu birliklerin talim yaptığı kışlaların yıkılması oldu ama, devlete istedikleri gibi nizam verebileceklerini düşünen ‘kalemiye’ mensuplarının oluşturduğu bir çeşit ‘Sivil Nizam-ı Cedit’ varlığını sürdürdü. Hariciye Nezareti ve Tercüme Bürosu gibi yenilikler bunun sonucuydu.

Orduda reform konusundaki ikinci ciddi adım II. Mahmut dönemde kurulan Sekban-ı Cedid adı verilen Batı usullerinde eğitim yapan birlikler oldu. Bu birliklerin sonunu da Alemdar Mustafa Paşa’nın ölümüyle biten Yeniçeri ayaklanması getirdi. Haziran 1826’da Eşkinci Ocağı’nın kurulmasından üç gün sonra başlayan bir diğer isyan ise II. Mahmut’un Yeniçeri Ocağı’nı kapatmasına vesile oldu. Tarihe ‘Vak’a-yı Hayriye’ (Hayırlı Olay) olarak geçen bu olaydan sonra kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye, Prusya’dan getirilen askerlerin gözetiminde, çağın gereklerine uygun bir biçimde teşkilatlanarak göreve başlamıştı.

DIŞLAYICI YAKLAŞIM . Adından anlaşıldığı gibi tüm Osmanlı tebaasını değil, sadece Müslüman tebaayı kapsayan, dahası, lağvedilen Yeniçeri Ocağı’ndaki Bektaşiliğe karşı, Sünniliğin egemen olduğu 12 bin kişilik ordunun 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı’nda bu ordu da yetersiz kalması üzerine 1834 yılında bir yandan Redif-i Asakir-i Mansure-i Muhammediye adıyla yedek kuvvet, hem de Mekteb-i Harbiye kuruldu. Okula öğrenci alımında seçkinci bir yöntem izlendi ve aynen Prusya’da olduğu gibi sadece ‘zadegân’ denilen devletin tepesindeki asker ve sivil bürokratların çocukları alındı. Böylece bu grupların konumları biraz daha pekiştirilmiş oldu.

O zamana kadar her yıl veya ihtiyaç duyulduğunda hangi vilayet ve kazadan ne miktarda asker alınacağına Divan-ı Hümayun karar veriyordu. Tespit edilen miktar taşra valilerine bildiriliyor, onlar tarafından görevlendirilen memurlar o yerin ileri gelenleriyle birlikte istenilen sayıdaki eratı halk arasından seçiyorlardı. Yani kimlerin askere alınacağı, askerliğin ne kadar süreceği gibi konularda yazılı kurallar yoktu.

Batılılaşma hamleleri kapsamında, 3 Kasım 1839’da ilan edilen Gülhane Hattı-ı Hümayunu ile yapılan düzenlemelerden devletin temel beklentisi giderek artan asker ihtiyacını karşılamaksa, ikincil beklentisi, imparatorluğu oluşturan farklı etnik köken, dil ve dine sahip tebaayı vatandaş olarak eğitip onlara ortak bir kimlik kazandırmaktı. Nitekim fermandaki “Vatanın muhafazası için halkın askerlik yapmasının bir hizmet borcu olduğu’ vurgusu bu amaca işaret ediyordu.

İSTİSNA BOLLUĞU . Fakat fermanda sözü edilen düzenlemelerin ilk adımı ancak dört yıl sonra atılabildi. Prusya sisteminden esinlenilerek hazırlanan 1843 tarihli Tensikat-ı Celile-i Askeriye kanuna göre ‘muvazzaflık’ (asıl askerlik) 5 yılla, ‘rediflik’ (yedek) 7 yılla sınırlandı. Sisteme göre her yılın mart ayı basında orduların mevcudunun beşte biri terhis edilecek ve yerlerine kur’a ile yenileri alınacaktı. Ancak nüfus sayımı yapılmadığı için işler öngörüldüğü gitmedi. Bunun üzerine 1846’da kura usulü getirildi. Ancak kanunun istisnalar bölümü öyle genişti ki, sonuçta sadece garibanlar ‘vatandaşlık’ görevini yapar olmuştu. (Osmanlı Devleti’nin modern anlamdaki bu ilk vatandaşlarının 10’larca yıl süren savaşlarda telef olduklarını hatırlatmaya gerek yok herhalde.) İstisnalar arasında Osmanlı sülalesinden gelenler, Bilâd-ı Selâse (Galata, Üsküdar, Eyüp) halkı, Mekke ve Medine’de yaşayanlar, Yemen’deki Arap aşiretleri, gayrimüslimler, ilmiye, kalemiye ve mülkiye sınıfında bazı kişiler, müftüler, şeyhler, cami imamları, hatipler, müezzinler, kayyumlar, ulema sınıfından olanların çocukları, medrese öğrencilerinden kendilerine yapılan imtihanı başarı ile geçenler vardı.

BEDEL-İ ASKERİYE . Fermanlara göre ‘eşit vatandaş’ olan gayrimüslimlerin askere alınmaları konusundaki ilk adım ise 1847’de atıldı ve bir miktar Rum Bahriye’ye alındı. Kırım Savaşı sonrasında Avrupa masasında yer alabilmek için 18 Şubat 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı arifesinde, konu tekrar gündeme geldi ama modernleşme hamlelerinin mimarlarından Ahmet Cevdet Paşa bile Osmanlı ordularının şimdiye kadar ‘Ya gaza, ya şahadet, haydi din-i mübin uğruna çocuklar!’ nidalarıyla harekete geçirildiğini, gayrimüslimler askere alınırsa her taburda bir imamın yanı sıra papaz da bulundurmak gerektiğini, üstelik tek papazın da yetmeyeceğini, Ortodoks, Katolik, Ermeni, Yakubi, Protestan papazlar isteyeceklerini söyleyerek itiraz etmişti. Paşa’ya göre orduyu Batıdaki gibi vatan uğruna harekete geçirmek mümkün olmazdı çünkü ‘bizde vatan deyince askerin aklına köylerindeki meydanlar gelirdi.’

Sonunda cizyenin ‘bedel-i askerî’ şekline dönüştürülmesine ve eşitlik ilkesi uyarınca Müslümanların da isterlerse bedel ödeyerek askerlikten muaf tutulmasına karar verildi. Ancak bu sistem de sorunu çözmedi. Bir kere Müslümanların ödeyeceği bedel (8 bin kuruş) gayrimüslimlerin ödeyeceğinden (5 bin kuruş) fazlaydı, hem de peşin ödemek gerekiyordu. Öte yandan her 180 gayrimüslimden birinin kurayla askere alınması kararlaştırıldığından, bir gayrimüslimin bedelini 180 kişi paylaşarak ödemek zorundaydı. Bu da gayrimüslimlerin daha önce ödedikleri cizyeye yakın bir bedel oluşturuyordu.

HALK ÇOCUKLARI HARBİYE’DE . İlk kez 21 Ocak 1864 tarihli Tasvir-i Efkar gazetesinde boy gösteren ‘asker-millet’ kavramının yaşama geçirilmesi görüldüğü gibi kolay olmuyordu. Ama 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın sebep olduğu büyük subay kayıplarını gidermek için Mekteb-i Harbiye’nin kapılarının halk çocuklarına açılması süreci hızlandırdı. Talat Paşa, Mustafa Kemal veya İsmet İnönü gibi halk çocuklarının Harbiye’ye girmesi ancak böyle mümkün oldu. Yani askerlik giderek orta ve alt sınıfların ikbal ve ekmek kapılarından biri haline geliyordu.

Orduyu büyük gözaltına alan, donanmayı Haliç’te çürümeye terk eden, isyan bastırmaya giden birliklere bile silahlarını son anda verecek kadar ‘ordu-septik’ olan II. Abdülhamit’in askeri uygulamalarına damgasını vuran kişi ‘yurttaşlar topluluğu bir ordu, her yurttaş bir askerdir’ diyerek ‘Millet-i müselleha’ (Silahlı millet/asker millet) kavramını formüle eden Colmar von Goltz Paşa’ydı. Ancak Goltz Paşa başkanlığındaki Alman askerlerin danışmanlığını yaptığı Aşiret Mektepleri, Hamidiye Alayları gibi düzenlemeler, modern anlamda devlet-vatandaş ilişkisini tesis etmeyi değil, esas olarak Arap, Kürt ve Arnavut aşiretleri gibi Sünni-Müslüman unsurların merkeze entegre edilmesini hedefliyordu.

