Mezhepçilik veya kendi mezhebini rehine almak

01.06.2013 00:53

Yasin Aktay

Suriye krizinde Esad cephesi ne yazık ki hayatta kalma mücadelesi adına elindeki bütün kozları bir bir sahaya sürerken bu arada kendi değerlerini de savunma hattına sürmekten çekinmiyor. Mezhepçilik bir fitnedir, onu uyandırmaya çalışanın ondan nihai olarak faydalanması da mümkün değil. Bu fitne aslında ondan faydalanmayı umanın da başını yakacak, ona lanet edecek bir şey.

Ne yazık ki, iktidarda kalma hırsı, 'benim değilse başka hiç kimseye de yaramasın' bencilliğine sürüklüyor ve bu kartı pervasızca kullanmaya sevk ediyor. Bu hikayenin bir yerinde artık Esad'ın kendi çocuklarını muhaliflerine karşı rehin almasına veya kendi ailesini bir şantaj unsuru olarak kullanmasına da şaşırmayabiliriz. Can güvenliğini sağlamakla sorumlu olduğu, bunu yaptığı için bir devlet olarak meşruiyet kazandığı halkının canını hiçe saydığını yeterince gösterdi: 22 milyonluk halktan daha şimdiden en az yüzbin ölü, milyonlarca sürgün üretmiş durumda. Bu ölümlerin de bu sürgünlerin de yıkılan şehirlerinin de en ufak bir tasasını duyduğuna dair bir işaret yok. Kendi çocuklarının can tasasına da başkaları düşüyor doğal olarak.

Suriye'de veya dünyanın neresinde olursa olsun bir mezhep çatışmasından asıl zarar görecek olan azınlık olan unsurlardır. Bir Şii-Sünni geriliminden tabii ki herkes zarar görür ama birinci dereceden azınlık olan Şiilerin zarar göreceği çok açık. Bunu Esad'ın da İran'ın da görmüyor olması mümkün değil. Ama her ikisi de savunma hattının önüne giderek daha fazla Şiiliği sürüyor. Ya Şiilerin de sorumluluğunu Esad'a muhalefet eden eksenin (ki o eksen asla bir Sünni ekseni değildir) daha fazla gözettiğine güveniyor, ki bu güvende haksız sayılmasa da bu kendi bitişinin açık bir resmidir. Esad'ı kurtarmak için ateşin önüne bir rehine gibi Şiiliği sürüyorlar. Çünkü onlar da biliyorlar ki, Esad'la savaşanlar gerçekten de bu savaştan Şiiliğin veya Nusayriliğin zarar görmemesini daha fazla dert ediyorlar. Rehine almanın tabiatının bir gereğidir bu da.

Doğrusu eli kanlı bir cani diktatöre karşı onur mücadelesi veren Suriye muhalefetini mezhepçilikle suçlamak tek kelimeyle zulüm, üstelik kendisi gırtlağına kadar mezhepçi bir batağa saplanmamış olan kimsenin yapamayacağı bir zulüm. Yoksa hem muhalefet hem de ona destek veren Türkiye baştan itibaren mezhepçiliğe karşı her türlü duyarlılığı sergiliyor, tarafları uyarıyor.

Necef ziyaretinde başbakan Erdoğan Sünni-Şii gerilimine atıfla referans değeri son derece yüksek bir ifade de bulunmuştu: 'ben Sünni değil, Müslümanım'. Bu sözü, üstelik, Şiilik karşıtlığı yüksek düzeyde olan Körfez ülkelerinden alacağı tepkiyi bilerek söylemişti. Esasen herkes mezhepçi bir açıdan baksa bile Türkiye'nin mezhepçi bakma lüksü yok. İran nasıl bir kâr umarak Şii hilali kurmaya çalışıyor olursa olsun, Türkiye buna karşı bir Sünni hilali ile çıkmanın neye mal olacağını ve buna karşı daha üst bir siyaset üretmenin gereğini bilen ve uygulayan tek aktör.

Ne var ki, Esad'a karşı muhalefet ekseninin Sünni bir temele sahip olmaması bu eksenin uyandırılmış bir mezhepçilik fitnesini yeterince kontrol edebileceğini göstermiyor. İş giderek kontrolden çıkıyor ve bu fitne ateşine her taraftan odun taşıyanlar eksik olmuyor. CHP ve Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'nun Esad'a verdiği destek bu bağlam içinde kim ne derse desin bir mezhep dayanışması olarak anlaşılıyor. Öyle anlaşılıyor ama bu arada olan Aleviliğe, Alevi değerlerine oluyor. Esad gibi bir caninin yaptıklarını onunla savaşanlar bile Nusayriliğiyle veya Aleviliğiyle ilişkilendirmiyor. Esad Sünni de olabilirdi, nitekim Saddam Hüseyin de Hüsnü Mübarek de, Zeynelabidin bin Ali de, Kaddafi de birer Sünni idi ama hiç kimse onlara Sünni diye sahip çıkmayı akıl etmedi. Türkiye'de bugün Suriye muhalefetine destek veren İslami kesim yıllarca Şii İran'ı Sünni Saddam'a hatta onun şahsında bütün Sünni Arap ülkelerine karşı verdiği savaşta destek verdi. Bu destekte hiç bir mezhepçi saike körü körüne tabi olmadıklarını yeterince kanıtlamış olan Türkiye Müslümanlarının Suriye konusundaki hassasiyetlerinin mezhepçilik tuzağına karşı son derece korumalı olduğu iyi değerlendirilmeli. O yüzden Kılıçdaroğlu'nun ve bazı sol örgütlerin eli kanlı bir diktatörü Alevilik adına sahiplenmeye kalkışmaları herşeyden önce Alevilere büyük bir haksızlık. Kimsenin Esad'a Alevi veya Nusayri diye karşı çıktığı yok. Kendi halkına karşı en acımasız en ahlaksız savaşı yürüten, sivil halkın üzerine tecavüzcü şebbihalarını süren bir cani bir yönetimi hümanizmiyle, heterodoksisiyle, özgürlüğe tutkunluğuyla özdeşleşen Alevilikle özdeşleştirmek büyük bir sorumsuzluk.

Grup toplantısında Kılıçdaroğlu, Türkiye'nin 'derhal Suriye içi çatışmalarda tarafsızlığını ilan etmesi, rejime karşı savaşan teröristlere destek vermekten vazgeçmesi ve Cenevre sürecini desteklemesi' gibi ifadeler yer aldı.

Açıkçası bu ifadeler tamı tamına Esad'ın söylemleri. Kendi halkına karşı devletin bütün imkanları ve gücüyle katliamlar yapmakta olan bir diktatörle ona karşı kendini en ilkel imkanlarla savunmakta olan güçler arasında tarafsız olmaya davet etmek açıkça katliamları ve katili desteklemekten başka bir anlama gelmez. Birbiriyle çatışmakta olan eşit taraflar yok Suriye'de. Artık dünya alemin mücrim bildiği bir katil diktatör ile ona karşı hayatta kalma mücadelesi veren halk var.

Kılıçdaroğlu kendi hesabına bir katilin yanında yer almak istiyorsa alsın, hesabı nasılsa görülür, ama bunu bir mezhep saikiyle veya Aleviliği rehine gibi öne sürerek yapmaya hakkı yok.

YENİ ŞAFAK

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim