1. YAZARLAR

  2. Yasemin Çongar

  3. Mezar yazısı
Yasemin Çongar

Yasemin Çongar

Yazarın Tüm Yazıları >

Mezar yazısı

A+A-

Rock müziğin 1970’lerin başında gelişen ve sadece siyasi mesajına değil, klasik, folk ve caz gibi farklı türlerle etkileşime açık duran geniş müzikal ufkuna da atıfla “ilerici” ya da kısaca “prog” diye adlandırılan ekolünün temsilcilerinden King Crimson’ı çok severim ben. Grubun kurucusu gitarist Robert Fripp’in, benimki gibi nice hayatın med-cezirine eşlik eden şarkıları arasında, “Epitaph”ın (Mezar kitâbesi) hep özel bir yeri oldu. Müzikal bakımdan King Crimson’ın en iyi işlerinden biri değildi “Epitaph” ama ruhu ve sözleri, gencecikken ölümle yüzleşmenin, bir yandan ütopyayı yıkarken bir yandan hükümrana inatla kafa tutmanın ruhu ve sözleriydi. Mezarında “kargaşa” yazacak olan bir kuşağı anlatırdı şarkı bize; kâbuslarla parçalanıp gittiğimizde, kimsenin başımıza bir çelenk koymayacağı bir ölümü tarif ederdi. “Kuralları kimsenin koymadığı yerde” derdi Peter Sinfield imzalı sözler, “bilgi ölümcül bir arkadaş...” ve “görüyorum ki bütün insanlığın kaderi aptalların elinde.” Mezarlarımızda arkamıza yaslanıp gülebileceğimiz bir gelecek düşü, “Ama korkarım ben yarın ağlıyor olacağım” nakaratıyla biterdi.

“Epitaph”
ı nicedir dinlememiştim. Yazıya başlarken, bu kırk bir yıllık şarkıya niye birdenbire bu kadar kuvvetli bir hasret, handiyse ihtiyaç duyduğumu, şarkının adı ile yazımın konusu arasındaki bariz ilişki ne kadar açıklayabilir ondan da emin değilim. Ama şarkıyı internetten bulup indirince, Bitlis’ten gelen haberdekine benzer bir kırılmanın sözleri karşıladı beni; kimsenin başlarına çelenk koymadığı, tabutlarına omuz vermediği, kimsenin mezarlarını bile bilmediği, olmayan kitabelerinde görünmeyen harflerle bu ülkenin hakikati yazılan kayıp çocukların da şarkısı olabilirdi bu. O hakikatin ölümcül bilgisi her haberde biraz daha genişleyip, biraz daha kahrederken bizi, “Epitaph,” artık ne askerî bir marşın ne Kürtçe bir ağıtın ayakta tutmaya kifayet edebildiği milliyetçi ütopyaların yıkılışının müziği niyetine dinlenebilirdi.

Bitlis’in Mutki İlçesi’nde, Jandarma Karakolu’nun yanındaki çöplükte yapılan kazıda, on iki insanın iskeleti bulundu önceki gün. Kazı sürerken haberler peyderpey geldi bize; “üç ceset” dedi biri, birkaç saat sonra “beş ceset” dedi bir başkası; yurt muhabirlerinden biri uyardı, “ceset değil tabii artık iskelet bunlar, sayı da yedi oldu,” sonra dokuz oldu; birinci sayfaya sürmanşeti önce “dokuz” diye yazdık, bir saat içinde üç iskelet daha çıktı topraktan; on iki.

Bir toplu mezarlar ülkesi burası; bu toprakların tarihini, bağrında sonsuza kadar uyuyacak olanların haline bakarak yazan biri, “Anadolu Medeniyetleri” başlığının yanına “Anadolu Mezalimleri” başlığını da atabilir rahatlıkla ve son otuz yılda, mezar taşına bile layık görülmeyip bir mezraya, bir çöplüğe, bir karakola, bir tabura öylece, yığın halinde gömülmüş çocukların çokluğuna bakarak, bu savaşın aslında bir savaş bile değil, bir “mezalim” olduğunu not düşebilir.


Mutki’deki toplu mezarın bulunmasını, adını saklasa da yıllardır sır tuttuğu ölümcül bilgiyi artık saklayamayan bir korucunun ihbarına borçluyuz. O mezardaki on iki iskelet, bundan on iki yıl önce “ölmeye ve öldürmeye” gitmek üzere evlerinden ayrılan dokuz Kürt genciyle, onları karşılayan üç gerillaya ait. O mezardaki on iki iskelet, en büyük kadersizlikleri “kaderini aptalların eline bırakmış” bu topraklarda doğmak olan on iki kayıp çocuğa ait. Ordunun ve PKK’nın, görünüşte birbirine karşı ama hakikatte ne kadar karanlık bir ittifak içinde yürüttüklerinin kahredici bilgisine artık sahip olduğumuz kirli savaşın kurbanlarından on ikisinin daha yerini bulduk.

Mutki kazısının gerçekleşmesine öncülük eden İnsan Hakları Derneği Bitlis Şubesi’ne göre, sadece bu ilin sınırları içinde kazılmayı bekleyen üç yüz kadar toplu mezar var. Mutki’deki Jandarma çöplüğünde yeni iskeletler bulunması mümkün. Yirmi yıl kadar önce, Kasaplar Deresi’ndeki toplu mezardan yetmişten fazla iskelet çıktığını ise bilen biliyor.

Mutki’deki iskeletlerden birinin, 1999’da dağa çıkmak üzere evden ayrılan oğlu Cevdet Çalgan’a ait olduğunu düşünen Mahmut Çalgan, “Ne tuhaf” diyordu dün, “oğlumun sarılıp öpeceğim bir mezar taşı olacak diye sevinir hale geldim.” Savaşın bile kurallarına uymayan bir savaş böyle bir şey işte, mezalim böyle bir şey; bir mezar taşı ‘sevinç’ vesilesi olabiliyor, gencecik bir hayatın başlangıç ve bitiş tarihlerinden ibaret bir mezar kitâbesi, bir insandan geriye kalacak tek ‘belge’ olarak kutsanabiliyor bazen.

Kimsenin başımıza çelenk koymayacağı bir ölümü tarif eden “Epitaph,” yazının başından beri dönüp duruyordu kulaklıklarımda; belki de onuncu kez, “Ama korkarım ben yarın ağlıyor olacağım” sözlerini dinledikten sonra ‘dur’ düğmesine bastım nihayet.

Kaderini aptalların elinden almaya başladı artık bu ülke, biliyorum. Kayıp çocuklarına artık ağlamayacağı bir yarını olacak bu toprakların, biliyorum. Sadece o geleceği görememekten korkuyorum biraz. Kırk bir yıllık bir rock şarkısına da galiba bunun için ağlıyorum.

ycongar@mac.com

TARAF

YAZIYA YORUM KAT