EŞİT VATANDAŞLAR MI? . Esas misyonu ‘devleti kurtarmak’ olan asker ve sivil bürokrat ittifakının cisimleşmiş hali sayabileceğimiz İttihat ve Terakki’nin itici gücüyle 1908’de Meşrutiyet’in ilanı, ulus-devlet fikrinin belirginleşmesine işaret etti. Nitekim 7 Ağustos 1909’da çıkarılan kanunla bedel-i askerlik kaldırıldı ve askerlik hanedan ailesi dışında bütün tebaa için zorunluluk haline getirildi. Kanun görüşülürken, bazı Müslüman mebusların, gayrimüslimlerin askere alınması konusundaki tereddütlerini dile getirmeleri üzerine Rum, Ermeni ve Bulgar mebuslar bunu eşitlik adına hararetle savunmuşlar, ama cemaatleri üzerindeki etkilerinin zayıflayacağından korkan kiliseler, özellikle de Rum Ortodoks Patrikhanesi kanuna karşı çıkmıştı. Ancak gayrimüslimlerin silah altına alınması yine tam olarak gerçekleşmedi. Gerekçe ordunun mevcudunun zaten yüksek olmasıydı. Ama esas neden, gayrimüslimlerin devlete sadakati konusunda tereddütlerin olmasıydı.

ORDU + PARTİ = İKTİDAR . Bu dönemin temel karakteristiği 1826'da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla siyaset dışına kaydırıldığı düşünülen ordunun yeniden ve değişik bir şekilde siyasete ağırlığını koymasıydı. ‘Ordu + parti (veya hizip) = iktidar’ diye formüle edilebilecek bu idare tarzının en önemli unsurları, siyasetin her alanına darbeci bir anlayışın egemen olması, ordunun ve para-militer örgütlerin gücünü kullanarak muhalefetin sindirilmesi ve tasfiyesi düşüncesi idi. Üstelik bu anlayış sivil unsurlar ve muhalefet tarafından da itiraz görmüyordu. Harbiye mezunu subayların Yunan ve Bulgar milliyetçilerine karşı gerilla mücadelesi yürütmeye çalıştığı 1912 sonbaharındaki I. Balkan Savaşı sırasında hapishanelerden salınarak orduya dahil edilen, dört bini aşkın ‘cani ve katil’le kurduğu ittifak ise Ermeni kırımında önemli roller gören Teşkilat-ı Mahsusa’nın çekirdeğini oluşturacaktı.

İç düşmanlar Amele Taburları’na

Balkan Savaşları’nda yaşanan büyük bozgunun faturası esas olarak gayrimüslimlere çıkarılmıştı.

Dolayısıyla, 22 Mayıs 1914 tarihli geçici askerlik kanunuyla Osmanlı sülalesi dışında kalan her erkek askerlik hizmetini yapmakla mükellef kılındı, ama gayrimüslimlerin çok azı normal askerlik yapabildi. Çoğunluk Amele Taburları denen geri hizmet birliklerine alındı. (Yezidiler 1.500 lira maktu bedelle bundan da ‘muaf’ tutuldular.) Çünkü gayrimüslimler İttihatçıların gözünde bir süredir ‘vatandaş’ değil ‘iç düşmanlar’, hatta Teşkilat-ı Mahsusa şefi Kuşçubaşı Eşref’in deyimiyle ‘dahili tümörler’di.

Amele Taburları adı üstünde, cephede çarpışmak için değil, cephe gerisinde ordunun ihtiyacı olan hizmetleri karşılamak üzere oluşturulmuş silahsız birliklerdi. (Ağırlıklı olarak köylü kadınlardan oluşan ‘Kadın Amele Taburları’, esirlerden oluşturulan ‘Üsera Taburları’ ve para ödenerek oluşturan taburlar da vardı.) O tarihte ordunun mevcudunun 726 bin olduğu biliniyor, fakat Amele Taburları’nın sayısı ve mevcutları konusunda düzenli bilgiler yok. Tahminler de 100 bin civarında ferdin Amele Taburlarına alındığı yolunda.

Bazı devlet yazışmalarından öğrenebildiğimiz bazı rakamlar şöyle: Birinci Ordu’ya bağlı taburların bir bölümünde 4.811 Müslüman’a karşılık, 11.939 Rum, 7.318 Ermeni ve 1.671 Yahudi vardı. Halep Menzil Komutanlığı’na bağlı Birinci, İkinci ve Üçüncü taburlarla, Antep, Kütahya, Halep, Nevşehir, Denizli ve Aydın amele taburlarının bir bölümünde 1.872 Müslüman’a karşılık 1.494 Rum, 664 Ermeni ve 175 Yahudi vardı. Dokuzuncu Kolordu’ya bağlı amele taburlarının bir bölümünde, 6.172 kişiden 4.869’u Ermeni, 1.199’u Rum’du. Dördüncü Kolordu’ya bağlı Manisa, Urla, Bornova, Antalya, Menemen, Nif, İzmir ve Foça amele taburlarında 2.672 Müslüman’a karşılık 5.872 Ermeni, 1.135 Rum ve Yahudi vardı. Bursa’daki taburda hiç Müslüman yoktu, sadece 500 Yahudi vardı. Bazı taburlarda sadece Ermeniler, sadece Rumlar veya sadece Ermeniler ve Rumlar vardı.

