Mezhebçilik, Kime Yaradı ki, Müslümanlara da Yarasın..

28.06.2013 00:00
Mezhebçilik, Kime Yaradı ki, Müslümanlara da Yarasın..
Bugün müslüman coğrafyalarında, beldelerinde yaşanan ayrışma ve mücadeleler, giderek, müslüman olanlarla olmayanlar arasındaki inanç ayrılığı ve zıdlaşması temelinden; müslümanlar arasındaki mezheb ayrılığı temeline doğru yol almaya başlıyor.

Selahaddin E. Çakırgil

Mezhebçilik, Kime Yaradı ki, Müslümanlara da Yarasın..

Mezheb, kelime mânâsı itibariyle, gidilen, takib olunan yol demektir.

Istılah / terim olarak ise, genelde, bir dinin yorumunda, farklı görüş ve yolları takib edenlerin, o dinin emir ve hükümlerine göre yaşayış ve onları hayata tatbik etmekte takib ettikleri usûl mânâsına gelir. Hattâ, beşerî kaynaklı dinlerle, geniş kitleleri kendisine bağlamış veya cezbetmiş olan ideolojilerin yorumu veya bağlıları arasında meydana gelen temel farklılaşmalar için de bu  ve benzeri terimlerin kullanıldığı görülür.

Ama, özellikle de Yahudîlik, İsevîlik/ Hristiyanlık ve İslam yani, vahy-i ilahî menşeli dinlerin inanç çerçevesinde veya cemaatleşme yapılarında meydana gelen temel farklılaşmaların herbirisi de mezheb terimiyle ifade edilir.  -Ki, vahy-i îlahî kaynaklı dinlerin hepsi de, özü itibariyle-, İslam dinidir. Çünkü Kur’an-ı Kerîm’e göre İslam, enbiyaullah, /ilahî peygamberler eliyle sunulan ve Allah’u Tealâ tarafından insanoğluna hayat proğramı olarak gönderilen dinin genel adıdır ve bütün ilahî peygamberler de müslümandırlar.

Ancak.. Bu dinlerin temel inanç kurallarına ve ölçülerine inandıklarını belirten insanlar ve kitleler arasında, yine de bilgi seviyeleri, idrak ve müşahede güçleri, düşünce ve duygu yapılarındaki farklılık veya karşı karşıya bulundukları sosyal, kültürel, felsefî, askerî, ekonomik vs. gibi şartlar ve etkenler sebebiyle; bağlı olduklarını açıkladıkları dinlerin temel hükümlerini tefsir etmekte, onları yorumlamakta, anlamakta, uygulamaya koymakta, derin farklılıklar ve hattâ uçurumlar ortaya çıkabilmektedir.

İşte o zaman da, temel hedef  ve ana yol zıdlaşması olmasa bile, ara-yollar ihtilafından dolayı farklılaşmalar ve hattâ yabancılaşmalar, gruplaşmalar ve bu gruplaşmalar etrafında oluşan bir takım maslahat ve menfaat birlikteliklerinin getirdiği dayanışmalar ortaya çıkmaktadır.

*

Yahudîlikte, birbirini hattâ tekfir eden, yahudi saymayan gruplaşmalar hem tarihte vardı, hem de günümüzde vardır. Yahudi tasavvufu denilebilecek ’kabbalaizm’ ile, Haham Sabatay Sevi tarafından geliştirilen ve Sabataizm / sabataycılık olarak isimlendirilen cereyan ve kezâ, sionist İsrail rejiminin, Hz. Mûsâ’nın şeriatine aykırı olduğunu düşünüp reddeden yahudi gruplar da bu cümleden sayılabilir.

*

Hristiyanlıkta ise.. Katoliklik, Ortodoksluk ve Protestanlık gibi temel bölünmeler yaşanmış, bunların arasında asırlarca süren kanlı savaşlar olmuştur. Hele, Katolik Kilisesi ile Protestanlık /Evangelizm arasında  500 yıl öncelerde meydana gelen ve Avrupa’yı korkunç şekilde kasıp kavuran, yüzbinlerin kendi mezheblerinden olmayanları kafir ve zındık bilerek katlettiği, 30 yıl süren boğuşmalar unutulacak cinsten değildir. Ki, bu mezheblerin bağlıları birbirlerinin kiliselerine hâlen de gitmemektedirler.

Ve amma, İslam..

Başkalarına bakarken.. Kendi tarihimizin de o kadar yüz ağartıcı olmadığını söylemek, acı bile olsa bir gerçeğin ifadesidir, ne yazık ki..

Alevîlik- Sünnîlik veya Şiâ, Ehl-i Sunnet gibi iki temel ayırım sözkonusu olmuştur, müslümanlar arasında.. Elbette, bunlar daha sonra ortaya çıkan ihtilaflardan beslenen ve isimlendirmeleri de sonradan yapılmış durumlardır. Yani, Hz. Peygamber (S) ve Hulefa’y-ı Râşidîyn döneminde bu gibi ayırmalar, gruplaşmalar, hizibleşmeler sözkonusu değildi.

Sonradan ortaya çıkan bu isimlendirmelerden alevîlik, kelime mânâsı itibariyle Ali’cilikdemek ise de; İslam tarihindeki bir özel terim olarak, Asr-ı Saadet’ten, Hz. Peygamber (S)’den sonra, müslümanlar arasında ortaya çıkan ihtilaflarda Hz. Ali’nin yanında yer almak mânâsındadır. ’Tarafdar’ demek olan şia’ kelimesi de, Ali Şiası’ denildiğinde, İslam tarihinin başlangıcında ortaya çıkan ihtilaflarda, Hz. Ali’nin haklı olduğuna inanmak ve onun tarafında saf tutmak, sadece sevmek değil, gerektiğinde o yolda en ağır mücadeleleri göze almak ve bedelleri ödemek.. 

Sünnîlik ise, ortaya çıkan ihtilaflarda Hz. Peygamber (S)’in sünnetini, söz ve davranışlarını, uygulamalarını esas almak mânâsında.. Ehl-i Sunnet de bu tavrı benimseyenler topluluğu..

Gerçi, sünnî müslümanlar da Hz. Ali’yi sevdiklerini ve onun haklılığına inandıklarını ve asla ona karşı çıkanlarla bir tutmadıklarını ve bu açıdan kendilerinin de ’alevî ve şiî sayılabileceklerini söylemektelerse de, o tarafdarlık uğruna tarih içinde katlanılan acılar ve verilen mücadeleler açısından bakıldığında, bu iddianın şiî müslümanlarca niçin pek kabul görmediği de anlaşılabilir.

Yazının Devamı…

Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim