Mezhebçilik, Kime Yaradı ki, Müslümanlara da Yarasın..

27.06.2013 23:50

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Mezheb, kelime mânâsı itibariyle, gidilen, takib olunan yol demektir.

Istılah / terim olarak ise, genelde, bir dinin yorumunda, farklı görüş ve yolları takib edenlerin, o dinin emir ve hükümlerine göre yaşayış ve onları hayata tatbik etmekte takib ettikleri usûl mânâsına gelir. Hattâ, beşerî kaynaklı dinlerle, geniş kitleleri kendisine bağlamış veya cezbetmiş olan ideolojilerin yorumu veya bağlıları arasında meydana gelen temel farklılaşmalar için de bu  ve benzeri terimlerin kullanıldığı görülür.

Ama, özellikle de Yahudîlik, İsevîlik/ Hristiyanlık ve İslam yani, vahy-i ilahî menşeli dinlerin inanç çerçevesinde veya cemaatleşme yapılarında meydana gelen temel farklılaşmaların herbirisi de mezheb terimiyle ifade edilir.  -Ki, vahy-i îlahî kaynaklı dinlerin hepsi de, özü itibariyle-, İslam dinidir. Çünkü Kur’an-ı Kerîm’e göre İslam, enbiyaullah, /ilahî peygamberler eliyle sunulan ve Allah’u Tealâ tarafından insanoğluna hayat proğramı olarak gönderilen dinin genel adıdır ve bütün ilahî peygamberler de müslümandırlar.

Ancak.. Bu dinlerin temel inanç kurallarına ve ölçülerine inandıklarını belirten insanlar ve kitleler arasında, yine de bilgi seviyeleri, idrak ve müşahede güçleri, düşünce ve duygu yapılarındaki farklılık veya karşı karşıya bulundukları sosyal, kültürel, felsefî, askerî, ekonomik vs. gibi şartlar ve etkenler sebebiyle; bağlı olduklarını açıkladıkları dinlerin temel hükümlerini tefsir etmekte, onları yorumlamakta, anlamakta, uygulamaya koymakta, derin farklılıklar ve hattâ uçurumlar ortaya çıkabilmektedir.

İşte o zaman da, temel hedef  ve ana yol zıdlaşması olmasa bile, ara-yollar ihtilafından dolayı farklılaşmalar ve hattâ yabancılaşmalar, gruplaşmalar ve bu gruplaşmalar etrafında oluşan bir takım maslahat ve menfaat birlikteliklerinin getirdiği dayanışmalar ortaya çıkmaktadır.

*

Yahudîlikte, birbirini hattâ tekfir eden, yahudi saymayan gruplaşmalar hem tarihte vardı, hem de günümüzde vardır. Yahudi tasavvufu denilebilecek ’kabbalaizm’ ile, Haham Sabatay Sevi tarafından geliştirilen ve Sabataizm / sabataycılık olarak isimlendirilen cereyan ve kezâ, sionist İsrail rejiminin, Hz. Mûsâ’nın şeriatine aykırı olduğunu düşünüp reddeden yahudi gruplar da bu cümleden sayılabilir.

*

Hristiyanlıkta ise.. Katoliklik, Ortodoksluk ve Protestanlık gibi temel bölünmeler yaşanmış, bunların arasında asırlarca süren kanlı savaşlar olmuştur. Hele, Katolik Kilisesi ile Protestanlık /Evangelizm arasında  500 yıl öncelerde meydana gelen ve Avrupa’yı korkunç şekilde kasıp kavuran, yüzbinlerin kendi mezheblerinden olmayanları kafir ve zındık bilerek katlettiği, 30 yıl süren boğuşmalar unutulacak cinsten değildir. Ki, bu mezheblerin bağlıları birbirlerinin kiliselerine hâlen de gitmemektedirler.

*

Fikirlerimizde ayrılık olunca, kalblerimiz de mi ayrılmalı?

Ve amma, İslam..

Başkalarına bakarken.. Kendi tarihimizin de o kadar yüz ağartıcı olmadığını söylemek, acı bile olsa bir gerçeğin ifadesidir, ne yazık ki..

Alevîlik- Sünnîlik veya Şiâ, Ehl-i Sunnet gibi iki temel ayırım sözkonusu olmuştur, müslümanlar arasında.. Elbette, bunlar daha sonra ortaya çıkan ihtilaflardan beslenen ve isimlendirmeleri de sonradan yapılmış durumlardır. Yani, Hz. Peygamber (S) ve Hulefa’y-ı Râşidîyn döneminde bu gibi ayırmalar, gruplaşmalar, hizibleşmeler sözkonusu değildi.

Sonradan ortaya çıkan bu isimlendirmelerden alevîlik, kelime mânâsı itibariyle Ali’cilikdemek ise de; İslam tarihindeki bir özel terim olarak, Asr-ı Saadet’ten, Hz. Peygamber (S)’den sonra, müslümanlar arasında ortaya çıkan ihtilaflarda Hz. Ali’nin yanında yer almak mânâsındadır. ’Tarafdar’ demek olan şia’ kelimesi de, Ali Şiası’ denildiğinde, İslam tarihinin başlangıcında ortaya çıkan ihtilaflarda, Hz. Ali’nin haklı olduğuna inanmak ve onun tarafında saf tutmak, sadece sevmek değil, gerektiğinde o yolda en ağır mücadeleleri göze almak ve bedelleri ödemek.. 

Sünnîlik ise, ortaya çıkan ihtilaflarda Hz. Peygamber (S)’in sünnetini, söz ve davranışlarını, uygulamalarını esas almak mânâsında.. Ehl-i Sunnet de bu tavrı benimseyenler topluluğu..

Gerçi, sünnî müslümanlar da Hz. Ali’yi sevdiklerini ve onun haklılığına inandıklarını ve asla ona karşı çıkanlarla bir tutmadıklarını ve bu açıdan kendilerinin de ’alevî ve şiî sayılabileceklerini söylemektelerse de, o tarafdarlık uğruna tarih içinde katlanılan acılar ve verilen mücadeleler açısından bakıldığında, bu iddianın şiî müslümanlarca niçin pek kabul görmediği de anlaşılabilir.

Ki, Hz. Ali’nin 4,5 yıllık Emirliği /Hılafeti sırasında yaşanan üç savaş; Hz. Ali’ye karşı Hz. Aişe liderliğinde düzenlenen ve önde gelen sahabelerinden Talha ve Zubeyr’in de katıldığı Cemel Vak’ası’nda iki müslüman taifenin birbirlerini kendi Hakk anlayışları uğruna binler halinde kılıçtan geçirmeleri basit bir hadise değildi.

Kezâ, Sıffîyn’de, yaşananlar.. Halife Ali tarafından Şam Valiliği’nden azledilen Muaviye’nin bu tasarrufa direnip, ayrıca, Hz. Osman’ın kaatillerinin kendilerine teslim edilmesi talebiyle ortaya çıkması sonrasında iki tarafın silahlı güçleri arasında Sıffîyn’de meydana gelen savaşta, isyancılar yenilmek üzereyken, Kur’an sahifelerini kılıçlarının-mızraklarının ucuna takarak, Hz. Ali’nin ordusunu durdurulması; ve bu savaşa son verilmesi için ortaya çıkan Hakem Mes’elesi’nde, -Hz. Ali tarafından Mısır Valiliği’nden azledilmiş olan- Amr ibn-ul’Âs eliyle tezgahlanan entrikalar..

Ve hükûmet etmekte, fiîlen iki başlı bir durumun ortaya çıkması..

Hz. Ali’nin meşrû’ hılafetinin merkezi olan Kûfe merkezli bir hükûmet ile; Muaviye’nin Dımeşq (Şam) merkezli fiilî hükûmeti..

Ve, ’Senin, muhaliflerin kadar siyaset bilmediğin söyleniyor..’ diyenlere karşı, Hz. Ali’nin ’Eğer, siyasetten maksad, tuzak ve entrika ise; eğer Allah korkusu taşımasaydım, vallahi, kimse benim gibi tuzak kuramazdı, ama ne yapayım!’ deyişindeki billûrlaşan hassas ve kutlu ölçü..

Bu arada..

Hz. Ali’nin, Hakem Mes’elesi’nde oyuna geldiğini düşünerek, ondan ayrılan ve daha sonra lidersiz, başkansız, hükûmetsiz, herkesin Kur’an’ı okuyup anladığı şekilde yorumlayabileceği gibi bir fikre bağlanmasıyla ortaya bir nev’i, nihilist bir tasavvura bağlı bir cereyana bağlanan ve ’Khevâric / Haricîler diye anılan bu gruba karşı; Hz. Ali’nin, bu eski askerlerine karşı Nehrevan’da verdiği savaşta onlardan  binlercesini kılıçtan geçirmek zorunda kalması..

Sonra da, haricîlerden ve son derece zâhid birisi olarak bilinen Abdurrahman ibn Mulcem eliyle Hz. Ali’nin öldürtülmesi!

*

’Fırkalaşma’ sürecine kaçınılmaz girilmişti de, ’fırqa-y’ı nâciye’,  sahi kimdi?

Hicret’in 61. yılında ise, yani, Hz. Peygamber (S)’in rıhletinden, dünyamızdan ayrılışı üzerinden henüz yarım asır geçmekteyken..

Emevî saltanatının kurucusu Muaviye’nin ölümünden sonra yerine geçen oğlu Yezid’in, bu saltanat usûlünü kabul etmeyen Hz. Huseyn’i ve 70 küsur kişiden ibaret olan yâranını Kerbelâ’da katlettirmesi faciası..

Ve artık, bu facialar ve duygu kırılmalarından sonra sınırları daha bir kesin olarak beliren ayrılık, İslam Milleti’nin kalbinde 13 asırdır kanayan bir yara halinde hükmünü sürdürüyor. Tabiatiyle, taraflar arasında bu kadar derin duygu kırılmalarına vesile olan acı hadiselerin, kanlı boğuşmaların yaşanmasından sonra birbirinden ayrı ve uzaklara düşen taifeler arasında, bazı itiqadî konularda bile bir takım tefsir-yorum farklılıkları da ortaya çıkacaktı.

Bugün de müslüman toplumların geleceğini derinden etkileyen’şiî- sünnî’ gibi ayırımların temelinde bulunan ve müslümanların davranışlarını zehirleyen geçmiş tarih dönemlerinin tortuları ve hâtıraları ve bunların üzerine kurulduğu yazılı veya sözlü kültürel yapılar, kısaca böyle..

*

Buraya kadar anlatılanlardan anlaşılacağı üzere,  o zamana kadar müslümanlar arasında ’alevi- sunnî’  ya da, şiî- ehli sünnet vs. gibi ayırımlar sözkonusu değildi. Müslümanlar, en fazla, (Mekke’den Medine’ye hicret etmiş olanlar için kullanılan) Muhacirîn veya (Medine’li olup, Muhacirlere kucak açan müslümanlar için kullanılan)  Ensâr  ya da, (Hz. Peygamber (S)’in kabilesinden, veya mensub olduğu aileden olanlar olarak işaretlenmek için söylenen) Kureyşî ve Beni Hâşim’  gibi taife isimleriyle anılıyorlardı.  Şiîlik- sünnîlik veya etnik kökenlere veya coğrafyalara göre isimlendirmeler daha sonra ortaya çıktı.

Keza, birlik duygusu bir kez zedelendi mi, bölünme duygusu bir fitne tohumu olarak ümmetin kalb ve beynine ekildi mi, yeni bölünme gerekçeleri de bulunacak, yeni ayrılık bahaneleri de elde edilecekti, elbette..

Nitekim, Ehl-i Sünnet müslümanları diye isimlendirilen taife içinde, pek çok mezheb türeyip, bunlardan bugüne ancak, Hanefîlik, Şafiîlik, Hanbelilik, Malikîlik’  gibi fıqhî ve Eş’arîlik ve Maturidîlik gibi itiqadî mezhebler ortaya çıkarken;  Şiî müslümanlar içinde de, özellikle 5 İmam, 7 İmam ve 12 İmam şiası gibi gruplaşmalar ortaya çıktı.

Bu arada, Mutezile ,Vehhabîlik ve bugün de selefiyyun / selefîlik gibi isimlerle anılan cereyanlar da ortaya çıktı. Ayrıca çeşitli isimler altında ortaya çıkan bir takım sufîlik cereyanları, tarikatları da cabası..

Bir hadis -i nebevî rivayeti vardır, ’müslümanların, sonunda 72 fırkaya ayrılacağı ve bunlardan sadece birsisinin fırka-ı nâciye (kurtulmuş fırka) olacağı  ve diğerlerinin doğru yoldan sapacağı’na dair..

Ama, ilginç olan şu ki, bütün gruplar, tabiatiyle, ancak kendilerinin ’fırka-ı nâciye’, diğerlerinin ise sapkınlık üzere olduklarını söylemekteler. Hiç kimse, kendi bağlandığı inancın yanlış olduğunu söyleyecek değil, elbette..

*

Hiç kimse, ayranının ekşi olduğunu söylemiyor, ama, bu ayran artık içilemiyecek acılıkta!..

Bugün müslüman coğrafyalarında, beldelerinde yaşanan ayrışma ve mücadeleler, giderek, müslüman olanlarla olmayanlar arasındaki inanç ayrılığı ve zıdlaşması temelinden; müslümanlar arasındaki mezheb ayrılığı temeline doğru yol almaya başlıyor.

Özü itibariyle, bundan o kadar korkulmamalıdır da.. Çünkü, karşılaşılan sosyal buhranlar toplumları bu yönde yol almaya zorlamakta, toplumlar bir takım çetin ve derin problemlerle karşılaştıklarında, çareyi kendi itiqadî temellerine doğru bir arayış ve yönelişte görmekte, ve verilecek bir mücadele olacaksa ve ağır bedeller ödenecekse, bunların, en azından, kalb ve beyinlerinde doğru bildikleri ölçülere göre olmasına  dikkat göstermektedirler. Ki, bu yönelişi de anlayışla karşılamak gerekir. Anlayışla karşılanmaması gereken, İslam Milleti’nin içinde, yönetici durumda olanların, halkları bu gibi nihaî ayrışmalara yöneltecek yolları tıkamamaları, tıkayamamalarıdır.

*

Pakistan ve Afganistan’dan Irak, Suriye, Lübnan ve son günlerde Mısır’a kadar uzanan bir eğilim, toplumların kendi inanç temellerine doğru yönelmekte olduklarıdır. Ama, bunu normal zamanlarda ve herkesin kendi inancına göre toplumunu yüceltme çabasına, hayırlı olanda yarışmak anlayışı içinde katılmak şeklinde değil de; kendilerinden farklı olanların bastırılması, sindirilmesi, ezilmesi,  imhası, yok edilmesi şeklinde olmasıdır, acı olan..

Hemen her gün, özellikle Pakistan ve Irak’da, karşı mezhebden olanların mescidlerine veya toplantı mahallerine ve hattâ bazen pazar yerlerine, fırın önlerinde ekmek bekleyen kalabalıklara varıncaya kadar, en akla gelmez yerlere bombalı saldırılar düzenlenmekte, onlarca  insan parça parça edilmekte..

Irak’da, bu patlamalar, suikasdler yüzünden meydana gelen günlük ortalama ölümler, 30-40’dan aşağı düşmemekte, yıllardır... Pakistan’da da, aynı çılgınlık ve benzer rakamlar..

Haberler geldiği zaman takınılan tavır ve sergilenen tepki ise, daha bir yürekler parçalayıcı..

Çünkü, saldırıya uğrayan bizim mezhebden ise, feryadımız yükseliyor, karşı mezhebden ise, -gizlice bir ohh çekercesine- sessizlikle geçiştiriliyor..

Bu tepkinin en büyük saptırıcı etkilerinden birisi de, sadece kendi mezhebimizden olanlara yapılanları duymak ve diğerlerine ise, duvar misali, vurdumduymaz olmak.. o zaman da, bir taraf, sadece kendi mezhebdaşlarına yapılanların acısını hissediyor ve öte tarafa yapılan bir saldırıdan gizli veya açık bir sevinç duygusuna kapılıyor.

Kaldı ki, bu diyarlarda  mezhebî farklılık sebebiyle birbirine düşman gibi gösterilen taraflar, İslam inancına kendi anlayışlarına göre sahib çıkan, kendilerini müslüman olarak tanımlayan kesimler.. Hele de Almanya’da, kendilerini ’alevî’ diye tanıttıkları halde, ’Biz müslüman değiliz, biz ayrı dindeniz..’ diye kendilerini alman makamlarına o şekilde tanıtan ve Türkiye’de de fiilen aynı hedefi güden örgütlerle hiçbir benzerlikleri de yok..

Bu korkunç zulüm, hemen her gün tekrarlanıp duruyor.. Suriye’deki durum bir ayrı facia.. Yüzbinden fazla insan katledilmiş bulunuyor ve milyonlar perişan, evlerinden barklarını terkedip sağa-sola sığınmış durumdalar.. Döndüklerinde o evlerini -barklarını da bulamıyacaklar.. Böyleyken, bir takım çevreler, bir diktatörlüğe karşı, velev ki silahlı başkaldırı merhalesine de gelmiş olsa bile, bu  kitlelerin mücadelesini hâlâ ve sadece dışardan gelen savaşçı güçlerin ve de ’tekfirci’ dedikleri ’selefî’ denilen grupların işi diyerek faciayı çarpıtmaktalar.. Şehirleri ağır hava bombardımanlarıyla, tank ve top ateşleriyle yerle bir eden sanki, Baasçı Esed diktatörlüğü değilmiş gibi.. Kaldı ki, bu diktatörlük rejiminin bu ülkeyi zorla hükmetmek gücünün kalmadığı da ortada.. Ancak, Lübnan Hizbullahı’nın, yabancı güçlere karşı savaşmak adına, ve ’tekfirci’ diye nitelediklerini kendileri de ’tekfir’ ederek, onları katletmek adına, Baas diktatörlüğüne karşı herkesi ezmek üzere, bu ülkeye, kendisi de o yabancı güç dediklerinin hukukî statüsünde, bir yabancı güç olarak girmesiyle, Baas diktatörlüğü hayatını bir süre daha sürdürebilir belki.. Hattâ, zafer bile kazansa, o zafer mi olur, yoksa, korkunç ve utanç yükü teşkil eden bir hiç mi ve barbarca bir katliâm mı; o da ayrı mes’ele.. Hatırlayalım, Yezid de Kerbelâ’da katlettirdiği Hz. Huseyn’in kesik başı kendisine sunulduğunda, zafer çığlıkları ve haklılık nutukları atmıştı..

Sözün burasında, bir diğer noktaya daha elem duyarak değinmek gerekiyor..

İran’da 8 yıllık C. Başkanlığı döneminin son günlerini tamamlamak üzere olan Mahmûd Ahmedinejad’ın hızlı hâmi ve tarafdarlarından ve de İslam İnqılabı Arşiv Merkezi Başkanı olan Huccetülislam Rûhullah Huseyniyan, Şâ’ban ayı ortasında kutlanan Berat gecesinde, Tahran’da, Veliyy-i Asr Mescidi’nde yaptığı konuşmada Cafer-i Sâdık Hz.leri’ne nisbet ettiği bir rivayeti aktarmış..

O rivayette, guyâ denilmiş ki, ’Dımeşq (Şam) şehrinde, şiîler aleyhine verilen savaşa, sarı bayraklılar da katılır ve İran güçleri de onlara eklenir ve bu, Hz. Mehdî’nin zuhûrunun mukaddemesi, başlangıcı / hazırlığı mahiyetindedir.’ 

(Bu rivayeti aktaran mezkur kişi, daha sonra şöyle demiş):  ’Görüyoruz ki, Hizbullah, sarı bayraklarla şiî aleydarlarına karşı Şam’da, çatışma halindedir. Bu, belki de, Hz. Mehdi’nin zuhûru için, bir müjde mahiyetindedir ve kendimizi buna hazırlayalım.’ (24 Haz. 13 tarihli İran medyasında yer alan haberlerden..)

Evet, Suriye Baas rejiminin ve şia fıqhına göre de müslüman sayılmayan bir azlık inanç grubuna aid bir diktatörlük hanedanının, İran’ın müslüman halkına şiî olarak tanıtılması ve bunun bir takım rivayetlerle desteklenmeye çalışılması da facia çapında bir ayrı konu..

*

Bu arada Mısır’da, Kahire yakınlarındaki Ebû Muslim köyünde, (Cumhurî-i İslamî gazetesinin ifadesiyle)’şiî olmuş bir Mısırlı Şeyh Hasan Şehate ve arkadaşları’nın, (şiî müslümanların 12. İmam /İsna-aşeriyye /Caferiyye mezhebinde Gaîb İmam olarak nitelenen Onikinci İmam Mehdî’nin doğum yıldönümü münasebetiyle kutlama töreni yaptıkları Şâ’ban ayının 15’i (ve şia mezhebinden olmayan müslümanların genelde Leyle-t-ul’Berat kutladıkları gecede) şiî müslümanlardan dört kişinin feciî şekilde katledilip, cesedlerinin sokaklara sürüklenmesi de bir diğer fitne..  (Bu arada, kendilerini selefi olarak tanıtan eski vehhabîlerin ve onların çizgisinde olmayı radikallik zanneden ve kendileri gibi düşünmeyenleri tekfir etmeyi İslam’a hizmet sanıp, gerçekte ise, bunun İslam’a büyük bir bühtan ve darbe teşkil ettiğini düşünemiyenlerin  tavırlarını da aynı şekilde teessüflerle karşılamalıyız..)

Cumhûrî-i İslamî gazetesinin 26 Haziran tarihli sayısında, ’Bu aşırılıkları durdurun!’ başlığıyla yayınlanan başmakalede, ’müslümanların giriftar oldukları aşırılıklara ve de bu cinayetin Mısır’daki istikrarsızlığın bir işareti ve de Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursî’nin yetersizliğinin bir işareti olduğuna’ değiniliyordu. Keşke, bu aşırılıklara tek yönlü olarak değinilmeseydi. Mursî’nin yetersizliğine gelince.. 60 yıllık bir diktatörlük (Nâsır- Sedat- Mubarek) döneminden sonra kurulmaya çalışılan bir sistemde, Mursî henüz birinci yılını bile doldurmamışken, onu kifayetsiz/ yetersiz olarak nitelemek ve tekmelemek ve hele onun, (Suriye’deki Beşşar Esed rejimiyle resmî münasebetini bütünüyle kesmesine oldukça asâbî şekilde yaklaşıldıktan sonra) Mursî’yi ’Mısır’ın yeni Husni Mubarek’i’ olarak nitelemek ne kadar âdilâne ve insaflı bir yaklaşımdır; idrak sahiblerine havale olunur.

Üzüntü verici..

Hem, Mısır’daki o cinayet üzüntü verici, hem de sadece bu aşırılığın görülmesi ve de İran’ın Suriye siyasetine karşı çıkan Mursî’nin de tıpkı Erdoğan gibi ağır şekilde tahkir edilmesi..  

Aynı gün, tıpkı Cumhurî-i İslamî  gibi, yine bir devlet gazetesi olan Keyhan’da ise, Mursî’ye, bugün bulunduğu konumu,  İran İslam İnqılabı’na borçlu olduğu hatırlatılıyor;  Zeynelabidin bin Ali’lerin, Mubarek’lerin, Ali Abdullah Salih’lerin, Gaddafî’lerin diktatörlüklerinin devrilmesinini sağlayan ruhun İslam İnqılabı’nın ruhu olduğuna; hattâ, Erbakan ve Erdoğan’ların da İslam İnqılabı’na borçluluklarına değinilerek, ilginç bir fatura çıkarılıyordu.. İnsan bu yazıyı okuyunca, Suriye’deki korkunç ve barbarca diktatörlüğün yıkılmaması için sağlanan kanlı desteğin çekilmesini ve Suriye halkının kurtuluşunun da böylece İslam İnqılabı’na borçlu olduğunun anlaşılmasına yol açılmasını temenni edesi geliyor, tersinden bir mantıkla.. (Daha geçen hafta da, Tabnak’daki bir stratejik yorumda, Ortadoğu’da iddia edildiği gibi ’Şiî Hilâli’nin değil, İran, Irak ve Arabistan üzerinde ’Şiî Dolunayı’nın gerçekleşmekte olduğu, yeri haritada da gösterilerek  duyuruluyor ve Türkiye’nin de yeni bir Osmanlı rüyasına yattığı ve bunun gerçekleşmemesi için, ’Beşşar Esed’e destek verilmesinin şart olduğu’  yorumları da yazılıyordu.)

İslam İnqılabçılarının, hele de merhûm İmam’ın ve Beheştî’lerin başlangıçta sergiledikleri yüce gönüllülüğün penceresinden bakınca.. Sergilenen bu anlayış için ne demeli?  

*

Türkiye’deki son hadiselerin temelinde de bu mezhebçi bakışın etkileri görülmüyor mu?

Tayyîb Erdoğan, ’alevî vatandaşlar’ın kullanılmakta olduğuna dair ikazlarını sık sık tekrarlamakta ve onlardan oyuna gelmemelerini rica etmekte son günlerde.. Ve bunu, sünnî müslümanlar adına değil, başbakanı olduğu rejim adına yapıyor..

Bir şeyler biliyor ki, kardeşlik hatırlatmasıyla sık sık yapıyor bu hatırlatmayı..

Özellikle, (Hatay ilindeki en yoğunluklu sünnî halkın yaşadığı bilinen) Reyhanlı ilçesine karşı girişlen ve 53 kişinin can vermesiyle sonuçlanan korkunç bombalı saldırıyı gerçekleştirdiği anlaşılan kişilerin, yine o yörenin ’alevî’lerinden olduğunun belirlenmesi, havayı iyice zehirledi.

Bunu, İst.- Taksim Hadiseleri’nde, aslında kemalist-laik, sosyetik ve ekonomik açıdan da toplumun üst gelir grubundan olan kesimlerin başlattıkları bir gösterinin; İstanbul’da, genelde alt veya orta gelir gruplarının yaşadığı söylenen Sultangazi ve Gazi Mahallesi gibi kesimlerdeki -gerçek alevîlik’le ilgisi olmadığı halde- ’alevî’ diye nitelenen kitlelerin geniş çapta destek vermesiyle hangi boyutlara ulaştığı bilinmektedir. Ayrıca, muhtelif marksist, ateist ve laik, terör örgüt ve gruplarının da yıllardır, en çok da bu kesim içinde yuvalandığı, bilinmeyen şey değil..

Bu vesile ile, Almanya’nın Köln şehrinde 22 Haziran günü, Almanya Alevî Birlikleri Federasyonu (AABF) tarafından yapılan bir çağrı ile toplanan 30 bine yakın insanın taşıdıkları pankartlarda ve dile getirdikleri sloganlarda ve dağıttıkları el ilanlarında nasıl bir hınç ve düşmanlık duygusu ile hareket ettiklerini gösteren lafları, onların emellerine hizmet olmaması ve başkalarının da sinirlerinin gerilmemesi için tekrarlamaktan bilhassa kaçınıyorum..