EMEK SÖMÜRÜSÜ . Amele Taburları’nda sanıldığı gibi sadece niteliksiz insanlar değil, doktor, eczacı, baytar, mühendis, yüzbaşı gibi meslek sahipleri de bulunuyordu. Ama esas ağırlık demircilik, marangozluk, tesviyecilik, taşçılık, duvarcılık gibi meslek sahiplerindeydi. Bu ‘askerlere’ başta yol, köprü, kanal, bent ve demiryolu inşaatı olmak üzere, taş kırma, kar temizleme, mezar kazma, kömür, kükürt ve tuz çıkarma, odun kesme, hasat yapma, çekirge ile mücadele etme, çim biçme, hatta ıhlamur toplama ve pastırma yapma gibi envai çeşit iş yaptırılıyordu.

Taburlardaki hayatı tahmin etmek zor değil. O yıllarda, düzenli ordunun durumu bile çok kötüyken, adeta köle statüsünde istihdam edilen amele askerlere daha iyi bakılması mümkün değildi. Su, gıda, giyecek, yakacak ve temizlik malzemesi ya son derece sınırlı idi, ya da hiç yoktu. Askerler çoğu zaman üzerlerine atacak bir battaniye bile bulamadan kötü barakalarda, açık havada yatıyorlardı. Kolera, lekeli humma, bitlenme, uyuz, verem, zatürre ve frengi taburlarda kol geziyordu. Hatta frengililerden oluşan özel taburlar bile kurulmuştu.

Gayrimüslimlerin genel nüfus içindeki oranları dikkate alındığında Amele Taburları’nın devlete sadakatleri konusunda yoğun şüpheler bulunan gayrimüslimleri cephelerden uzak tutmak, uzak tutarken de iliklerine kadar sömürmek amacıyla tasarlandığı anlaşılıyor. ABD Büyükelçisi Morgenthau anılarında “Yol işçilerine ve yük hayvanlarına dönüştürülmüşlerdi. Her türlü ordu ihtiyacı onların sırtına yükleniyor ve yük altında sendelerken, Türklerin kırbaç ve süngüleriyle yorgun gövdelerini Kafkas dağlarında sürüklemek zorunda kalıyorlardı...” der ve 50-100 kişilik grupların nasıl kurşuna dizildiğini anlatır.

Bunlar gayrimüslim gençlerin askerden kaçmalarının tek değilse bile temel nedenlerinden biriydi. Çok değil, bir yıl sonra bu gençlerin Zeytun’da olduğu gibi isyanları, ‘millet-i hakime’ tarafından yaklaşık altı asır özenle askerlik görevinden uzak tutulan gayrimüslimlerin, toptan ‘devlete ihanet’le suçlanmasında baş malzeme yapılacaktı.

Özet Kaynakça: Suat Parlar, Askeri Modernleşme Yoluyla Bayraksız İstila, Bağdat Yayınları, 2007; Ufuk Gülsoy, Osmanlı Gayrimüslimlerinin Askerlik Serüveni, Simurg, 2000; Eric Jan Zürcher, “Teoride ve Pratikte Osmanlı Zorunlu Askerlik Sistemi,” Savaş, Devrim ve Uluslaşma Türkiye Tarihinde Geçiş Dönemi (1908-1928) içinde, Bilgi Üniversitesi, 2005; Mehmet Hacısalihoğlu, “Ordu-Millet Düşüncesi”, Toplumsal Tarih, S. 164, Ağustos 2007, s. 36-42; Zekeriya Özdemir, “Birinci Dünya Savaşı'nda amele taburları” Gazi Üniversitesi, Sos. Bil. Enstitüsü’nde kabul edilmiş master tezi; Ahmet Kuyaş, “Osmanlı Türk Modernleşmesi ve Ordunun Siyasetteki Yeri Üzerine”, Cogito, S.19 (1999), s. 259-267, Henry Morgenthau, Ambassador Morgenthau’s Story, New York, 1926.

TARAF

YAZIYA YORUM KAT