Bu konuda, Tayyib Erdoğan bir takım ikazlar ve ihtarlarda bulununca, CHP Genel Başkanı’nın, Erdoğan’ı ’mezhebçilik  yapıyor’ diye suçlaması, eğer doğru olsaydı, ona hak verirdik. Ama, bu ülkede, yıllardır, ’alevî’ denilen kitleler adına ve amma, gerçek ’alevîlik’le büyük çapta ilgisi de olmayan ve üstelik kemalist-laik rejimin büyük müslüman kitleyi 80 yıldır ezmesi için, en büyük halk desteği ve dayanağı durumundaki o cenahın devamlı ezilmişlikten bahsetmeleri, sonunda kendilerini vuracak bir bumerang’a dönüşebilir.

Tayyib Erdoğan, geçenlerde, ’Reyhanlı’da 53 sünnî vatandaşımız katledildi..’ deyince, onun, sünnîliğe bir kerecik vurgu yapmasından rahatsız olanlar, hangi odakların tertiblediği henüz de ortaya bütünüyle konulamayan başta ’1993- Sivas Hadiseleri’ olmak üzere, ’alevî’ kitlelerin zulme uğradığını, devamlı vurgulamıyorlar mı? Ve sadece ülke dışında değil, ülke içinde de, devamlı ’alevî’ örgütleri seslerini yükseltirken, sünnî büyük kitlelerin uğradığı büyük zulümlere zerrece değinilmiş midir?  Halbuki,  Dersim’i ezip geçen kemalist rejimin, en büyük destekçilerinin yine Dersim’den ve kendilerini ’alevî’ olarak niteleyen açık-gizli örgütlerin ve kitlelerin içinden çıkması ve hattâ  Kılıçdaroğlu’nun da Dersim (Tunceli)’li olmasına rağmen, 1937-38’de, devletin elindeki resmî rakamlara göre 13 bin 700 küsur kişinin korkunç şekilde katledildiği ’Dersim alevîleri’nin acısına ve hatırasına sahib çıkamayıp, üstelik, o cinayeti işleyenlerin, kendisinin başında bulunduğu partinin parti-devlet halinde olduğu diktatörlük döneminde olduğunu hatırlamaktan kaçınması ve o diktatörlere sahib çıkması.. Ki, o katliâmı da 75 sene sonralarda yine Tayyîb Erdoğan dile getirip, devlet adına özür dilemişken; Kılıçdaroğlu’nun bu cinayete hiç değinmeyip, başında bulunduğu partinin cinayetlerini içine sindirmesi ve hattâ o cinayetleri kutsarcasına, o cinayetkâr ilkelere ve kişilere sahib çıkması karşısında insan söyleyecek söz bulamıyor.

Ama, kemalist-laik rejimin ’alevî’lere uyguladığının onlarca misliyle diğer müslüman halk kesimlerine karşı uyguladığı korkunç cinayetler karşısında, resmen teşekkül etmiş tek bir örgüt ortaya çıkmış mıdır? Ki, öyle bir örgütlenmenin illa da çıkmasının istenildiği sanılmamalıdır.. Sadece, o tek taraflı suçlamalar ve de güç gösterimlerine ve gerçeklerin tersyüz edilip, sanki o cinayetlerin, sünnîler tarafından yapılıyor gibi gösterilmesine bir itiraz açısındandır, bu..

*

Bu satırların sahibi, İslam tarihinden bu güne yansıyan ihtilafların başlangıcında, Hz. Ali ve Hz. Huseyn’in haklılığına inanmakta olup ve o dönemdeki hadiseler için tarafını bu şekilde ortaya koymuştur. Ama, o taraf oluşun, bugüne taşınarak, bugünün bazı saltanat, iktidar, maslahat ve menfaatleri için kullanılmasının ’hikmet’ini kavrayabilmiş ve sağlıklı bir izahını bulabilmiş değildir. Ve kendisini, şu veya bu mezheble değil, Allah’u Tealâ’nın Kur’an’da, ’ne güzel isim..’ diye övdüğü üzere, sadece ’muslim / müslüman’ olarak niteliyor ve onu nimet sayıyor.

 

  • Yorumlar 10
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim